5 Temmuz 2014 Cumartesi

Çetin Altan: Tevrat'ın çocukları-IV:Bir Dolaşma



İsrail’i İsrail yapan çarkları sokaktan tanımak zor. Bulgarcadan Fransızcaya, İngilizceden İspanyolcaya kadar her dilden bir gazetenin yayınlandığı sokak bu… Çehreler, renkler, yürüyüşler ve evlerde konuşulan dil karmakarışık… İsrail’de sokak kalabalığı renkli ve kırıntılı bir avuç boncuk kanısını uyandırıyor insanda. Ayrı ayrı yerlerden gelme, ayrı ayrı göreneklere bağlı binlerce adam. İçinde döküntüsü, lâubalisi, zekisi ve et kafalısı… Fakat devleti devlet yapan çarklar, bu hengâmenin dışında gayet sağlam kurulmuş. Sokağın çalkantısı bu çarklara tesir edemiyor. Derinliğine bir iktisadî görüş, batılı bir teşkilât anlayışı ve Alman terbiyesinden miras kunt bir disiplin. Başka başka dünyalara mensup kişilerin bir araya gelmesinden doğan çapaçulluğu devlet, kuvvetli sistemile yavaş yavaş öğütüyor ve herkesi standart bir İsrail vatandaşı haline getiiyor.
İki şeyden sıkıldım İsrail’de. Biri, din partilerinden komünist partisine kadar kadar her türlü fikir ve düşünceye tanınan hürriyete rağmen basına konmuş olan askerî sansürden. İki, İsrail milliyetçiliğinden…
Başka memleketlerde insanların hümanist olmayışından şikayet eden Yahudi, kendi memleketinde objektif bir hukuk tartışmasını dahi kabul edemiyor. Fransızın, İngilizin her türlü tenkit ve nükteyi gülerek karşılayan rahatlığına burada rastlayamıyorsunuz. Ne de olsa henüz pek genç bir devlet olmanın müsamahasız hattâ hırçın toyluğu her konuşmada buram buram yüzünüze tütüyor.
İleri aydınlarda dahi şöventane uzanan takır takır bir ‘Biz’ deyiş. Hele yabancıysanız, kelimeleri azami şekilde yumuşatarak söyleyebiliyorsunuz tenkitlerinizi…. Yoksa hemen ateşleniyorlar, inatlaşıyorlar ve burkuluyorlar.
Demokrasi olmasına bizdekinden çok daha ötede bir demokrasi var İsrail’de. Fakat Arap tehlikesi bu demokrasiyi birçok yerinden gölgeliyor. Müslüman azınlık baskı altında, habersiz bir yerden bir yere gitmek serbestisi dahi yok onlara… Her yerde gizli polisin kulağı, her yerde devletin emniyeti parolasıDışarıya gönderdiğiniz her mektup okunuyor, dışardan gelen her mektup ve gazete okunduğu gibi. Duyduğumuza göre icap ed erse kaldığınız odalarda dolaşanlar ve çantalarınıza bakanlar dahi oluyormuş.
Fakat bütün bunları mazur görmek gerek. Her taraftan düşman gözlerle çevrilmiş ve henüz komşularıyla sulha erişememiş on beş yıllık bir devlet bu…
Bütün bu endişe ve tedbirlere rağmen İsrail turizme çok büyük bir önem veriyor ve doğrusu resmî makamlar, yabancılara pek kibar davranıyorlar.
Biz oradayken cumantesi ve pazarları Kudüs’ten İsrail’in dört bir tarafına turist otobüsleri kaldırıyorlardı. Hem de yolcu sayısı ne olursa olsun her istikamete bir değil, üç otobüs… Otobüslerin birinde Fransızca, ikincisinde İngilizce, üçüncüsünde Almanca izahat veriliyordu.
Bir Cumartesi İsrail’in kuzeyini bu otobüslerden biriyle dolaştık. Tanrı dünyayı altı günde kurup bir gün dinlenmiş ya, o gün de bütün İsrail trenleri, postaneleri, uçakları, eczaneleri ve doktorları ile dinlendiği için şehirde kalmakta fayda yoktu. Cumartesileri Kudüs sokaklarında yalnız kediler dolaşıyordu.
*
Sıcak, fakat terletmiyen bir gündü. Yol arkadaşlarımız arasında Fransızlar, Belçikalılar, Meksikalı bir karı koca ve bir de İsviçreli vardı. Turizm bürosu müdürü de genç bir Fransız Yahudisi olan eşini almış bizimle beraber gelmişti.
Otobüs hareket eder etmez, şoförün yanında oturan mihmandar konuşmaya başladı:
- Sağda yeni dikilen muz ağaçlarını görüyorsunuz. Solda gördüğünüz büyük bir kibutzun arazisidir. İlerdeki dağlar kutsal dağlardır, yandaki ovada istiklâl savaşlarımızın en kanlısı geçmiştir.
On iki saat dolaştık otobüsle ve on iki saat bıkmadan usanmadan konuştu adam. Bu kadar uzun konuşmayı kim dinledi bilmiyorum ama ben pek dinliyemedim.
Yollar ağaç içindeydi. Tarlalar döner fıskiyelerle sulanıyordu. Yer yer içinden cip geçecek büyüklükte çimentodan su künklerinin stokları göze çarpıyordu. İsrail çölü toprak altına yerleştirdiği bu künklerle suluyordu. Elektrikli pompayla şişirilen bir otomobil lâstiği gibi kalkınıyordu İsrail. Her yerde inşaat, her yerde arı gibi bir çalışma.
Öğleye doğru deniz kenarında eski Roma’dan, Haçlı seferlerinden arta kalmış harabelerin bulunduğu bir yere geldik. Masmavi bir gök altında Akdeniz masmavi uzanıyordu. Denize giren insanlar vardı. Mihmandar tarihi kalıntılar hakkında tafsilat veriyordu. Haçlı ordularının ihtiyacını gemiler bu eski limana getirip çıkarırlarmış. Deniz altındaki bir su ceryanı Mısır kıyılarındaki kumu bu tarafa sürürleyip yığarmış. Şu başsız büyük heykeli bir Kibutz işçisi tesadüfen bulmuş. Bu yıkık duvar bilmem kaçıncı yüzyıla aitmiş.
Turizm bürosu müdürüne:
- Kusura bakmayın ben fazla ilgilenemiyorum, dedim. Bizim memleket tarihi harabelerin en muhteşemleriyle doludur. Beni modern İsrail, İsrail’in arkeolojik zenginliklerinden daha çok ilgilendiriyor.
Besbelli ki burası turistlerin pek önem verdikleri bir yer. Harabelerin hemen yanındaki İsrail’in enfes meyva sularıyla küçük İsrail hatıraları satılan bir sundurma kurulmuş. O canım Akdeniz göğü altında, bol bol meyva suları içtik oradan.
Öğle yemeği Eir Hod’da yendi. Eir Hod İsrail sanatçılarının çalıştığı köy. Bu köyde sanatçıların her ihtiyacı devlet tarafından sağlanıyor. Üstelik de Rusya’da olduğu gibi muayyen konulara zorlanmıyarak… Hemen oracıktaki bir sergide resimler, seramikler, heykeller teşhir ediliyor. Önce sergiyi gezdik, modern sanatın en yeni örnekleri… Sonra bir tepenin üzerindeki küçük Arap stili beyaz lokantaya çıktık… Lokantanın önünde hafif gölgeli bir taşlık… Yakacık’tan adalara bakışı hatırlatan bir manzara uzanıyor. Yemyeşil ağaçlı bir ova ve ovanın bitiminde engin bir deniz. Güneş altında kırık ayna parçaları gibi parlıyor deniz. Etrafta meyva ağaçları, şemsiyesini açmış ince uzun boylu birkaç palmiye, kocaman kocaman kaynana dilleri… Şöyle tüm olarak bakılınca, patikaları makileriyle İçerenköyü’nden bir şeyler var burada… Böyle bir yerde, her türlü imkân içinde çalışmak bir saadet…
Yemekte Fransız gazetecisi boyuna nükte yaptı. Havada bir hafiflik. Ortada beyaz şarap. Hani dokunsan ağlıyacak diye bir söz vardır. Dokunsan her şey gülecek burada… Her yüzde sebepsiz, içten kaynayan bir neşenin kanat çarpışı…
Fransız:
- İbranice’yi öğrenmiye başladım, diyordu, Şimdi garsonu İbranice çağıracağım.
Hişt diye bağırıyordu, garson bakıyordu. Gülüyorduk, gülüyorduk…
Eir Hod’dan Hayfa’ya geldik. Hayfa turistik afişlerindeki tabirle tam Akdenizin incisi….
Yahya Kemal misali bir tepeden baktık Hayfa’ya… Aynı boy blok binalar, sayfiye köşkleri… İsrail zenginlerinin sayfiye şehri burası.
Doğrusu biraz kalmak isterdim Hayfa’da olmadı. Daha Nazarete gidecek, Meryem’in kolundan üflenip de gebe kaldığı mahzeni görecek ve Küdüs’e dönecektik. 

Yazının beşinci bölümü için tıklayınız...http://yilmazdonmez.blogspot.com.tr/2014/07/cetin-altan-tevratn-cocuklar-vsosyalist.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder