5 Temmuz 2014 Cumartesi

Çetin Altan-Tevrat'ın Çocukları-I:Kudüs



                     TEVRAT'IN ÇOCUKLARI



İsrail hava alanına bir Pazartesi akşamı sekiz buçukta indik. Balkonundan küçük bir kalabalığın gelenlere el salladığı çiçekler içinde aydınlık bir bina… Alan kulesinin dönerek etrafı tarayan mavimtrak ışıklı projektörü… Ellerinde çantalarıyla pardesüleri gümrüğe doğru hızlı yürüyen yolcular… Hava ılık ılık ılık.. İstasyon binasının henüz tamamlanmadığı, karanlıkta kenara çekilmiş uyuklayan inşaat makinelerinden, uzun boylu vinçlerden anlaşılıyor.
Zaten bütün İsrail, mavi bayrağında iç içe ters oturtulmuş iki üçgen gibi inşaat, teşkilât, çalışma ile hurafe kokan bir tarih, berrak bir gök ve yaşama aşkından ibaret.
Gümrükte beklerken şanj bürosunda 20 dolar bozdurduk. Dış yolculuklarda en aklımı karıştıran şey bu döviz hesapları… Oldum olası rakama karşı her türlü kazığı razı bir alerjim vardır: bir de şu kadar Türk parası resmî kurdan bu kadar, karaborsadan şu kadar İsrail lirası eder diye kambiyo işkencesine dalınca beynim karıncalanmaya başlıyor. Ayrıca İsrail’de resmî kurla turistlere tanınan kur da farklı… Turistlerin dolarını galiba otuz altı kuruş bir prim vererek bozuyorlar. Neyse, yirmi dolarak kırk dört İsrail lirası aldım.
Bir elimde valiz, bir elimde yazı makinesi, kolumda pardesü, koltuğumda bir karton uçaktan ucuza alma Amerikan sigarası, bir oraya bir buraya bakınarak Kudüs’e gidecek bir vasıta arıyoruz. Pardesü kayıyor etekleri yere sürtünüyor, çantayı bırakmadan onu düzelteyim derken koltuğumun altındaki sigara kartonu cazibe kanununun tesiriyle yavaş yavaş yere doğru uzuyor, şöyle bir silkinip hepsini toparlamak isterken makine bacaklarıma çarpıyor, çantanın ağırlığını dengelemek için vücudum bir tarafa yatmış, ona buna Kudüs’e giden vasıtaların yerini soruyorum. Kimi bir köşeyi gösteriyor, kimi öteki köşeyi… İçimde de gizli bir endişe, ya arabalar ben binmeden kalkarsa… Konuşanlar, hasret gidermek için sarılanlar, kolkola girip otobüslere hızlı hızlı yürüyenler… Lavabosunu bilmediğin kibar lokantada yeni tanıştığın bir kadınla yemek yerken sıkışınca, toz kondurmadan ve şapşallaşmadan ne yapacağını düşünür gibi sıkıntılı sıkıntılı sağa sola bakınıyorum. Bir hamala işaret ettim. Cebimde de bozukluk yok, hem kaçar para alır ki bu hamallar, gelir gelmez avlanmıyalım. Adam çantayla makineye yapıştı… Şimdi anlaşmak meselesi kalıyor. İngilizce paraladık olmadı, Fransızca söyledik o da olmadı. ‘Kudüs’e gideceğim’in de İbranicesini nasıl bulup çıkarayım. Ağzımı çarpıta çarpıta Jeruzalem, Jeyerûzalem deyip duruyorum… Sonunda canım sıkıldı:

- Çattık yahud, dedim.
Hamal:
 - Vay beyim, dedi, siz Türk müsünüz?
Kendisi İzmirliymiş, geleli on oniki yıl oluyormuş. Yahudinin Avrupadan geleni devleti kurarken, Türkiyeden geleninin hamallıkta kalması beni üzdü. Ne yaparsınız medeniyet merdiveni derler buna… Sonradan da gördüm ki şarktan gelen Yahudilerin en kabadayısı polislikten öteye geçememiş. Ve hepsinin içinde bir hasret;

- Ah İstanbul, derken gözleri dalıp gidiyor.
Batılı Yahudi şarklıya ne kurnazlık, hattâ ne de manevî eşitlik tanıyor. Avrupalının Afrikalıya bakması gibi dudak kıvırarak bakıyor, ona ve çantasını taşıtıp, evini bekletiyor.
Hava meydanından Kudüs’e dolmuşlar var. Dolmuş ama ne dolmuş. Strapontenli son model geniş Amerikan arabaları. Bakan arabasına biner gibi bindim dolmuşa. Kara yolculuğu başladı. Radyo İbranice şarkılar çalıyor. Bizim alaturkanın kan kardeşi bu şarkılar. Uzayan vaveylâdan hepsinin çöl çocuğu olduğu belli. Karanlıkta hızla gidiyoruz. Bir saat bir çeyrek sonra Kudüs’teyiz.
*
Kudüs… Sokaklarında başı küçük, siyah takkeli, şakaklarından yanaklarına doğru eski Çinlilerin ense kuyruğu gibi ince burma saçlı, kaba sakallı fanatik Yahudilerle, birbirine sarılmış flörtlerin yanyana dolaştığı şehir.
Yahudinin yobazında Musa devrinin binlerce yıllık tarih içinden zamanımıza uzanmış efsanevî suratını seyrediyorsunuz. Bu küçük siyah takke, bu şakaklardan çeneye doğru uzatılan saç lülesi, bu sakal, bu pardesüden kısa, ceketten uzun setre ve bu kokulu hırpanilik, haham başı buyruğundaki Amerikan milyonerinin İsrail’e yardım ederken görmeyi şart koştuğu tablodur. İsrail devleti yavaş yavaş eritmek istiyor bunları ama Amerikanın para babası olan Yahudi zengini kesesine uzanırken:
-Kuzum dokunmayın onlara, onlar bizim Yahudiliğimizin süsü diyormuş.
Yahudi çocuklarının bir kısmı kibutzlarda serbest sevişiyorlar. Bir kısmı işe pek genç yaşta başlarına siyah küçük takkelerini oturtup, yanakları üzerine iki saç lülesini uzatıveriyorlar.
Bir İsrail diplomatıyla şehirde dolaşırken:
- Nedir bunların hali, dedim.
Uzun yıllar Türkiye’de bulunmuş olan diplomat:
- Bunlar da bizim ticanilerimiz, dedi.
- Ama içlerinde pek genç olanlar da var.
- Babalarından gördüklerini yapıyorlar.
Bunların resimlerini kolay çekemezsiniz. Hele çekin de görün; makinenizi kafanızda kırmaya kalkarlar. Bunların mahallesinden otomobille bilhassa şebat günü-cumartesi tatilinde- geçemezsiniz. Hele geçmeye çalışında görün; arabanızı taş yağmuruna tutarlar.
Bunların kadınları kafalarını ustura ile kazıtır ve peruka takar. Erkekleri takkelerini yıkanırken bile çıkarmaz, belki de çıkarmamak için yıkanmaz. Biraz daha modernce olanları takkelerini teşhir etmemek için şapkalarını da çıkarmıyorlar ve yanak saçlarını kulaklarının arkasından kıvırıp şapkalarının içine saklıyorlar. Pek bilmiyorum ama insanın üstünde Tanrının bulunduğuna işaretmiş o takke galiba… Yıllar yılı güneş altında dolaşan çöl insanının beyninin kavrulmasına bulduğu ve kutsallaştırdığı çaredir bu… Lüle lüle iki taraftan sarkan iki tutam saç ise üç yüz, dört yüz yıl önceki Polonya Yahudilerinin icadı… Hıristiyanlardan ayrılmak için bu çeşit bir saç tuvaletini yakıştırmışlar kendilerine…
Bunların partileri de vardır. Bu partiler hükümete Bakan da sokarlar. Ancak seçimlerde taş çatlasa oyların yüzde on beşinden fazlasını bir türlü alamıyorlarmış. İsrail de takkeli fanatik Yahudi’nin partisi bir köşede, kızıl bayraklı komünistin partisi bir köşede… Ve komünist öteki kadar da oy alamıyor. Devletin sapına kadar sosyalist oluşu, halkın uyanıklığı; sağ ve sol yönlerin müfritlerini kendi köşelerinde çaresiz bırakıyor.
Bir İsrail gazetecisine:
- Parlamentodaki mürtecilerin bir ziyanı dokunuyor mu, dedim.
- Ne ziyanı dokunacak, dedi, çoğunluk onlardan yana değil ki… Hem zaten bütün dertleri cumartesi günü otobüs işletmeyin, sigara içmeyinden ibaret…
Buna rağmen İsrail tersine çevrilmiş bir alfabeyi hatırlatan İbrani alfabesinden bu yüzden kurtulamıyor. Ne de olsa şimdiye kaar asırlar boyu kendilerini devletsiz, topraksız, bayraksız ayakta tutmuş olan Yahudi dinine karşı dindar olmayanlar dahi anlayışlı davranıyorlar. Bir dinden bir ırk çıkaran Tevratı kendi varlıklarının hamuru olarak kabul ediyorlar. Daha bir müddet için bunu lüzumlu görüyorlar fakat asla inisyativi yobaza kaptırmıyorlar.

Yazının ikinci kısmı için tıklayınız...http://yilmazdonmez.blogspot.com.tr/2014/07/cetin-altan-tevratn-cocuklar-ii-salom.html
Alıntıp
Çetin Altan'a ait gezi notları 21-26 Nisan 1961 tarihleri arasında Milliyet Gazetesinin 3. sayfasında yayımlanmıştır. Bu notlar mezkûr gazetenin internet arşivinden birebir aktarılmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder