3 Temmuz 2018 Salı

Fethin 500. yıldönümü kutlaması...

Bir takım marjinal grupların ‘Zulüm 1453’te başladı’ sözüyle kastettiği İstanbul’un fethinin 565. yılı, Haliç Kongre Merkezi sahilinde görkemli bir şekilde kutlandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin ‘yeniden diriliş yeniden yükseliş’ ruhuyla organize ettiği törene İstanbul sevgisiyle bilinen Cumhurbaşkanı Erdoğan da katıldı. Orta Asya’dan Azerbaycan’ın güneyine, oradan Muş ovasına, takiben Anadolu içlerine gelen, Doğu Avrupa şehirlerine keşif heyetleri gönderen, nihayette büyük bedeller pahasına İstanbul’u kendine payitaht yapan aklın jeostratejik derinliği bugün daha iyi anlaşılıyor. Winston Churchill’e atfedilen ‘İstanbul Paris’ten, Berlin’den ve Londra’dan daha önemli bir şehirdir.’ sözü hakikati teslim ve tespit eden kıymetli bir söz olarak tarihe geçmiş durumda.

Bu bağlamda, fethinin önemi günden güne daha fazla idrak edilen medeniyetler şehri İstanbul, Osmanlı devlet aklının gerçekleştirdiği en büyük devrimlerden birisidir. Bu aklın rasyonel Batı ya da mistik Doğu yerine her iki bakış açısının tam ortasında doğal bir köprü pozisyonundaki İstanbul’u seçmesi anlamlıdır. Bu seçimle hem bir Batılı gibi rasyonel tahlil, hem de bir Doğulu gibi tasavvufî düşünce zenginliğine erişmek mümkün olmuştur. Orta yol üzerindeki bu köprü elde tutulduğu sürece bu coğrafya, sahiplerine, her iki bakış açısının kadim medeniyetin ürettikleriyle sentezinden daima yeni bir dünya medeniyeti kurma avantajı sağlayacaktır. Kader coğrafyası, hiç şüphesiz İstanbul’lulara büyük sorumluluklar yüklemektedir.

Batı’nın kurduğu en büyük imparatorluklardan Roma’nın doğudaki parçasına başkentlik yapan bu önemli şehrin Müslüman Türkler tarafından fethi, bir çağı açıp kapatmakla birlikte Doğu-Batı ilişkilerini geri dönülemez biçimde etkilemiştir. Doğu ile Batı arasındaki inci gerdanlığın fethi, Haçlı zihninde hep bir sancı olarak kendine yer bulmuştur. Önce Osmanlı Devleti bilahare Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili her münasebette bu sancı yeniden sızlamakta, siyasî konjonktürün elverdiği ölçüde çeşitli akisler yapmaktadır. 19. yüzyılın başlarından itibaren bu akisler, maalesef İstanbul aleyhinde cereyan etmiş, 20. yüzyılın başındaki İngiliz askerlerinin işgaliyle doruk noktasına çıkmıştır. Batı ittifakının karşısında direnemeyerek yıkılan İmparatorluğun mirası üzerinde kurulan Cumhuriyet döneminde fetih hakkı/sembolü olarak camiye çevrilen Ayasofya müzeye dönüştürülmüş,  uzun yıllar boyu şehre âdeta öksüz muamelesi yapılmıştır.  

30 yıl kadar süren İstanbul’un mâkûs talihi, II. Dünya Savaşının getirdiği düzenle birlikte değişmiştir. Esen demokrasi rüzgârı İstanbul’un sahipsizliğine son vererek onu bağrına basacak yeni bir lideri sahneye çıkarmıştır. Pera’nın karşısına dikilecek olan bu lider Adnan Menderes’tir. Ancak İstanbul’u ilk defa kapsamlı bir şekilde imar ve ihya etme girişiminde bulunacak Menderes’in önünde büyük engeller vardır. Örneğin kuruculuğunu yaptığı Demokrat Partinin diğer kurucuları misyonuna sıcak bakmamakta, İstanbul’un tekrar ayağa kaldırılmasında onu yalnız bırakmaktadır. Millet partisinin siyasî varlığına son verilmiş, destek arayabileceği Milliyetçiler Derneği kapatılarak yalnızlığı pekiştirilmiştir. Başvekil olduğu halde müşterek çalışacağı İstanbul İl Başkanı, Belediye Başkanı ve İstanbul Valisi gibi yetkilileri de kendisi seçememiştir. Kısıtlı bütçesinde devasa boyuttaki işler için de yeterli miktar yoktur.

Başvekil Menderes’in yüzüne gülen tek talih kırıntısı uluslarası konjonktürdü. Yunanistan ve Yugoslavya ile bir dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalamış, Mayıs başında iyi ilişkiler kurduğu genç Irak Kralı Faysal tahta oturmuştu. Stalin ölmüş, Ruslar bir notayla yeniden dostluk bağlarını kurmak istediklerini bildirmişlerdi. Elini zayıflatan olumsuz iki dış gelişmeden biri dış politikada radikal bir değişime gideceği sinyallerini veren yeni ABD Başkanı Eisenhower’in Ankara Büyükelçisi George McGhee’nin Büyükelçilik görevine son vermesiydi. Teksas’lı bir petrolcü olan George McGhee, Türkiye’nin yeni rolü ve Ortadoğu politikasındaki yeri konularında Menderes’e destek veriyordu. İkinci gelişme de başlamakta olan ekonomik krizin bir devalüasyon tehlikesini doğuracak şekilde ilerlemesiydi. Piyasaya dışarıdan müdahale etmek isteyenlere karşı Menderes basın toplantılarında devalüasyon yapmayacağını, Türk lirasının değerini düşürmeyeceğini söylüyordu. Evet uluslararası konjonktür İstanbul’u yeniden tarihte hak ettiği konuma getirme yönünde atılacak adımlara kısmen izin veriyor gibi görünse de istikbalde ülkeyi sıkıntıya sokacak sert rüzgârların ilk belirtileri kendini gösteriyordu. Ayrıca askerî güvenliği NATO’ya bağlayan ülke hâlâ Avrupa ittifakı ile küresel sermayenin tahakkümü altındaydı.

Gayet nazik bir şekilde cereyan eden şartlar altında, fethin 500. yıldönümü kapıyı çaldı. Yerleşik yapı sönük, iddiasız, küçük çaplı törenlerle kutlamayı geçiştirmek isterken, demokrasi ile yeniden dirilen millet hafif sinik de olsa iradesinin ve istikbalinin gücünü İstanbul’da görmek istiyordu. ‘Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık’ durumunun, fetih kutlamaları üzerinden bir hesaplaşmaya dönüşmesi kaçınılmazdı. Zihinlerden sahneye dökülecek hesaplaşmadan kimler galip çıkacaktı? Sönük, iddiasız ve kişiliksiz törenlerle Batı mı, simgesel anlam yüklenmiş görkemli kutlamalarla fetih ruhunu yeniden diriltme arzusunu yaşayan millet mi?  29 Mayıs’tan günler önce içte ve dışta tüm gözler fethin 500. yıldönümünün nasıl kutlanacağı üzerine çevrilmişti.

Fetih kutlamalarına ilişkin ilk haberler 9 Mayıs 1953’ten itibaren gazete manşetlerinde yer almaya başladı. 29 Mayıs-7 Haziran arasında 10 gün süre ile yapılacak kutlamalarda resmi tören 29 Mayıs Cuma günü yapılacaktı. Milliyet Gazetesine göre kutlama programı I. Ordu Komutanlığı tarafından hazırlanmış ve Kara Kuvvetleri Komutanlığınca kabul edilmişti. Fethin 500. yıldönümü kutlama programının siyasî yönetim ya da belediye tarafından değil Ordu tarafından yapıldığı anlaşılıyordu. Zâten programın açıklandığı sıralarda İstanbul Vali ve Belediye Başkanı olan Fahrettin Kerim Gökay da davetli olduğu bir aylık gezi için ABD’de bulunuyordu. Başkent Ankara olduğu halde İstanbul için ‘şehrimiz’ tabirini kullanan cumhuriyetçi basın, programın her detayını çok yakından takip etmekteydi. Hava muhalefeti sebebiyle ertelenen 19 Mayıs Gençlik Bayramına, fetih kutlama haberleri kadar yer vermemişlerdi.

Kutlama programının detayları 21 Mayıs tarihli gazetelerde yayımlandı. Fener alayı, yarışmalar ve spor gösterilerinin yanında programa eklenen iki yenilik dikkat çekiyordu. Fatih Camii minarelerinden tekbir ve ezan okunacak, Hava Kuvvetleri tarafından Fatih Türbesine buketler atılacak, bu esnada uçaklar beş asrı temsilen beş halka halinde türbeyi merasim boyunca tavaf edeceklerdi. Ayrıca fetih şehitleri için Fatih Camiinde mevlit okunacaktı. Programın bu bölümü o günün siyasî koşulları dikkate alındığında hayli cesur bir adım sayılırdı. Çünkü daha bir gün önce Afyon milletvekili Gazi Yiğitbaşı irticai propaganda yapmak sebebiyle iktidar partisi olan Demokrat Partiden ihraç edilmişti. Başka bazı milletvekillerinin de Haysiyet Divanına verileceği dedikodusu ortalıkta dolaşıyordu.

Kırpılarak kuşa çevrilen program içinde Hava Kuvvetleri uçaklarının programı öngörüldüğü şekilde uygulayıp uygulamadığını bilmiyoruz ancak böylesi önemli bir kutlamaya devlet üst protokolünün katılımının gerçekleşmemesi dikkat çekicidir. TBMM heyeti, Milli Eğitim Vekili, milletvekilleri, Vali ve Belediye Başkanı, mülkî ve askerî erkân, ABD Büyükelçisi George McGhee, yabancı askerî ateşeler, Patrik Vekili ve Patrikhane heyetinin katıldığı törene Reisicumhur Bayar iştirak etmemiştir. Oysa Bayar daha 5 gün önce hava muhalefeti sebebiyle tehir edilen (İstanbul) Mithatpaşa Stadındaki 19 Mayıs Gençlik Bayramı törenlerine katılmış, 27 Mayıs’ta da Kore değiştirme birliğini teftiş etmek için İzmir’e gitmiştir. Başvekil Menderes ise İngiltere Kraliçesinin taç giyme töreni için İngiltere’ye gitmek üzere İstanbul’da bulunmasına rağmen törenlerdeki yerini almamıştır. İstanbul sevgisiyle bilinen ve Park Oteli ikinci Başvekalet makamı haline getiren Başvekil, belli bir düzeye yükselen diplomatik ilişkilere gölge düşürmemek ve ülkeyi yeni sıkıntılara sokmamak adına siyasî dengeleri gözetmek zorunda kalmıştır.

29 Mayıs (2018) günü Haliç’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla yapılan kutlamanın anlamını ve İstanbul’un önemini kavramak için fethin 500. yıl kutlamalarında neler yaşandığını bilmek faydalı olacaktır. 

19 Haziran 2018 Salı

Yüzleşme

Göz nuru çocuklarımız TV'den, sosyal medyadan, arkadaşlarından gördüklerini duyduklarını benimsiyor ve uyguluyor ise önce anne ve baba olarak bizler kendimizi sorgulamalıyız.
Canlarımız elimizden kayıp gitmişse ilâhi realitelere bağlılığımız ve hayatın içindeki rolümüz doğru değildir.
Çünkü doğru yolda kimse kaybolmaz.
Çocuklarımızın beğenmediğimiz eksiklikleri, bizim onlara karşı yaptığımız kusurların devamından başka birşey değildir.

Koptuk...

Hak'tan koptuk,
tabiatı sömürdük,
eşyaya taptık.
Halimizin özeti bu...

Der Spiegel

Der Spiegel...
9 Haziran 2018
Yeni düzenin liderleri...

Bir fotoğraf karesi

G-7 zirvesinden tarihe geçecek kare.
Trump yeni dünya düzeni için eskisinin kurduğu yapıları hedef alıyor.
Ulusal Güvenlik Danışmanının fotoğrafın altına yazdığı yorum:
'Artık yeter, sizin bankanız olmayacağım.'
Ticareti büyük darbe yiyecek olan Almanya ve Fransa (AB) panikte....
https://twitter.com/AmbJohnBolton/status/1005584419304898566

Barış'la kazanmak

Dünya egemenliği mücadelesi veren aktörler sıcak savaşa henüz soğuk bakıyorlar.
ABD içindeki küreselci kanat ile milliyetçi kanat finali barışla noktalama niyetinden vazgeçmiş değil.
II. Dünya Savaşındaki görüntülerle işe başlanmak istenmiyor.
Küreselci Obama İran'la nükleer anlaşma yaparken milliyetçi Trump K.Kore'yi tercih etti.
Milliyetçi ABD'nin barışı şimdilik geçerli olacakmış gibi görünüyor.

https://www.theguardian.com/us-news/2018/jun/10/trump-kim-jong-un-arrive-in-singapore-for-historic-summit

Fakirsen sopa zenginsen para...

Dün (1960):
Alfred de Grazia şöyle diyor:
"Adnan Menderes ne iyi ne de kötü bir adam.
Ama Türkiye Rusya'dan bile üstün bir potansiyele sahip.
Ne yazık ki şu anda İspanya gibi sürünüyorlar.
Bu nedenle henüz Kapitalist aşamaya geçemediği için
Menderes zor kullanılarak hükümetten devrilmelidir."
Bu cümlelerdeki önemli vurgu, Kapitalist aşamaya henüz geçilmediği için zor kullanılmasının tavsiye edilmesidir.
Peki Kapitalist aşamaya geçilseydi ne kullanılacaktı?
İşte burada akla borçlandırma, IMF denetimi, kur fiyatları, faiz oranları, S&P, Moodys, Fitch gibi kredi derecelendirme kuruluşlarının spekülatif açıklamaları gelmeli.
Bugün (2018):
Türkiye'de doların değeri neden sürekli yükseliyor?

Küçül de cebime gir!

1950'lerden belki daha eskilerden bu yana uzağı yakın eden, dünyayı küçülten (the small world) teknolojiler üzerinde çalışmalar yapılıyor.
Uydu, coğrafi bilgi sistemleri, bilişim ve
gözetleme/kaydetme teknolojileri için büyük paralar harcanıyor.
Bilhassa bir kesim kendini buna adamış durumda.
Neden?
Küçülmüş dünyayı yönetmek daha doğrusu kontrol etmek kolay da ondan!!!

İskeledeki kayık


Mavi renkte bir kayık düşünelim.
Sakin ve huzurlu bir şekilde emniyet içinde salına salına iskelesinde bağlı duran...
İpi çözüldüğünde bu kayığın ne tarafa gideceği ve akıbetinin ne olacağı sahibine veya kayığa değil, rüzgârın ve oluşan dalgaların istikametine/gücüne bağlıdır.
Şiddetli bir fırtınanın onu kıyıdaki kayalara vurup parçalaması an meselesidir.
İşte insan da böyledir dostlar...
Hem bedenen hem de ruhen emniyet içinde olmak, fırtınanın insafına kalmamak için ipimizi sağlam bir iskeleye bağlamamız gerekir.
Zamana, mekâna, kişilere ve olaylara bağlı değişiklik göstermeden bizi koruyup gözeten bir iskeleye...
Unutmadan, kıskanmadan, küsmeden sahip çıkan...
Bu iskelenin adresi bellidir.
Karşılık beklemeden her sabahın güneşiyle yüzümüzü aydınlatan, yağmuruyla başımızı okşayan, gün bitiminde karanlığı üzerimize örtendir doğru adres.
Oysa birtakım yeryüzü firavunları tüm insanlığı iskeleye bağlayan ipi kopararak kendi kesesine bağlamanın hesabını yapıyor.
Oldukça da mesafe aldılar plânlarında.
Ama biliyorum ki insanlar onların düşündüğünden daha basiretli ve daha akıllı.
Başıboş ve sahipsiz de değiller
En sonunda suretlerdeki maskeler düşecek siretlerdeki gerçek niyetler ortaya çıkacaktır.

Sosyal Bilimler

Avrupa 20.yüzyıl başlarında yeni dünya düzenini kurgularken sâdece gelişmiş sanayinin gücüne bel bağlamadı.
Yeni toplumsal yapıları ve sınırları biçimlendirirken sosyal bilimlerden de etkin şekilde faydalandı.
Bu sebeple egemen coğrafyasındaki varlığını uzun süre devam ettirebildi.
II. Dünya Savaşında bayrağı teslim alan ABD ise sosyal bilimlerden kâfi derecede istifade edemediği için kalıcı olmakta büyük problemler yaşadı.
Hatta başvurmak zorunda kaldığı şiddet görüntüleri aleyhinde kötü bir imajın oluşmasına yol açtı.
Büyük bir mirasın varisi Türkiye ise son iki asırda tarihiyle övünmekten öteye geçecek hamleleri yapamadı.
Ne teknolojiden ne de sosyal bilimlerden hakkıyla yararlanabildi.
Yarı sömürge bir ülke olarak sahip olduğu tek başarı, bütün yozlaştırıcı çabalara rağmen dinin saflığını koruyabilmesi oldu.

Ankara'yı sahiplenip İstanbul'a 'şehrimiz' demek...

1950-60 arasında yaptığım araştırma sırasında ilginç bir detayla karşılaştım.
1948'de ülkenin demokrasi rüzgârına yelken açtığı bir dönemde kurulan gazetelerden Milliyet'in İstanbul ile Ankara'ya hitap şekli bariz şekilde değişiklik arz ediyor.
Cumhuriyet'i ve başkentini kati surette savunduğu halde qazetenin Osmanlı Devletinin başkenti olan İstanbul için sahiplenme anlamına gelen 'şehrimiz' ifadesini kullanmasını manidar buldum.
Aynı gazete Ankara için kuru ve dışlayan bir üslûbu tercih ediyor.
Bu ayrım öyle üstü kapalı ya da imalı bir şekilde yapılmıyor, neredeyse iri puntolarla gazetenin manşetlerine kadar çıkarılmış durumda.
Ayrıca sadece yerel mahiyet de taşımıyor; İngiltere, ABD ya da Yunanistan gibi yabancı ülke idarecileri geldiğinde bilhassa daha dikkatlere çarpacak şekilde sunuluyor.
Acaba bu farklılık üzerinden verilmek istenen bir mesaj mı var?
İstanbul her vatandaşın eşit derecede sahip olduğu bir şehir olduğuna göre gazete manşetinden göstere göstere 'Şehrimiz' deme ihtiyacını kimler hissediyor?






1 Haziran 2018 Cuma

Sömürgeci ve Kırk Diyardan Masallar

Sanırım bundan 3-4 yıl evvel, üstat Hulusi Üstün ile Fatih Atpazarı'ndaki bir şerbetçide buluşmuştuk.
İstanbul'da yeniydim, Fatih'e ilk kez gelmiştim.
O gün ilk kez demirhindi şerbeti içtiğimde bir medeniyetin başkentinde yaşadığımın farkına varmıştım.
Üstat otomobilinin arkasından çıkardığı bazı kitaplarını da hediye etmişti.
Ben de diğer soydaşlarım kadar açık sözlüyüm ya 'okumam' demiştim.
'İhtisasım ve hayatı kavrayış tarzım buna imkân tanımaz.'
Doğruydu da...
Samimiydim.
Diğer taraftan biliyordum ki gayretli bir ruhun kaleminden yükselen kıymetli çalışmaları küçümsemiş, sanki okumaya değer bulmamış gibi bir his verdiğimden üstadı incitmiştim.
...
Evet zaman hızla değişiyor ve değişirken de insanları kendine ayak uydurmak mecburiyetinde bırakıyor.
Zamanın hükmüne bigane kalınabilir mi?
Bu kendini bilmez fani de bu temel kuraldan vareste değil.
Ama itiraf edeyim zamanın getirdiklerinden çok kalemin kuvveti ile bakış açısının zenginliği etkiledi beni.
Önce Türkü Öykülerini inceledim, sonra Turna Fırtınası'nı.
Bugün de Kırk Diyardan Masallar kitabını bitirdim.
Açıkçası bu inatçı boyun eğmez adam öykünün, romanın, masalın gücü karşısında yenik düştü.
En çok da masalın...
Hayat çizgisinin çocukluk çağlarında şekillendiğini bilen birisi olarak her genç dimağın ruhuna işleyecek bir masal kitabının boşluğunu hissederdim hep.
Artık bu boşluk Kırk Diyardan Masallar ile dolduruldu.
Herkesin gönül rahatlığıyla çocuğuna, torununa ve hatta içinde sakladığı yaramaza okuyabileceği bir eser bu.
Her dinden her milletten ve hatta her yaştan insan kırk diyardan derlenmiş masalları okuyarak heyecan dolu maceralara atılabilir.
Ben kâh Hacı Taktak oldum Arap diyarlarına, kâh Mer oldum oldum İskoç ülkesine, kâh kırlangıç oldum Orta Afrika'ya ve Dağıstan'a ve Çeçenya'ya ve Afganistan'a ve Kızılderili ülkesine ve Bask diyarına konuk oldum.
Siz de bu yaz tatilinde kırk diyara misafir olmak istemez misiniz?

29 Mayıs 2018 Salı

27 Mayıs'ta alyans işi!

Demokrasiye geçildiği bir dönemde yer altına inecek, cuntalar kuracak, devletin derinliklerine yerleştirdiğin adamlarınla ilk kez milletin çoğunluk oylarıyla iktidara gelen bir siyasetçiyi gece karanlığında indireceksin!
Sonra da düzenlediğin gönüllü (!) bağış kampanyası ile devirdiğin lidere oy veren milletten alyansını isteyeceksin!
Olmaz böyle birşey!!!
Bu ne bizde ne
Kim kendisi için özel bir anlamı olan alyansını çıkarıp darbecilere verir ki?
Bugün bile yapılsa kimse böyle bir kampanyaya destek vermez.
Hep kafamı kurcalamıştır bu konu!
Nedir bu 'alyans' işi?
Bir şifre mi, bir sembol mü?

 Görüntünün olası içeriği: 2 kişi

Başarılı olmak için...

Herhangi bir işte başarılı olmak için 3 şey gerekir:
Niyet, kabiliyet ve gayret.
Dua niyetin girizgâhı olduğundan önemli ve önceliklidir.

İsrail'de bir Rothschild

Islahat Fermanının ilân edildiği gün İstanbul'da sürpriz bir ziyaretçi bulunuyordu: Paris Merkez İdare Meclisi liderlerinden Baron Alphonse de Rothschild.
Önemli ziyaretçi Baron Rothschild daha sonra İstanbul'daki Yahudi ileri gelenlerini toplantıya çağırdı.
Çağırma sebebi şuydu:
"Türkiyeli din kardeşlerinin ahlâkî ve toplumsal durumlarını yükseltmenin yollarını araştırmak ve onları Sultan Hazretlerinin yaptığı hayırlı işlere daha layık hale getirmek."
Buyrun tarihi yeniden yazın...
Padişah fermanı kendi irade ve isteğiyle mi yayınladı yoksa uluslararası bir baskıya mı maruz kaldı?

https://family.rothschildarchive.org/people/47-mayer-alphonse-alphonse-de-rothschild-1827-1905