8 Haziran 2012 Cuma

Uludere’yi Doğru Okumak


Hatırlanırsa, 28 Aralık 2011 Çarşamba günü Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyü sınırları içindeki emniyetsiz bölgede sonradan kaçakçı oldukları belirlenen vatandaşlarımızdan 35’i karakoldan ve F-16 savaş uçaklarından açılan ateş sonucu hayatını kaybetmiş, tüm Türkiye yasa boğulmuştu. Türk ve Kürt halklarının birliğine adeta hançer saplanmıştı.
Siyasî aktörlerin birbirine saplamaya çalıştığı mızrağa dönüşen Uludere faciası hakkındaki tartışmalar sonuçsuz bir şekilde halen devam ediyor. Öngörüm o ki tartışmalar bir yüzyıl daha sürecek gibi görünüyor. Bu öngörüye ulaşmamama vesile olan ise facianın gerçekleştiği 28 Aralık 2011 Çarşamba gününden bu yana tartışmaların hız kesilmeden şiddetinin artarak devam etmesi. CHP ve BDP başta olmak üzere bütün muhalif siyasetçiler ile başbakan ve elbette cumhurbaşkanı açıklama üstüne açıklama yapıyorlar. Isıtılıp ısıtılıp gündeme getirilen bir olay oldu Uludere. Normal zamanda yerini bile kestirmekte zorlanacağımız Uludere ile özdeşleşen ve herkesi müteessir eden facia, gündemin merkezine oturdu. Konu aralıksız medyanın ve siyasetçilerin ilgi alanında kaldı. Nihayet Haziranın başında başbakanın kürtaj tartışmalarını açmasıyla birlikte farklı bir kulvara yöneltilmiş oldu. Konu öylesine bir hal aldı ki diğer birçok olayda olduğu gibi bu konu da hükümete muhalefet etmenin aracı haline gelerek eski alışkanlıkları yeniden depreştirdi. Eski alışkanlıklardan kastım, farklı siyasî ve ekonomik hesapları gündemde tutmak için her olayı hükümetleri eleştirmek için kullanma vasatlığı. Örneğin son zamanlarda başbakana yüklenmeyi iş edinen Taraf gazetesi, Uludere faciasını acılı annelerin dilini kullanarak tekrar gündeme taşıdı. “Uludere’den Erdoğan’a cevap” başlıklı manşet haberde 13 yaşındaki bir annenin başbakanın sözlerine karşı feryat içeren sözlerini kullandı. 
Kendi vatandaşlarının terörizmle olan alâkasını ispatlayamadan üzerine F-16 sevk eden ve üzerine ateş açtıran Genelkurmay ile bağlı bulunduğu siyasî otoritenin süreci yönetmede iyi bir sınav verdiği iddia edilemez. İyi bir sınav için mutlaka olayın nedeni bulunmalı ve sorumluları hakim önüne çıkarılmalıdır. Gerek Cumhurbaşkanı Gül, gerekse Başbakan Erdoğan başta olmak üzere devlet ricalinden birçok kişi facianın doğru olmadığını ifade ettiler zaten. Oluşturulan komisyonun incelemeye devam ettiğini, sonucunun kamuoyuna açıklanacağını belirttiler. Gerekenin yapılacağından kimsenin tereddüt etmemesi gerektiğini söylediler. Cumhurbaşkanı devlette karar verici olanların olay karşısında derinden, samimi ve tarifi mümkün olmayan üzüntü duyduklarını ifade ederek anayasa uygun görmediği için Devlet Denetleme Kurumunu (DDK) görevlendiremediğini söyledi. Olayın hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ihmal, imkân veya kapasite yetersizliğinden mi kaynaklandığının soruşturulması gerektiğini söyledi.
Uludere ile bir komisyon kurulmasına karar veren TBMM, olayın derinlemesine araştırılması için iradesini ortaya koydu. Komisyon gerekli yerlerden bilgileri ve görüntüleri almakla birlikte araştırmayı derinlemesine sürdürmeye devam ediyor. Olayın rutin değil organize olduğunu belirten komisyon başkanı İhsan Şener’in basına yansıyan beyanatına göre rapor kısa bir zaman içerisinde yazılacak. Şener’e göre 9.5 saat izlenen grubun kaçakçı olup olmadığının anlaşılamamasını ve anlamak için yerel yöneticilere sorulmamasını anlamak mümkün değil. 
Ancak önceki dönemlerde gerçekleşen facialara baktığınızda inkâr politikasına sığınılmadığı, başta tazminat, özür ve acıyı paylaşma dahil siyasî ve insanî gereklerin önemli bir kısmının yerine getirildiği de görmemezlikten gelinemez. Bu bağlamda kaymakam, vali, bakanlar, anamuhalefet lideri ve hatta başbakanın eşi acıları paylaşmak için mağdurları ziyaret ettiler. Riskli ilk ziyaret beklendiği gibi provokasyona yol açtı ve ziyaret sahibi kaymakamın tartaklanmasıyla sonuçlandı. “Beni vatandaşlar bağrına bastı” diyen kaymakamın yediği dayağı bugün kimse hatırlamıyor bile. Özetle, yapılanlar ve alınan tedbirler iyi niyetli ve samimi yaklaşımlar olarak değerlendirilmelidir.
Uludere faciası sıradan bir terörist operasyonu hadisesi değil. Daha öte bişey, “seçilmiş travma” olayı. Dolayısıyla basit bir siyaset enstrümanı değil, toplum mühendisliği eylemi. Niteliği, birlik ve bütünlüğü zedeleme vasfı, uzun tartışmalara yol açması, tüm siyasî aktörlerin bir şekilde tartışmalara müdahale etmesi, tartışmalara sınırdışından müdahale edilmesi (Wall Street Journal gazetesi), BDP’lilerin mal bulmuş mağribi gibi Uludere’yi kullanarak hükümeti yerden yere vurması bunu fazlasıyla işaret ediyor. İşte ben de kamuoyuna fazla yansımadığını düşündüğüm bazı düşüncelerimi sizlerle gecikmeli de olsa paylaşmak istiyorum.
Irk, din ve dil gibi kimliğe dayalı radikal travmaların toplumların belleğinde yıkıcı etki bıraktığını ve uzun yıllar bu bellekten çıkmadığını biliyoruz. Dolayısıyla sebep olanlara karşı nefretten beslenen bir güvensizlik ortaya çıkmakta ve güvensizlik kimliğe sahip olanlarda sadakat, bağlılık, aidiyet ve algı sorunlarına yol açmaktadır. Kimliğe dayalı kırılmaların yol açtığı güvensizlik çoğunlukla istismara yol açtığından tamir edilmesi de oldukça zor olmakta ve uzun sürmektedir. Bu nedenle Uludere’nin Kürt kimliğini istismara yönelik bilinçli bir provokasyon olma ihtimali çok güçlüdür.
İkinci olarak, Ermeni tehciri hadisesinde olduğu gibi, “seçilmiş travma” olması muhtemel olan Uludere’nin niteliği dolayısıyla ilerleyen yıllarda da ülkenin hem iç hem de dış gündemine getirileceği görülüyor. Yükselen Türkiye’nin önünü Kürtlerin acısını kullanarak kesmek, istikrarını engellemek, uluslararası arenada zayıflatmak ve daha birçok amaç için kullanılacağının ipuçları mevcut. Büyük yaralar açan yas eylemlerinin güncel bir durumu için gerçekte olup olmadığı, nasıl ve hangi boyutta olduğu bence büyük şüphe taşıyan Yahudi soykırımının sonuçlarını hatırlamakta fayda var. Gelinen noktada birçok ülkede soykırımı tartışmak suçtur. Her yıl 27 Ocak günü soykırımı anma günü olarak kutlanmaktadır. Anıtlara çelenkler konulmakta, özürler dilenmekte ve müzeler ziyaret edilmektedir. Bugün gelinen noktada soykırımı (holokost) lanetlemeyen sosyal bilimler alanında kitap bulmak oldukça güçleşmiştir. Almanya soykırım paranoyası temelinde uluslararası arenada zayıflamıştır.
Üçüncü olarak Uludere hadisesi bölge çapında daimi bir huzursuzluk kaynağı olarak istismara açık bir iklim oluşturdu. Yüksek bir nüfus oranına sahip ve ülkenin her yerinde yaygın olan Kürt halkıyla devletin arasına mesafeler koydu. Kalplerini kırdı, güvenlerini zedeledi. Dolayısıyla Irak, İran ve Suriye üçgeninde izlenen siyasetin tanziminde Türkiye’nin elini kısmen zayıflattı. Hareket alanını daralttı. Hedeflenen güçlü bağı oluşturmak için daha çok ve daha uzun süre çalışmak gereği ortaya çıktı. Tahmin etmek güç ama kırılganlığın tamir edilmesi uzunca bir süre alacak.
Bütün farklılıkları bünyesine almayı görev bilen Türkleri, Kürt kökenli vatandaşları için fırsat bilen bu satırların yazarının bazı tavsiyeleri var. Önce bu dönemde yapılan işleri unutanlar var ise kısaca hatırlatayım. Ana dilin kullanımı ile ilgili önemli adımlar atıldı. Herkes dershanelerde ana dilini özgürce ve fişlenmeden öğrenebiliyor. TRT Şeş Kürtçe yayınına başladı ve Kürtçe 24 saat aralıksız resmî olarak konuşuluyor. Anayasada gerekli değişikliklerin yapılmasını müteakip ilerleyen dönemlerde daha başka düzenlemelerde yapılabilir. Kürt kökenli işkadını Ferda Cemiloğlu, açılımı ve atılan adımları küçümsemek gerektiğini belirterek TRT’nin Şeş’inin bile büyük bir kazanç olduğunu söyledi.
Büyüyen Türkiye ile birlikte bölgede büyüdü. Devletin bölgeye aktardığı kaynak oldukça yükseldi. Belediyelerin bir kısmı BDP’de olmasına rağmen payları eksiksiz olarak hesaplarına yatıyor. Bölgeye önemli miktarda yatırım yapılıyor. Teşvikler sil baştan yeniden düzenlendi. Birçok şehre havayolu ile ulaşmak artık mümkün.
Eğitim imkânları arttı, üniversitelerin sayısı çoğaldı. Üniversite eğitimi için Batıya gelmeye gerek kalmadı. Üniversite eğitimi için ayrılan para bölge ekonomisi içerisinde kaldı. TOKİ’nin yaptıklarını anlatmaya hiç gerek yok, herkes biliyor. BDP’nin kalesi Diyarbakır’da yapılan konutları havadan görenler buranın Diyarbakır olduğunu tahmin dahi edemiyorlar. Ulaşım imkânlarının artışı ve tanıtım ile artan turizm gelirleri esnafın yüzünü güldürmüşe benziyor. Almanya’da görülen helikopter ambulansını Hakkari’li vatandaşta görüyor artık. Daha da detaya girmeyeyim. Kaldığım yerden siz devam edin.
Aşiretlerin siyaset ve bölge üzerindeki etkisi oldukça azaldı. Son milletvekili seçimlerinde bu yenilgi neredeyse büyük oranda tescil edildi. Halk daha özgür, daha bağımsız. Cumhuriyetin kıramadığı aşiret hakimiyetinin kırılmasına ilk defa bu kadar yaklaşıldı. Sabırla o da olacak gibi.
Yeni bir medeniyetin kurulduğu bu dönemi iyi değerlendirmeli Anadolu; özellikle Doğu ve Güneydoğu halkı. Fanatiklere boyun eğmemeli, duygusal patlamalara yol açacak manipülasyonlara prim vermemeli. Kısır düşüncelere inanmadan büyük resmi görmeye çalışmalı. Yarı pişmiş Uludere gibi faciaların içyüzünü öğrenmeden kimliğe dayalı önyargılara kapılmamalı. Çünkü önyargıları kırmak çeliği bükmekten daha zordur. Birkaç nesil harcanır ama önyargının izleri silinemez.
Uludere faciasının ortaya çıkardığı kimlik manipülasyonuna dayalı sorunların çözümü için yazar Muhsin Kızılkaya’ya kulak verilmeli bence. Çünkü barışa karşı kendisini yükümlü hisseden Kızılkaya, önyargıları ve kimliğin getirdiği acıları bir kenara bırakmayı başarmış bir şekilde anlayış yüklü yazısında çözüm odaklı cümleler kuruyor. Uludere tartışmalarının kimseyi bir yere götürmeyeceğini söylüyor ve diyor ki, “başbakan çözümden gelen bir reflekse sahip. Uludere’de sükunet bizi makule götürür.” Unutmak ve uzlaşmak gereğini Kürt aşiretlerinin yerleşik geleneklerine değinerek özetliyor. Niyazi Mısri Hazretlerinin buyurduğu gibi, ““Göz, kulak, dil kapıların kapatmalı bir zaman.” Büyük Türkiye için gerekiyorsa unutmayı başarmalı, anıları yakmalı, sevmekte ısrar etmeliyiz. Bize yas ikramında bulunan ve acılarımızı ötekileştirdiklerimize karşı silaha çevirmeye çalışanları asla unutmamalıyız.

7 Haziran 2012 Perşembe

Dar Geliyor Gardaşım


Allah Rahmet Eylesin...


















Dar Geliyor Gardaşım

Ellerin yurdunda çiçek açarken,
Bizim ile kar geliyor gardaşım.
Bu hududu kimler çizmiş gönlüme?
Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.

Güzel olmuş sıra sıra söğütler,
Dağ ardında unutulmuş şehitler.
Hürriyete seymen giden yiğitler,
İki gidip bir geliyor gardaşım.

Üç aylık bebekler tutuldu taşa,
Düşmanlar geriden eyler temaşa;
Yaradan böylesin vermesin başa,
Zor geliyor, zor geliyor gardaşım.                                               

Üstad Abdürrahim Karakoç

6 Haziran 2012 Çarşamba

Ruhun Özünden Yansıyanlar



  • Beni kara diye yerme,
    Mevlam yaratmış hor görme.
    Ala göze siyah sürme,
    Çekilir kara değil mi? (Karacaoğlan)
  • Tüketim toplumu dehaları reddeder, yetenekleri kullanır. (E.Morin)
  • Etnik kimliğe aşırı yatırım, sahip olunan anlamlı diğer kimliklerin bir tek kimliğe indirgenmesine ve dolayısıyla bireyin gerçek kimliğinin yok edilmesine götürür. (G.Devereux)
  • Diğerlerinin hataları gözümüzün önündedir, kendimizinkiler ise arkamızda.(Seneka)
  • Kim ki geçmişi kontrol etmektedir, geleceği de eder; şimdiyi kontrol eden de geçmişin kontrolünü elinde tutar. (George Orwell)
  • İddiam şu: Eğer farkın avukatları, aynı zamanda eşitlik ve tanınmayı talep ediyorlarsa, imkansızı istiyorlar demektir. (L.Dumont)
  • Başkasına yer bırakmadan tek başına var olmak isteyen hiçbir kültür, varlığını sürdüremez.(M.Gandi)
  • Alimin, nafile ibadet edene üstünlüğü, benim sizden birinize üstünlüğüm gibidir. (Hz.Muhammed (S.A.S)
  • Umutla açılıp kazançla kapanan kitap, iyi bir kitaptır.(Alcott)
  • Kötülüğün giderilmesi, faydanın getirilmesinden üstündür. ((Mecelle'den:Def'i şer, celb-i nef'a racihtir.)
  • Ben ölünce mezarımı öpeceğine, sağlığımda yanağımı öp.(Hz.Mevlana)
  • Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım. (Dostoyevski)
  • Orduların mızrağı ancak bir mil öte gider. Eğitim ordusunun etkisi ise yüzyılları kuşatır.(Nizamü'l-Mülk)
  • Yabancı girmesin diye evlerinin kapılarını kapatıyorlar, sonra da... televizyonlarını açıyorlar. (Bir dergiden)
  • İşitirim ve unuturum, görürüm ve hatırlarım, yaparım ve anlarım. (Çin Atasözü)
  • Şimdiye kadar bunca "çok", bunca "az"'ın elinde kalmamıştı hiç.(Aldous Huxley)
  • Ezberlemek ve gerekmeyeni öğrenmek: İşte bizim hastalıklarımız.(Anonim)
  • Narsist insanlar, demokrasiyi kendi çıkarlarına hizmet etmedikleri için sevmezler. (Benden)
  • Bir gün durur parmaklarım,
    Sazım sende yorulursun. (Aşık Reyhani)
  • Kendisini diğerlerinden farklı görenlerin bu farkı yaşamaları doğal haklarıdır. (Mahir Kaynak)
  • İnsanların ihtiyaçları üst üste bindirilmiş küpleri andırır ve en altta yiyecek maddeleri bulunur. En alttaki küpü çekerseniz hepsi birden yıkılır. Karnı doymayan bir insan başka hiçbir şeyi aramaz. (Mahir Kaynak)
  • Bulanık normlardan yararlı tahliller çıkmaz. (Samuel Huntington)
  • Yaygın çaba, demokrasiyi tezahürat deyiminden çok sağduyu deyimi haline getirmektir.(Samuel Huntington)
  • Ağaç meyvesinden bilinir, yapraklarından değil.(john Ray)
  • Üçüncü dünya ülkelerinin kaderi, kendi ordularına teslim olmaktır. (Anonim)
  • Karşınızdakini suçlamak, yaralamak ve bu suçlamanızı size geri dönmesini istemiyorsanız onu; yolsuzluk ve vatana ihanet ile suçlayın. Çünkü kişinin bu suçlamalardan kendisini soyutlaması, ispat ederek temize çıkması her zaman zordur. (Anonim)
  • İnsan karakterinin kalıtım yoluyla ana-babadan geldiği düşüncesini kabul etmek toplum açısından zararlı olabilir. Çünkü bu düşünce sistemi, eğitimcilerin görevini kısıtlar. Karakterin doğuştan olduğuna inananlar, kendilerini temize çıkarmak, sorumluluktan kurtulmak için bu görüşü benimsemektedirler. (Alfred Adler)
  • Alim yaşadıkça koç, cahil yaşadıkça hiç olur. (Niğde Atasözü)
  • Az bilmek için çok okumak gerekir. (Montesquieu)
  • Ben kitaplarımı değil, kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır. (Montesquieu)
  • Bilgisi ile amel etmeyen alim, elinde meş'ale tutan köre benzer.
    Başkasının önünü aydınlatır, ancak kendi dünyası karanlıktadır. (Sadi)
  • Bilginin efendisi olmak için, çalışmanın uşağı olmak gerekir. (Honoroe De Balzac)
  • Boş bir kafa, şeytanın çalışma odasıdır. (S.Smiles)
  • Hasta olsam, ilacım, çorbam, sütüm o kitap,
    Suda mataram, gökte paraşütüm, o kitap. (N.F.Kısakürek)
  • İlim gençlikte dikilen, ihtiyarlıkta meyvesi alınan bir ağaçtır. (Atasözü)
  • İnsanı hayata hazırlamayan ve işe yaramayan her bilgi,
    Sahibini altında ezen bir yüktür. (John Dewey)
  • Kalem kılıçtan keskindir. Zira berikisi, yakından tesir ettiği halde ötekisi, çok uzaktan tesir eder. (İmam Kastalani)
  • Kitaplarda bulunmaz ne keder, ne ızdırap,
    Bir gönülden yazılır, yüz ciltlik kitap. (Mevlana)
  • Okuyup yazanla okumayanlara arasındaki fark,
    Ölülerle diriler arasındaki fark kadardır. (Aristo)
  • Okumadan düşünmek yararsız, düşünmeden okumak gereksizdir. (Konfüçyüs)
  • Oku, oku, alim ol,
    Cehalet ardır sana.
    Cahil kalırsan eğer,
    Dünya mezardır sana.
  • Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmak gibidir. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama tutmaz. (Mevlana)
  • Yaşayan insanların zekası, ölmüş insanlarla en iyi münasebeti kitaplar yoluyla kurar. (Bovee)
  • Yalanlamak ve reddetmek için okuma. İnanmak ve herşeyi kullanmak için okuma. Konuşmak ve nutuk atmak için de okuma. Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku. (Bacon)
  • Fikirler harbinde, kitaplar silahtır. (Anonim)
  • Hakimin birine sorarlar; "Neyi sermaye edinelim?"Hakim; "Bindiğiniz gemi battığı zaman sizinle beraber yüzebilecek şeyleri yani ilmi"diye cevap verir.
  • Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım. (Necip Fazıl Kısakürek) 
  • İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, içleri doldukça eğilirler. (Montaigne) 
  • Mal kaybeden, bir şey kaybetmistir, onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir. Fakat cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmistir. (Goethe) 
  • Herşeyi bildiğini sanma! gerçekte çok bilgili olsanda kendine Cahilim diyebilecek cesaretin olmalı. (Ivan Pavlov) 
  • Akıllı olmak da bir şey degil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır. (Descartes) 

The Village


The Village (2004) filmi, Hintli yönetmen M.Night Shyamalan tarafından Dram/Korku dalında çevrilmiş, önemli rollerini William Hurt, Sigourney Weaver, Liz Stauber ve Bryce Dallas'ın paylaştığı bir film. İyi bir kurgu ile çevrilen film, Shyamalan'ın en özgün bilim kurgu filmlerinden.

Mutlu ve huzurlu görünen bir kasaba, aslında onu çevreleyen ormanın verdiği dehşeti yaşamaktadır. Ormanda, tam olarak ne olduklarını bilemeseler de onlara korku dolu bir yaşantı sürdüren yaratıklar ve garip olaylar vardır. Bu yaratıklar ve kasabalılar arasında garip bir tür anlaşma vardır, kasabalılar ormandan uzak durdukça yaratıklar da kasabaya bulaşmamaktadır.

Ancak bir gün, meraklı Lucius Hunt, ormanı keşfetmeye karar verir. Bu hareketi, taraflar arasındaki gizemli anlaşmayı bozacak ve yaratıkların kasabaya gelmesine sebep olacaktır.

6. His, Ölümsüz ve İşaretler ile gerilim ve fantastik öğeleri başarıyla birleştirerek büyük beğeni toplayan yönetmen M. Night Shyamalan, Village ile de hem türün meraklılarını, hem de kendi takipçilerini oldukça heyecanlı bir bekleyişe soktu.

İzlenmesi gereken bir film.

Die Welle (Tehlikeli Oyun)

Die Welle-The Wave, Türkçe ismiyle Tehlikeli Oyun, konusuyla hayli ilgi uyandıracak bir film. Dennis Gansel'in yönettiği filmin başrollerini Jurgen Vogel, Frederick Lau, Max Riemelt ve Jennifer Ulrich paylaşıyor.

2008 Alman yapımı filmin 1967 yılında California'da yaşanmış gerçek bir olayı günümüz Almanyasına aktardığı çeşitli internet sitelerinde anlatılıyor. Ancak şunu hemen belirtmek isterim ki, sadece California'da değil, birçok ülkede de bu film acımasızca sahnelenmiş, insanlar zalim liderlerin emrinde köle haline getirilmek istenmiştir.

Gençlere diktatörlük konusunda ders vermek üzere görevlendirilen bir uzman bir öğretmen, bir öğrencisinin "diktatörlük yeniden meydana gelemez" iddiası üzerine tecrübelerini öğrencileri üzerinde kullanarak kendisini diktatör haline getirip öğrencileri liderine mutlak itaat eden bir robota çevirebilir mi? Film işte buna bir cevap arıyor.

Birlikte hareket etmenin, birbirlerine karşı hareket etmekten daha iyi olduğunu kavrama inancı içindeki öğrencilerin, kitle olmak için tüm ideolojik gerekenleri yaptıkları (isim edinme, tek tip üniforma, amblem vs.) filmde bir sıra dahilinde özenle işleniyor.

Daha fazla filmi anlatarak hevesinizi kırmak istemediğimden burada kısa kesiyorum.

Seyretmenizde bence büyük fayda var. İyi seyirler...

Sömürgecilik ve Eğitim


Philip G.Altbach ve  Gail P.Kelly tarafından hazırlanmış (derlenmiş demek daha doğru olur.) ABD'nin değişik üniversitelerinde profesörlük yapan yedi akademisyenin ayrı ayrı kaleme aldığı yazıların toplanarak kitap haline getirildiği bir eser Sömürgecilik ve Eğitim. İsminden de anlaşılacağı üzere konusu da sömürülen ülkelerde eğitim sisteminin yedi ayrı yönü ile işleyiş tarzı ve sistematiğinin özellikleri.

Özgün adı "Education and The Colonial Experience" olan eserin yayınlanışı, 1984 yılında Amerika'da, 1991 yılında da ülkemizde İnsan Yayınları tarafından yapılmış. Çevirisini ülkemize kazandıran isim de şu anda SETA Vakfı Genel Koordinatörlüğünü yürüten Dr.İbrahim Kalın.

Sovyetler Birliğindeki Etnik Azınlıkların Eğitimi, Oryantalizm ve Hindistan'ın Okumuş Elit Sınıfı, Çok Uluslu Bir Şirket Olarak Afrika Üniversitesi, ABD'li Yerlilerin Eğitim Yoluyla Asimilasyonu, Sömüren-Sömürülen İlişkilerinin Çıkmazı,Üçüncü Dünya İçinde Bilginin Dağılımı ve Vakıflar, Hayırseverlik ve Yeni Sömürgecilik isimleri altında yedi makalenin yer aldığı eser, sömürülen ülkelerde uygulanan eğitim politikalarının hemen hemen tüm yönlerine eğilmeyi ihmal etmemiş.

Detayları ilerde sizlere en kısa zamanda aktarabileceğimi ümit ediyorum.

Şimdilik müsadelerinizle.....

Slumdog Millionaire


İngiliz Dany Boyle'nin yönettiği  ve tanınmamış Hintli yıldızların rol aldığı, 4 Altın Küre, 7 Bafta ödülünün ardından 8 dalda (en iyi film dahil) oskar kazanan Slumdog Millionaire (Milyoner) mutlaka seyredilmesi gereken bir başyapıt.

Hindistan halkının sefaletini gün yüzünü çıkardığı için tepki çektiği basın tarafından belirtilen film, Mumbai'nin fakir mahallelerinin birinde yaşayan Jamal (Cemal) isimli bir gencin, "Kim Milyoner Olmak İster?" isimli bir yarışma programında 20 milyon rupi para ödülüne koşma sürecini yalın bir gerçeklik içerisinde anlatıyor.

Yarışma sırasında verilen arada, bir sokak çocuğunun bu kadar büyük başarıyı ancak hile yaparak yakalayabileceğinden şüphelenilerek Jamal tutuklanır. Suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan Jamal, kardeşiyle birlikte kenar mahallede geçen yaşamını, mahalle çeteleriyle olan ilişkilerini ve tek aşkı Latika’yı yeniden bulma çabasını anlatmaya başlar. Yarışmadaki her sorunun cevabı Jamal'ın inanılması zor ama gerçek hikayesini ortaya çıkartacaktır.

En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi uyarlama senaryo, en iyi görüntü yönetmeni, en iyi ses miksajı, en iyi kurgu, en iyi film müziği ve en iyi orijinal şarkı dalında 8 Oscar alan film, Müslümanların Hindistan'da bulunduğu durumu da tüm gerçekliğiyle bizlere sunuyor.

Mutlaka izlemeniz dileğiyle...

Runaway Jury (Jüri)


1955 doğumlu Amerikalı avukat John Grisham, aynı zamanda romanlarına ilham verebilen özel bir faaliyeti de yürütüyor. Yazılarının çoğunu, hukuk dünyası içinden seçen yazar, eserlerini iyilik- kötülük çatışması içinde anlatmayı tercih ediyor. Eserlerinde, baştan sona hiç düşmeyen bir tempo ile, akıcı ve ikna edici bir dil kullanan yazarın başrollerini ünlü aktörlerin oynadığı 10 eseri filme alındı. (Pelikan Dosyası, Şirket, Müşteri, Jüri gibi).

Bu filmlerden Runaway Jury (Jüri), başrollerini Dustin Hoffman, Gene Hackman ve John Cusack gibi  ünlü isimlerin oynadığı, sürükleyici ve akıcı bir film. Seyircinin merak sınırlarını zorlamasının yanında kurgusunun rasyonelliği filme büyük bir ivme kazandırmış.

Konusu şöyle:

Amerika'da bir hukuk bürosu, cinayetten ölmüş bir adamın yakınları adına, bir silah şirketine yüklü bir tazminat davası açar. Ancak yüzlerce milyon doların söz konusu olduğu bu davada karar verecek jürinin seçimi ile başlayan garip olaylar başgöstermekte gecikmez. Davayı izleyenlerinin üstünde baskı kuran birileri mi vardır? Eğer öyleyse bunlar kimdir? Ve amaçları nedir?

Zamanın nasıl geçtiğini farketmeden izleyeceğiniz bir film.

Grisham, hem eserleri okunacak, hem filmleri izlenecek bir yazar. Tavsiye ederim.

Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği)


Orjinal adı Dead Poets Society olan Ölü Ozanlar Derneği, başrollerini ünlü aktör Robin Williams, R.Sean Leonard, Ethan Hawke ve Josh Charles'in paylaştığı müthiş bir film.Peter Weir tarafından yönetilen filmin senaryosu Tom Schulman tarafından yazılmış ve 1989 yılında filme çekilmiş.

Değişimin gücünü ve özgünlüğün değerini anlatan bundan daha iyi bir film piyasada bulmak oldukça zor.

Filmde,statükonun, davranışların, giyim ve kuşamın geçmişin birebir kopyası olmasının gereksizliği çarpıcı bir senaryo ile ve Robin Williams'ın müthiş sunumuyla öğrenciler üzerinden aktarılıyor.

Bu özel film, 1989 yılında 4 dalda Oscar'a aday gösterilmiş ve senaristine "En İyi Senaryo" ödülünü kazandırmış.

Konusu ise kısaca şöyle:

1950'lerin Welton Akademisi ciddi, disiplinli ve akademik çevrelerde saygınlığı yüksek olan bir okuldur. Okul yönetiminin muhafazakar ve ortodoks tavırları okulu, öğrenciler için sıkıcı ve bunaltıcı bir yer haline getirmektedir. Fakat yeni İngilizce öğretmeni John Keating'in okula atanmasıyla çok şey değişecektir...

Keating öğrencilerine ders kitaplarını yırtıp atmalarını, kalıplaşmış düşünce şekillerinden uzaklaşmalarını ve hayatlarını dolu dolu yaşamalarını öğütlemesiyle okulun statükocu tavrına son derece zıt bir profil çizmektedir. Öğrencilerini şiir ve nitelikli edebi yapıtlarla tanıştıran Keating onların pek çoğu üzerinde derin bir etki yaratır ve onların geleceğe dair hayallerinin şekillenmesini sağlar.

Elbette Keating'in yaklaşımının okul yönetimi tarafından farkedilmesi ve üstüne gidilmesi uzun sürmeyecektir. Fakat okul müdürü Nolan Keating'i okuldan uzaklaştırma kararı aldığında hayatlarını değiştirdiği öğrencileri Keating'i savunmak için harekete geçerler.

Tüm aile bireyleriyle birlikte zevkle seyredebileceğiniz bir film.

Bizden söylemesi...

Orda Bir Köy Var Uzakta


Orda Bir Köy Var Uzakta (Erken Cumhuriyet Döneminde Köycü Söylem), Erken Cumhuriyet dönemi köycülüğü ve diğer bazı toplum mühendisliği projelerinin sayısalcı bakışla anlatıldığı efsane yıkıcı bir kitap. İzmir Bornova Anadolu Lisesi (BAL) ve Boğaziçi Elektrik ve Elektronik mezunu yazar, ilginç bir şekilde yüksek lisansını ve doktorasını tarih alanında yapmayı tercih etmiş bir akademisyen. 2006 yılındaki ilk baskısıyla kitabın okuyucuya ulaşmasını İletişim Yayınları üstlenmiş.

Asım Karaömerlioğlu bu eserinde, Kemalist seçkinlerin tek-parti dönemi boyunca halkçı ve köycü söylemlere yaygın bir şekilde başvurmasını ve nedenlerini inceliyor. Kemalist seçkinlerin, icat ettikleri Halkçılık ve Köycülük söylemiyle "önleyici bir seferberlik" yaratmayı amaçladıkları kuvvetlice vurgulanmaktadır.

1930'lu yılların daha başlarında CHP'nin ileri gelenleri, Türkiye aydınlarının ve üst sınıfların büyük kısmının Kemalist Devrim'e kayıtsız kaldığını fark etmişlerdir. Sanayileşmenin doğal sonucu olarak gittikçe büyüyecek bir işçi sınıfının artan siyasi etkinliğinin koltuklarını tehdit edeceğini biliyorlardı. İktidar açlığı çeken siyasi manipülasyonlara açık şehirli işçi kesimine güvenilemezdi. Bu nedenle 1920 ve 1930'lu yıllarda sanayileşmeye hiç ilgi göstermediler.

Köylüler de, I.Dünya savaşı sonrası Balkanlardaki güçlü köylü isyanları ve yanı başımızda patlayan 1917 Rus Devrimini görüp bir devrime yönelebilirlerdi.

Ancak Kemalist seçkinler; Kurdukları Kemalist düzene meşruiyet kazandırmak, iktidarlarının devamını sağlamak ve taban kazanmak amacıyla saf ve muhafazakar olduklarına inandıkları köylüyü kazanmaya mecbur kalmışlardı. 
Çünkü Türkiye nüfusunun % 80'ini köylüydü ve düzenli vergi verip askeri gücün belkemiğini oluşturuyorlardı.
Kurtuluş Savaşına yeterli katılım yapmadığına inandıkları köylüye; Halkevleri, Halkodaları, Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu gibi siyasi vasıtalarla yaklaşmaya çalışmışlardı.

Yazar bu inceleme sonucunda Kemalist seçkinlerin;

-- Ele geçirdikleri iktidarı koruma içgüsüdüsüyle tabandan gelebilecek hareketleri kaynaktan önleme ve kontrol altına almayı,

-- Söz konusu dönem boyunca kitle hareketlerini önlemeyi, yeni iletişim kanalları yaratılarak ileride resmi ideolojiye rakip olabilecek ideolojilerin önünü kesmeyi,

-- Anadolu ve değerlerinin merkezini oluşturan köylünün, iktidar ortağı yapılmamak üzere kalıcı olarak köyünde tutulmasını, amaçladıkları sonucuna ulaşmaktadır.

Bu sonuca ulaşmak için, herhangi bir kitle insiyatifine ve ifade özgürlüğüne imkan tanınmamış, gerekirse şiddet dahil tüm araçlar sınırsızca kullanılmıştır.

Heyecan verici ve kışkırtıcı bir eser. Asım Karaömerlioğlu'na gönülden teşekkürler.

Mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Saklı Gerçeklerin Keşfi. No:3 İmam Hatipler


2 numaralı yazımızda belirttiğimiz özelliklere sahip oyuncuları düz lise mezunlarımızdan mı, yoksa meslek lisesi mezunlarından mı seçeceğiniz sorusunu öncelikle cevaplayalım.

Meslek lisesini bitirmiş bir kişi, askerlik görevini yaptıktan sonra ilk iş olarak mesleğine uygun ya bir atölyede çalışacak (genellikle işi dehazırdır), ya da kendisi bir yer açıp para kazanmak isteyecektir. Bunu gerçekleştirdiğinde ise her meslek sahibi gibi, ne kadar çok çalışırsa o kadar para kazanacak, ama hiçbir zaman zengin olamayıp sadece kendisinin ve müstakbel ailesinin karnını doyuracaktır. Sabah erkenden dükkanını açıp olduğunca çok iş üretip ekmek parasını çıkarmak zorundadır. Bu kişinin tek düşüncesi bundan sonra budur. Ne ideoloji, ne siyaset artık onun umurunda değildir. Sizin istediğiniz yere gidecek boş zamanı da olmayacaktır. Mesleğini icra ederek kimseye gebe kalmadan ekmek parasını çıkardığı için ve  işinin patronu kendisi olduğu için sağlam bir karakteri de vardır. Asgari ücretlik bir iş için her kılığa girip, her tiyatroyu oynayamaz.

Oysa düz lise mezunu öyle mi? Meslek sahibi olmadığı için, onun yapabileceği işleri yapacak o kadar çok rakibi var ki. Devlet baba kendisine başvuranların ortalama %10'unu bünyesine memur olarak aldığından kalan % 90 kişiye, devletine küskünleri oynamak kalır. Hem işsiz kaldığı, hem de meslek sahibi olmanın gururunu yaşayamadığı için iş ve para vaadiyle kandırarak istediğin gibi kullan. İstediğin düşünceyi, ideolojiyi yükle sırtına şerefle taşısın dursun. Unutmadan, bu küskün insanın her türlü hizmeti yerine getirecek boş zamanı da boldur. Kahveler ve popstar yarışmaları bu insanlarla dolar, taşar.

Şimdi tekrar soralım, oyuncu tercihiniz hangisi?

Sinsi eller, elbette ki düz liselileri tercih edecek ve meslek sahibi olmayı engellemek için de yeni planlar yapacaklardır. Çoğu zaman farkedilmemek için, devlet kurumlarının gölgesinde çeşitli engellemeler yapmak isteyecektir.

Nasıl mı? Bir örnekle açıklamaya çalışayım. Dini kurumlara karşı mesafeli olan kurumların yönettiği bir ülkede, dini okullar meslek okulu statüsü altında devlet erkanınca törenlerle  açılır. Kısa bir zaman sonra bir de bakmışsınız ki tüm masrafları devlet tarafından karşılanan, müfredatı müfettişlerce kontrol edilen dini okullar rejimi tehdit ettiği bahanesiyle psikolojik baskıya maruz bırakılmış. Aynı zamanda dini okullar kullanılarak gelişmesi, büyümesi ve tercih edilmesi engellenen  aynı statüdeki meslek okulları da.

Dini okulları kullanarak meslek okullarını devre dışı bırakma senaryosunu anlamak için son zamanlardaki olaylarda ön plana çıkan kişiliklere bakmanız yeterli sanırım.

Her zaman olduğu gibi gerçek niyetin belli olmaması ve gizlilik örtüsünün kalkmaması için tüm tedbir alınmış olmalı ki siz mevzunun dışında kalasınız.

Aynı soruyu şimdi size bir daha soralım.

"Devlet adamları bu okulları hem davul zurna ile açıp hem kontrollerine alıp hem de kapatmak için niye uğraşırlar.?"

Artık sizin de verilecek mantıklı ve doğru bir cevabınız var.?

Saklı Gerçeklerin Keşfi. No:2 İmam Hatipler

XYZ ülkesinin kaynaklarını kurutmak üzere düzeneği hazırlamış  siperde ince ayara için bekleyen güçler, ülke unsurlarının topyekün birleşerek  planı engellemesini de önlemek isteyeceklerdir. Bunun için sinsi planları da devreye sokarlar.

Bu planlardan en önemlilerinden biri de şudur. Bir ülkü çerçevesinde gücünü birleştirmiş bir toplumun önünde hiçbir güç tutunamaz. Ancak bu güç, "böl, parçala, yönet" taktiğiyle zayıf düşürebilir.

Ülke içerisindeki unsurları, ırk, milliyet, din, dil, mezhep ve bölge esaslarına göre kamplara ayırıp pozisyona göre birbirlerine kırdırma metodunu uygulayacağız. Diyeceksiniz ki bunun İmam Hatip okulları ile ne ilgisi var.? Yazının devamını okuduğunuzda ilgisini kolaylıkla anlayacaksınız.

Öncelikle ülke unsurlarını birbirine karşı kırdırırken, ön saflarda görev alacak küçük oyunculara  ihtiyacınız olacaktır. Peki, bu küçük oyuncular hangi özelliklere sahip olmalı ve biz bunları nasıl tespit edeceğiz.?

Bunların, tabiki yaşça genç (yönetmesi ve militan yapılması kolaydır.), boş zamanı bol,  sorumluluk sahibi olmamış, rahat hareket eden, ev-bark- eş- çocukla ilgisi bulunmayan, geleceğe karamsarlıkla bakan, ümidi kalmamış, işsiz kalma korkusu yüzünden devlete karşı küskünlüğü bulunanlar arasından tercih edilmesi doğru olacaktır.

Bu özelliklere sahip, her alanda rahatlıkla kullanılabilecek genç bir kitle nereden temin edilebilir. Düz lise mezunlarından mı, meslek lisesi mezunlarından mı? Doğru tahmin ettiniz mi? Doğru tahmini yapamadı iseniz ben size yardımcı olayım o zaman.

Devamı üçüncü yazıda.

Saklı Gerçeklerin Keşfi. No:1 İmam Hatip Okulları


Size gündemi sürekli meşgul edip te sonuç alınamayan bildiğiniz kaç konu var desem, İmam Hatip okulları meselesi ilk sıralardaki kendine yer bulur değil mi?. Kangren olmuş konunun çözümü için ne zaman bir adım atılsa siyasette daralma ve sancı başlıyor, rakipler hasım haline gelip süreç tıkanıyor.

Konuya, salt özgürlükler, eğitim hakkı, katsayı sorunu gibi açılardan baktığınızda önemini kavramanız ve bir çözüme ulaşmanız mümkün gözükmüyor.

Vatandaşının eğitim hakkına, inanç ve düşünme özgürlüğüne saygılı olduğunu iftiharla zikreden nice devlet adamı, normal dönemlerde bu okulların filizlenmesine kendi elleriyle imkan tanırken, daralma dönemlerinde sanki sihirli deynek değmişcesine olumsuz bir tutum takınmaya başlıyor.

Oysa bunun mantıklı bir nedeni olmalı.? Bir taraftan devlet denetimindeki bu okulları açıp diğer taraftan haklarında olumsuz değerlendirmelerde bulunmak ve siyasilik atfetmek, hatta "arka bahçe" nitelemesinde bulunmak aklın anlayacağı şeyler değil.

Hayır, değerli okurlar. Bu aslında çok mantıklı bir tercih. Nasıl polis Orwell, "1984" isimli eserinde "Bilgisizlik kuvvettir." ve "Savaş barıştır." gibi düzden terse giderek teorilerinin doğruluğunu kanıtladıysa bende size bu tercihin doğruluğunu kanıtlayacağım.

Hazırsanız başlayalım.

Şimdi, hep beraber bir ülke hayal edelim. XYZ ismini verdiğimiz bu ülke dış odaklı kirli eller ve içerdeki menfaat bağıyla bağlandığı hizmetkarları tarafından yönetilmiş olsun.

Kirli eller, kendilerine rakip olma potansiyeli yüksek, daha önce bölgesinde güçlü bir impatorluk kurmuş, civar ülkeler üzerinde nüfuz kazanmış XYZ ülkesi üzerinde sömürüde sürekliliği sağlamak için kitlesel bir proje gerçekleştirecektir. Aksi halde, XYZ ülkesi kaynaklarının kirli ellere transfer edilmesini önleyecek ve çevresindeki büyük enerji ve hammadde kaynaklarına sahip fakir sınır ülkelerinin rahatça sömürülmesini de engelleyecektir.

XYZ ülkesinin kaynaklarının dikkat çekmeden, rahatça sömürülebilmesi için XYZ ülkesi halkının, vatanseverlerinin sömürüldüklerinin farkına varmaması ve oyalanması gerekir değil mi.?

Şimdi sizlere bunun nasıl mümkün olacağını açıklayacağım. Ancak önce kısa bir mola verelim.

Elit Sosyolojisi


Mersin Üniversitesinde görevli Yrd.Doç.Dr.D.Ali Arslan tarafından yazılmış, Phoenix Yayınlarınca kamuoyuna sunulmuş bir eser "Elit Sosyolojisi".

Eserde; temel elit kavramları ve mantığı, sınıf teorisi,Türkiye'de elit tabaka ile "Türk İktidar Seçkinleri",  Türkiye'nin modernleşme süreci ile modernleşme sürecinde ordu ve askerler konularına değiniyor.

Eser derinliğine incelendiğinde; bilimsel tarafsızlık gözetilmeksizin manipülasyon ve methiye yönünün ağır bastığı, kaynakçasının yetersiz kaldığı, gereksiz tekrarlarda bulunulduğu, aşırı duygusallığa kapılınarak konudan uzaklaşılıp propagandaya yönelindiği dikkat çekiyor.

"Elit Sosyolojisi", blogun
tavsiye edilmeyen ilk vasat eseri olarak yerini alacak

Bence zaman kaybetmeye değmez, siz ne dersiniz.?

The Far Side Of The World (Dünyanın Uzak Ucu)


Hemen hemen tamamı denizlerde geçen bir film hiç izlediniz mi? Eğer izlemediyseniz, koltuklarınıza yaslanarak Russel Crowe'nin başrolunü oynadığı bu filmi büyük bir keyifle izlemeye hazırlanın. Bahsettiğimiz film, 2 saate yakın süren 2003 yapımı ve orjinal adı The Far Side Of The World  (Dünyanın Uzak Ucu)

Denizciliğe meraklı, deniz tutkunu insanlar için özellikle izlenmesi gereken bir film. Denizde 24 saat süren hayat, denizde savaş, denizde mücadele, fırtına, strateji hepsi bu filmde.

Konusundan biraz bahsedersek:

Epik ve duygusal bir serüven olan “film, izleyicileri Napolyon Savaşları sürmekte olduğu 1806 yılına götürüyor. 
İngiliz Deniz Kuvvetleri''nde bir yüzbaşı olan Jack Aubrey kaptanlığındaki İngiliz gemisi HMS Surprise, kendilerinden daha güçlü olan Fransız gemisi Acheron tarafından saldırıya uğrar. Gemi büyük hasar almış, kaptanın adamlarının çoğu yaralanmıştır. Aubrey arkadaşlık ve görev arasında bir ikilem yaşamaktadır. İki okyanus arasında düşmanının ve ganimetin peşine düşmüştür. Bu görev ya onun ününü arttıracak ya da onu tayfalarıyla birlikte yok edecektir. Bir ulusun kaderi, bu kovalamacanın sonucuna bağlıdır.
Bu destansı macera, Brezilya sahillerinden başlayarak dünyanın büyük bir kısmını dolaşarak Cape Horn''un fırtınalı sularından dünyanın uzak ucundaki Galapagos Adasına varıyor. “Master and Commander”, bugüne kadar Galapagos''ta çekilen ilk filmdir.
Film boyunca kadınların hemen hemen hiç gözükmemesi filmi daha bir ilginç kılıyor.

İzleyenlerin dikkatine...

5 Haziran 2012 Salı

Deney (Das Experiement)


Deney (2001),Oliver Hirschbiegel'in yönetmenliğini yaptığı Alman 2001 yapımı bir film olmanın yanında gerçeklere deneysel yöntemlerle ulaşmanın oynandığı bir film aynı zamanda.Başrollerini Moritz  Bleibtreu (Tarek Fahd) , Christian Berkel (Steinhoff) , Oliver Stokowski (Schütte) ,Wotan  Wilke Möhring (Joe) , Justus von Dohnanyi (Berus) , Maren Eggert (Dora)'in paylaştığı bu film, insanların olaylar karşısındaki reaksiyonlarını tespit etmek için gerçek olaylardan yola çıkarak uyarlanmış bir film.

Deney konusunu gerçek hayattan, 1971 yılında yapılan ve 'Stanford Hapishane Deneyi' olarak adlandırılan gerçek olaydan alıyor. Bu deneyde sıradan insanlar ücret karşılığında, bir süreliğine bir hapishanede gardiyan ve mahkum rollerini alarak birlikte yaşamış, bilim adamları da onların davranışlarını gözlemlemişti. Kısa sürede kimliklerini benimseyen ve mahkumlara şiddet uygulamaya başlayan gardiyanlara karşı mahkumlar da örgütlenmiş, çıkan olayların büyümemesi amacıyla deney yarıda kesilmişti.
Konuya ilgi duyanların zevkle izleyebilecekleri bir bilim/deney filmi...

İyi seyirler...

Bir Portre: Erol Göka


Geriye baktığımızda bilimsel karakteristiği ağır basan, tekrara kaçmamış, samimi araştırmaya dayanan, genel okuyucu kitlesini hedef alan, sürükleyici ve hoş bir dile sahip eser bulmak oldukça zordur.

Bulunsa bile bu tür bilimsel eserleri sıradan bir okuyucunun anlaması pek mümkün olmaz. Sadece kendi meslektaşlarının hizmetine sunulan bu tür eserlerin çok uzağında durur genel okuyucu kitlesi.

Çoğunlukla böyle bir eseri ya bulamazsınız, yada yabancı yayınları takip etmek olanağınız varsa o tarafa yönelmek zorunda kalırsınız.

Şu sıralarda Timaş Yayınlarından çıkan bir eser hem bize, hem de yabancı bilim adamlarına ışık tutacak nitelikte. Doyuruculuğunun yanında genel okuyucu kitlesinin tamamına hitap etmeye aday bu eser, konularının özgünlüğünden tutun da , güncelliği yakalama çabası, ideolojiden oldukça uzak kalarak bilimselliği ön planda tutması, kitabın bütünündeki akışkan üslübu ile bize bu ifadeleri kullanmaya mecbur etti.

"Türklerin Psikolojisi" isimli bu eseri okuyucusunun beğenisine sunan Prof.Dr.Erol GÖKA, eşine az rastlanacak bir esere imza atarak milletine borcunu ödemiş oldu.

Türklerin psikolojik özelliklerini, koyduğumuz isimlerin kaynağını, göçebe kültürünün sonraki nesillere aktarılan izlerini, topraklarımızda neden mafyanın türediğini, kültürel zenginliklerimizi neden doyasıya yaşayamadığımızı, temizlikle ilgimizi, "Haytalık  yapma, Hıdrellez, Hızır ve Lokman Hekim" gibi konuları merak ediyorsanız bu eser tam size göre.

Başkanın Tüm Adamları (film)


Başrollerini Robert Redford ,ve Dustin Hoffman gibi iki star ismin paylaştığı orjinal adı "All The President's Men" olan 4 oskarlık "Başkanın Tüm Adamları" filmi, gerçek bir skandalın  birbirine bağlı tüm ayrıntılarının ince bir takip ile birleştirilerek büyük resmin tüm boyutlarını perdeye aktarıyor.

ABD eski başkanlarından Richard Nixon`ın istifasına yol açan Watergate Skandalı`nı ortaya çıkartan ünlü gazeteci Bob Woodward ile Carl Bernstein senaryosunu yazdığı film, ABD Başkanı Nixon'un yaptığı usulsüzlüğün tespit edilmesi üzerine istifaya zorlanmasını konu alıyor.

Konusu  internet sitelerinde kısaca şu şekilde özetlenmiş:

Başkan Nixon, Amerikan tarihinde istifaya zorlanmış ilk ve -şimdilik- tek başkandır. Her şey, Washington Post gazetesi muhabiri iki gözüpek gazetecinin, Carl Bernstein ve Bob Woodward'ın, bir dedektif kalitesinde yaptıkları takip sonucu tarihe Watergate Skandalı olarak geçecek vaka ortaya çıkar:

17 Haziran 1972 günü, Nixon'ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti'den bir kaç kişi, seçimi kazanması muhtemel olan Demokratların merkezine sızıp dinleme cihazı yerleştirmiştir. İki gazetecinin yakın takibi, olayın sorumlusunun, Cumhuriyetçi Parti'nin en tepesinde bulunduğunu gözler önüne serer.

Keyifle izlenilecek bir film, bizden söylemesi...

Ayakkabı Şovunun Perde Gerisi-2

Önceki yazımızda ABD Başkanı Bush'a ayakkabı fırlatma hadisesisinin başarılı bir kurmaca olduğunu ve kısa bir zaman sonra perde gerisini burada açıklamaya çalışacağımızı belirtmiştik.

Kalben istediğimiz şeyler, gerçekleri görmemizi de engelliyor mu, sorusunu da sormuştuk.

Yine bir soruyla başlayalım. Cebri müdahale ile tüm kaynaklarını ve kritik yönetim organlarını ele geçirdiğiniz bir devletten, en az zarar görerek nasıl ayrılırsınız.?

Ya da, bu ayrılma zamanında geride kalan kazanımlarınızı ve  adamlarınızın güvenliğini nasıl sağlarsınız.?

Bu sorular ile ayakkabı fırlatma hadisesi arasında görünürde bir bağ görünmüyor olabilir sizler için.

O zaman açıklamaya çalışalım.

Bildiğiniz gibi ABD, nükleer silahları bahane ederek ve "sorumluluk üstlenerek" en yaşanılası demokrasiyi her gün ortalama 100-150 ölü pahasına da olsa Irak'a getirdi. Irak'ın petrolüne ve diğer enerji kaynaklarına konmakla beraber bölgede her an kullanabileceği bir üs elde etti. Suni devlet oluşturma aşamalarında ne yapılması gerekiyorsa bunları sırayla gerçekleştirdi. Irk ve mezhep farklılıklarını esas alarak yönetimi ve toprağı böldü, kritik tesislere adamlarını yerleştirdi, üretimi tekeline aldı, ana geçim kaynağı olan petrolü kendi şirketlerine ihale etti vs....

Yapılacak bir şey kalmamış, yapılacak herşey muntazaman yapılmıştı. Artık gitme zamanıydı. II.Dünya Savaşından sonra İngiliz ve Fransızlarda Afrika'daki sömürgelerinden aynı yöntemlerle ayrılmıştı. Ancak bu ayrılmadan sonra geride kalan kazanımlarını ve adamlarının güvenliğini güvence altına almalıydı.

Ortadoğu insanının bir hassasiyetini kullanmak daha öncelerde çok işe yaramıştı. Pekala şimdi de işe yarayabilirdi. Bu hassasiyet, Ortadoğu insanının hem saf hem de unutkan olmasıydı. En derin düşmanlıkları hemen unutabiliyor, kin ve nefret güdemiyordu.

Öyleyse Iraklıların kırılmış duyguları tamir edilmeli,geçmişi unutmaları sağlanmalı ve tüm dünyada yapılacak bu eylem ile her şeyin üzerine bir sünger çekilmeliydi.

Bunun için, düzenlenecek sembolik bir eylem başarı sağlayabilir miydi.? Mesela görev süresi sona ermekte olan, başta Iraklılar olmak üzere tüm dünyada antipatik duyguları üzerinde toplamış, üst düzey birine bir Iraklının yapacağı sembolik bir eylem bunu sağlayabilir miydi.?

Şimdi size sormalıyım. Sizce bu eylem sonucunda kazanan kim oldu? Dünya, yeni bir gündem maddesi ile meşgul edilip Irak konusu unutulmadı mı? Şimdilerde İsrail neden Gazze'ye saldırıyor sizce ?

Türkler I. Dünya Savaşınının ardından genç ve üretken insanlarının çoğunu şehit eden, topraklarını ele geçirip üzerinde suni devletler kuran İngiltere ve Fransa'yı nasıl unuttuysa aynı oyunda aynı rolü paylaşan Iraklılar da Amerikalıları öyle unutacaktır.

Ayakkabı Şovunun Perde Gerisi-1


ABD Başkanı George W. Bush'un,  işgal altındaki Irak'a yaptığı veda niteliğindeki  ziyaret sırasında Irak'lı gazeteci Muntazar El Zeydi’nin ayakkabılarını çıkararak fırlatması oldukça popüler olmuş ve gündemi epeyce oyalamıştı.

İstisnasız bu haberle birlikte, Iraklılar  adeta büyük bir zafer  kazanmışçasına sokaklarda gösteriler yaptılar, sopa üstlerine ayakkabılar asarak bu zaferi (???) sokaklara taşıdılar.

Aklı evvellerce "acil"  koduyla yapılan oyunu bile internette en çok tıklananlar arasında hemen yerini aldı.

Sokaktaki insan salt zafer sevinciyle sokaklara dökülürken, medya dünyasının strateji meraklısı yazarları da olayın anlam ve önemini belirten yazılar döktürmeye başladılar. Millet sevgisi ile dopdolu bir vatanseverin protestosundan tutun da, atılan ayakkabının Bush'un temsil ettiği fraksiyona atıldığını belirtenler bile oldu.

Ancak, gerçekte ne oldu. ABD Başkanının görevi bırakmasına az bir süre kala işgal ettikleri bir ülkeye yaptığı veda ziyareti sırasında böyle bir olayın sıradışı olmadığını herkesin kolaylıkla anlaması gerekirdi. Gazetecinin basın toplantısı sırasında ayakkabısını çıkarması, Bush'un önce solundaki birine bakıp işaret almışcasına ardından gazeteciye bakması, anlamlı bir bakıştan sonra oyunun başlaması, şimdiye kadar birçok mühim kişinin başaramadığını başarıp ani bir refleksle eğilmesi ve tam üstünden ayakkabının sekmesi.

Benim kalbim bu kadar tesadüfe dayanamaz bilesiniz. 

Kalbimizden istediğimiz şeyler gerçekleri görmemizi engelliyor olabilir miydi.?

Bu olay çok başarılı bir kurmacaydı. Ama nasıl bir kurmaca olduğunu kısa bir zaman sonra yine burada bulacaksınız.

Antropoloji ve Sömürgecilik


Ünlü düşünür Muhammed Esed'in oğlu Antropolog Prof.Dr. Talal Asad tarafından çeşitli İngiliz akademisyenlerinin bir sempozyumda yaptığı tebliğlerden derlenen "Antropoloji ve Sömürgecilik", Ankara merkezli Ütopya Yayınları tarafından 2008 yılında yayınlanmış.

Aşağıya sıralanmış 12 ayrı tebliğden oluşan eserde, İngiliz Antropologları, bilim olarak Antropoloji ile Sömürgecilik arasındaki fonksiyonel bağlantıyı, Afrikanın sömürgeleştirilmesi bağlamında sorgulamaya çalışıyor. Antropolojinin, sömürgecilik bağlamında bağımsız hareket etmesi gerektiğini savunan bilim adamları aynı zamanda  egemen devletin rasyonalitesinden bağımsız olunamayacağını eserde belirtiyorlar.

Eserde yer alan tebliğlerin yazarları ve konuları şöyle:
Ampirizm ve Emperyalizm: Yeni Solun Sosyal Antropoloji Eleştirisinin Bir Değerlendirmesi   (Peter Forster)
Gönülsüz Emperyalist Olarak Antropolog (Wendy James)
Britanya Sosyal Antropojisinin Sömürgeci Oluşumu (Stephan Feuchtwang)
Avrupalı-Olmayan Yönetimin İki Avrupalı İmgesi (Talal Asad)
Sosyal Antropoloji ve Dolaylı Yönetim: Doğu Nijerya'da Sömürge Yönetimi ve Antropoloji (1920-1940) (Helen Lackner)
Pax Britannica ve Sudan: S.F.Nadel (James C.Faris)
Antropoloji ve Sömürge Yönetimi: Godfrey Wilson ve Rhodes-Livingstone Enstitüsü Örneği, Kuzey Rodezya (Richard Brown)
Sömürgecilik ve Fiji'de Gelenek Anlayışı (John Clammer)
Antropoloji ve Emperyal Yönetim: Sir Alfred Lyall ve Hindistan'da 1957'den Sonra Geliştirilen Toplumsal Değişim Kuramlarının Resmi Kullanımı (Roger Owen)
Sömürgeciliğin Yerli Eleştirisi: Bir Vak'a Eleştirisi (Roy Willis)
Antropoloji ve Sömürgecilik Üzerine Üçüncü Dünyadan Bazı Gözlemler: Sudan (Abdel Ghaffar M.Ahmed)
Bibliyografik Makale (Philip Marfleet)
Sömürgecilik ve Antropoloji çalışmalarına ilgi duyanlar, özellikle Stephan Feuchtwang'ın Britanya Sosyal Antropojisinin Sömürgeci Oluşumu, Helen Lackner'in Sosyal Antropoloji ve Dolaylı Yönetim: Doğu Nijerya'da Sömürge Yönetimi ve Antropoloji (1920-1940) ve Roger Owen'ın Antropoloji ve Emperyal Yönetim: Sir Alfred Lyall ve Hindistan'da 1957'den Sonra Geliştirilen Toplumsal Değişim Kuramlarının Resmi Kullanımı isimli makalelerini mutlaka okumalılar.
Neden mi?
Bu makaleleri okuduğunuzda; İnsanlık tarihinin tarihsel gelişimini resmeden yeni bir düzeni inşa etme amacıyla farklı toplulukların sistematik tasnifine girişmenin mümkün olabileceğini, Sömürgecilik düzeninin sadece ekonomik getiri üzerine kurulu olmadığını fark edeceksiniz.
Kara Afrikalıları uygarlaştırıp özgürleştirmek ve pratik Avrupa ilimlerini okutarak daha çok verimli hale getirmenin yöntemlerinin yanı sıra siyah adamların; İngilizlerin boyunduruğu altında nasıl tutulacağını ve üst düzey yönetici kadroların İngilizlerin elinde saklı tutmasının onların kendi iyilikleri için olduğuna nasıl inandırılacaklarını öğreneceksiniz.
Yetmez mi?

İlgililer mutlaka okumalı "Antropoloji ve Sömürgecilik" kitabını.

İyi okumalar dileyerek, izin nedeniyle kısa bir süreliğine müsadenizi arz ediyorum.

Hoşçakalın, esen kalın...

Amerika'nın Derdi Ne?


Yine bir kitap tanıtımı için huzurlarınızdayım değerli okurlar. Şimdi tanıtmaya çalışacağımız kitabı peşinen diğerlerinden ayırmamız gerekiyor. Ankara merkezli Ayraç Kitabevi tarafından Ağustos 2008'de yayımlanan ve kendisini sosyalist bir aktivist olarak tanımlayan Amerikalı Jonathan Neale tarafından yazılan "Amerika'nın Derdi Ne?" isimli kitaptan bahsediyoruz.

İnsan hakları, barış, evrensel hukuk ilkeleri bağlamında Amerikan karşıtlığı temeli üzerine oturtulan eserde, aynı zamanda geniş bir coğrafyanın sorunu haline gelmiş kürtaj ve AIDS (eşcinsellik) gibi konularda yazarın özel ilgisine¹ (!!!) mazhar olmuştur.

Eser; kârlar, Amerika'da sınıf, muhalefet, grevler ve vergiler, Irak ve hapishane, aile değerleri, küreselleşme, savaş, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve AIDS, Seattle ve Afganistan ile Irak ve gezegen isimli başlıklardan oluşmaktadır.

Yazar, yazılan bir çok kitapta tabu olarak kabul edilmesinden dolayı kendisinden bahsedilemeyen, Amerikan halkının üzerine çöreklenmiş bir Egemen Sınıfın varlığını ve bu sınıfın kapitalist dünyanın gereklerine göre hareket ettiğini ifade ediyor. Neale'ye göre; Amerika tarafından yapılan insan hakları ihlalleri, egemen sınıfın çıkar ve kar güdülerini sekteye uğratacağından dolayı engellenemeyor. 

Egemen sınıfın çıkar ve kar güdülerinin tatminine yönelik dünyanın dört bir yanında uygulanagelen ihlal ve çatışmacı yöntemler, sadece ABD dışındaki ülkelerde değil, aynı zamanda Amerikan halkı üzerinde de uygulanmakta ve eserde geniş bir şekilde yukarıda belirtilen konu başlıklarında anlatılmaktadır.

Jonathan Neale, bizim toplumumuzda da hoş karşılanmayan kürtaj ve eşcinselliğin makul bir tercih olduğunu ima ediyor. Bu fikirlerine katılmasam da kitabın diğer bölümlerinin gözden geçirilmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.

İyi okumalar, sağlık ve mutlulukla...



1. Bir çok başlığa daha az yer verirken, AIDS konusu 23 sayfada ele alınmıştır.

Alkadras Kuşçusu (film)


Elimde olmayan nedenlerle blog yazılarıma kısa bir süre ara vermek zorunda kaldığım için tüm blog severlerden özür dilerim. Sizlere olan borcumu, heyecan ve dikkatle izleyeceğinize inandığım bir filmi tavsiye ederek telafi edeceğimi umuyorum.

Alcatraz Kuşçusu, başrollerini Burt Lancaster ve Karl Malden gibi iki sıradışı oyuncunun paylaştığı, tamamının cezaevlerinde geçtiği bir fim. Robert Stroud rolüyle Burt Lancaster, müthiş bir performans sergilerken, hayata dair önemli mesajlar da onun ağzından film içerisinde belli bölümlere yerleştirilmiş.

1962 yılında yayınlanmış bu eski siyah-beyaz film, adam öldürmekten ömür boyu hapse mahkum olmuş ve kıl payı idamdan kurtulmuş bir hükümlünün, cezaevindeki hücresinde kuş büyüterek ve kuşlar üzerinde incelemeler yaparak hayata bağlanmasının hikayesini konu aldığı gibi cezaevi şartlarının mahkumların rehabilitasyonunda ne kadar işe yaradığını da sorguluyor.

Normal yaşamlarına dönene kadar geçen süre içerisinde hükümlülere uygulanacak rehabilitasyon programı sonunda,mahkumların "kişiliklerini" kaybetme riski ile karşı karşıya kalacağı, bunun da derinlerde nefret duygusuna dönüşmesindendolayı programın başarıya ulaşamayacağı vurgulanıyor. Programın amacının, kişiye sahip olduğu saygının tekrar kazandırılması olduğu vurgulanıyor.

Temin etmede zorluk çekilse de, güncellik kaygısı çekmeyen izleyiciler için, cezaevi yönetimlerinin insanı dikkate almayan zihin yapılarını merak edenler için, izlenmesi gereken bir film.

Kendimi affettirdiğim inancıyla temin edebilenlere, iyi seyirler dilerim efendim.