22 Aralık 2013 Pazar

Dil ve iktidar



Gerçi tarihin tekerrürden ibaret olmadığına inananlardanım ama, ‘âlemin hükümdarlığı’ olgusunun modern zamanlarda tümüyle buharlaşmasıyla birlikte birkaç yüzyıldır—tekerrür olmasa da— birbirini anımsatan süreçler yaşandığı kesin.

Bugün ‘devlet dairesi’ndeki ‘daire’ belirlenemeyecek kadar kadim bir geleneğe uzanıyor. Varlık daireseldir. Hakikat daireseldir. İnsan İbn Arabî’ye göre ‘dairevî bir yüze sahip olmaksızın gerçeği kavrayamaz.’ Zaman lineer ve ardışık değildir, daireseldir. Dünya daireseldir.

‘Devlet dairesi’ndeki daire kozmik bir ilkenin hatırına o tamlamaya sokulmuş, ne ki artık devlet Nietzsche’nin dediği gibi ‘herkesin ağır ağır kendi canına kıydığı’ yere dönüşmüştür. Bu da bir dairedir, ama Bermuda şeytan üçgeninin ortasında bir yerdir.

“Dil iktidardır”ın bağlamına düşmeksizin sorunu tartışmanın bizim açımızdan daha esenlikli olacağını sanıyorum. Bizde dil iktidar değildi, bir zamanlar(?) dil varlığın eviydi. Orada insan şairâne oturuyordu. Hem mülklerin en tehlikelisiydi, hem de uğraşların en masumu. Uğraşların en masumuydu, zira varlık onunla soluk alıp verirdi. Varlığın taşmasıydı dil. Bu yüzden, güç değildi ama zordu, hatta imkânsızdı. Şeyh Galip, örneğin, imkânsızlığın son uğrağıydı. ‘Mülklerin en tehlikelisi’ydi çünkü.

Varolanın varlığı tehdidini ancak dil deşifre edebiliyordu. “Buna dünya derler hepisin geçer/ Hangi günü gördün akşam olmamış?” diyordu ‘halk’ın şairi. Madem geçen gün ömürdendi, o halde varolan gerçekte var değildi, bir vehim ve hayaldi. Nazım Hikmet’in çaresiz bir biçimde itiraz ettiği Mevlânâ rubaisinde denildiği üzere, ‘suret hemi-zıllest’ idi. Görünenler birer gölgedir, hayaldir. Bunu deşifre edebildiğine göre en tehlikeli mülk dildir.
Dil bugün bu tehlikesini büyük oranda yitirmiştir. ‘Ama uğraşların en masumu’ da değildir artık Hölderlin’in sandığı gibi. Aşk, şevk, muhabbet, sevgi, şefkat sözcükleri göğümüzden tümüyle çekilmiş, anlam dünyaları boşaltılmış, yağmalanmıştır. O halde Blake’in ‘şefkati aziz tutun’ uyarısına muhatap olan dil sahipleri de yitip gittiler aramızdan. İş gelip erk’e dayandı. Erk, ‘erkek’liğin ideolojisini içkin olduğundan dil zaten uğraşların masumu olma şansını yitirdi. Bu kez mülklerin en tehlikelisi oldu, ama bu çıkarı uğruna hem kendini hem dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen bir düzenbazlık, bir bağnazlık, bir kıyıcılık, bir kan içiciliğe kapı araladı.

Erk, kurban ister; sürekli kendisine kurbanların sunulduğu bir sunak olabiliyorsa ‘dil’i sever. Egemen sistemin nosyonları, Ece Ayhan’ı da muvafık bir muhalif olarak üretmiştir. “Dil iktidardır” diyen, aynı zamanda, ‘Muhalefet iktidarın parçasıdır’ demiştir. O halde muhalif olan da deforme olmuş anlamıyla ‘masum bir uğraşçı’dır. Oysa dil savaşçı değil midir? En yakınınızdan başlamak üzre ruhunuzu tehdit eden herşeye karşı savaşın demiyor muydu Elçi? Bizim erkimiz de o protezler medeniyetinden besleniyor. O ise ruhları sakatlıyor. Tarkovski can havliyle, insanlar birbirini çürütüyor demişti. Çağrısının yankısı kentlere vurdu mu? Dil bir güçtür evet, ama bu tinin gücüdür, zira tin sanatkârdır. Bir muhalefet, bir murakabe, bir sigaya çekiş, bir direnç, bir karşı çıkış oluşturulacaksa, bu ancak ruhun korunmasıyla mümkündür.

Necatigil ne diyordu: Sevgi çözümdür. Sanırım biz ‘eser’in tıpkı yazıcısı gibi sonsuz bir yalnızlık içerisinde olduğunu hissedemiyoruz. O da sevgiyle yaşayabiliyor ancak. Varlık muhabbetten doğmuştur; nefretten değil (Muhabbetten Muhammed oldu hasıl/ Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl?). Yaşamın baskın yanı sevgiye bağlı yanıdır, nefrete değil. Nefretten şiir doğmaz, daha doğrusu nefretin şiiri olmaz. Dil tinin taşması olmaktan çıkınca, bir oyuna dönüşmüştür. Herşey ama herşey palimsest edilebilir artık. Din, tarih, aşk... herşey yağmalanabilir. Heidegger dile dönüşmeyen birşeyin olmadığını bize yüzyıllar sonra kesin bir biçimde anlattı. Orada dil tümüyle bir oyuna dönüşmüştü. Biz (?) o oyuna sonradan katıldık. Biz koşudan sonra da koşan atlar olmayı tercih edebiliriz, ama o kirli oyuna katılmamalıydık diye düşünüyorum. Halimizi dile dönüştürmeyi en çok başarmış bir tarihin bakiyesiyiz.

Nasr’ın uyarısını hatırlıyorum. “Nihilist olmak kötüdür, ama nihilist taklidi yapmak daha kötüdür.” Terbiye diye bir kelam vardı sahi. Edebiyatın kökteşi ‘edep’tir biliyorsunuz. Bendeniz eleştirinin etik değil de modern anlamda kullanmaksızın ‘ahlâkî’ ya da şöyle diyeyim ‘vicdanî’ ölçütleri olması gerektiğini düşünüyorum. Nesnel, psikoanalitik, simgesel, vs nasıl olursa olsun, eleştiri insanî ve vicdanî olmalıdır ve belki de Hz. Ali’nin uğrunda canını verdiği mutlak adalet ilkesinden süzülmelidir. Çeviri yorumdur derler, eleştiri haydi haydi yorumdur ve yorumlardan, sonsuz yorumlardan sadece bir tanesidir. Ama metin ‘eser’ olmayı hak etmişse. O yolda ilerleme imkanına sahip taze bir metinse ve genç bir kalemden çıkmışsa (ki genç olmak bir suçsa bunu herkes her an terketmektedir) o halde Rilke’nin genç şaire mektuplardaki öğüt/önerilerini hatırlamamız gerekir. Gecenin ilerleyen bir anında vicdanınla başbaşa kaldığında kendine şunu sor: ‘Yazmasam nolur?’ Eğer cevabın ‘ölürüm’se devam et, yoksa bunu yaşamının bir yan uğraşı olarak sürdüreceksin. Bırak o seni belirlesin, yani onun yatağına gir. Eleştiricilerin düşüncelerini fazla kaale alma...”

Rilke’nin ilk bakışta gençleri ayarttığı, onlara yaranmak istediği bile söylenebilir, ama bu ilkeyi değiştirmez. “Yazmasam ölürdüm” diyorsa, kalem yazmak zorundadır. Zaten yazı bir yazara kendisini yazdırmamışsa bir başkasına mutlaka yazdıracaktır. Değerli olan kiramen katibin gibi gerçeğe doğru tanıklık etmektir.
Bu nezaket ve edep meselesi günümüz edebiyat ortamının merkezi sorunudur. Metin üzerinden hıncını almaya çalışan, doğrudan kişiliği hedef alan, ona buna çamur atan bir eleştiri dilinin, bizatihî kendisini tahrip ettiğini sanıyorum.

Alıntı:
http://www.karakalem.net/?article=1475

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder