6 Temmuz 2014 Pazar

Çetin Altan:Tevrat'ın Çocukları-VI:Birkaç çizgi daha



OSMANLILAR dört yüz yıl saltanat sürmüşler İsrail topraklarında… Hâlâ Kanuninin yaptırdığı çeşme duruyor Kudüs’te ve hâlâ Zeytindağına bakarken kırkbeş yıl önce bu topraklar için akan Türk kanının kızıllığı ufukları kaplıyormuş gibi oluyor.
Dört yüz yıl bu, dile kolay ve binlerce, binlerce, binlerce şehit…
Ama İsrailli vatanını turiste gezdirirken bir defacık olsun Osmanlı lâfını ağzına almaz ve dört yüz yılın şurada burada kalan izlerini görmezlikten gelir. O Osmanlı ki yeryüzünde Yahudi ırkına en geniş müsamahayı tanımış, o Osmanlı ki İslâmiyet icâbı bütün Yahudi peygamberlerini kendi peygamberi olarak kabul etmiştir.
İsraillinin Araba ve dolayısıyla Müslümanlığa karşı gönlünde yanan hırs, ne yazık ki külleriyle bir imparatorluğun dört yüz yılını dahi örtecek kuvvette…
Bir gezide, yabancı bir gazeteci bu kasdi unutkanlığı fark ederek:
- Yahu bunlar da garip, dedi, Romadan, Bizansdan, haçlı seferlerinden bahsediyorlar da sizin imparatorluğu nedense bir türlü hatırlamıyorlar.
SAKAT BİR DUYGU
Gerçi İslâm câmiası içinde kendilerini devlet olarak kabul etmiş, tek memleket olan Türkiyeye karşı büyük nezaket ve dostluk gösteriyorlar ama bu nezaket ve dostluk, politika mantığının altına inerek yüreklerine kadar sızmıyor. Bayrağında hilâl bulunan hiçbir memlekete şimdilik daha fazla ısınmalarına imkân yok. Sakat bur duygu ama ellerinde değil, anlıyorum bunu… Kaldı ki her alanda kendilerini daha üstün görüyorlar, bunun da yarattığı gizli bir gurur ve gizli bir umursamazlık var. Türk derdemez sokuluyorlar, gülümsüyorlar, bir iki tatlı söz söylüyorlar ama o kadar… Türkiyeden gelen Yahudilerle daha fazla kaynaşmıyorlar… Eichmann dâvası sırasında, kapıda nöbet tutan Türkiyeli bir polisin gözlerinde İstanbul derdemez derin hüznü görmenizi isterdim… Bu hüzünde neler yoktu ki… Annesi hâlâ buradaymış… Uzun uzun daldı sonra yavaş sesle adresini verdi:
-İsterseniz bir selâm götürün, dedi.
*
Bu Arap-İsrail mücadelesi kolay biteceğe benzemiyor. Nâsır ordularını Rusya, tanklarla Mig uçaklarıyla takviye etmede… Arap pilotları Rusyada eğitim görüyorlar. İsrail de Fransadan boyuna ağır silâh, Mistere gibi avcı jeti alıyor. Yakında Fransanın en son icâdı olan ve pek beğenilen Merville uçakları da geliyormuş galiba… Amerika İsrail’e doğrudan doğruya askerî yardım yapmıyormuş gibi görünüyor ama Fransa’dan gelen silâhların da karşılığını kimin ödediği pek belli değil.
DÜŞMAN TOPRAKLARI
Kudüs’ü ortadan ayıran hudut tel örgülerinde boyuna aynı levhalar: Bundan sonra düşman toprakları başlıyor.
Üzerinde ‘düşman’ kelimesinin yazılı olduğu hudut levhalarını ilk defa burada gördüm.
Birleşmiş Milletler Kudüs’ü açık şehir ilân etmişlerdi. İki taraf da burayı Askerî bölge dışı bırakacaktı.
İsrailliler inat olsun diye 19-20 Nisandaki milli bayramlarında askerî geçit resmini Kudüs’te yaptılar.
Ürdün Birleşmiş Milletlere itirazda bulundu. Güvenlik Konseyi Ürdün’e hak verdi. Fakat İsrail dinlemedi. Ürdün’ün de güvenlik konseyinin kararlarına uymadığına dair örnekler gösterdi. Ve geçit resminin yapılacağı yeri azıcık daha hudut uzağına almakla yetindi.
Bundan başka İsrail’in bir inadı da Kudüs’ü başşehir olarak kabul ettirmek dünyaya… Hollanda bir birkaç küçük devlet hariç, hiçbir memleket Birleşmiş Milletler kararına aykırı olacağı için bunu kabule yanaşmıyor ve elçiliği Tel-Aviv’den Kudüs’e taşımıyor. Oysa İsrail’in –Milli Savunma müstesna- bütün bakanlıkları Kudüste…
GARİP BİR KONSOLOSLUK
Bizim de Kudüs’de yalnız konsolosluğumuz var. Ancak o da garip bir konsolosluk. Öğleye kadar İsrailde çalışıyor, öğleden sonra Ürdün’de…
Arap-İsrail çatışması İsrail’in iç işlerine de fazlasıyla tesir ediyor. Meselâ sürüp giden bir Lavon meselesi var ki, içyüzünü kimse pek iyi bilmiyor. Gazeteler Lavon meselesi diyorlar ama ne olduğunu anlatmıyorlar.
Duyduğumuza göre Lavon’un milli müdafaa bakanlığı zamanında İsrailden oraplara on, onbeş casus gönderilmiş. Araplar da bunları yakalayıp öldürmüşler. İsrail, ajanları ailelerine durumu açıklıyamamış:
- Amerikaya gönderdik de falan diye bir tevil aramış.
Zırva tevil götürmiyeceği için de hâdise büyümüş ve bir skandal olmuş.
Bir başka rivayete göre iki arap köyü katliama tâbi tutulmuş. Çoluk çocuk bütün köy mitralyözden geçirilmiş. Hükümetin haberi olmadan ordu kendiliğinden yaptı bunu diye bir mazeret yaratılmış. Ve kabak, Lavon’un başına patlamış.
Bütün bunların doğruluk derecelerini bilmiyorum. Ancak araplara karşı sinirleri gayet gergin olan İsrailde buna benzer bir takım bit yenikleri, bir takım siyasî rahatsızlıklar mevcut.
Arada sırada tevkifler de oluyor. Biz oradayken de:
- İyi olmuş da Eichmann altı milyon yahudiyi öldürmüş, keşke daha çok öldürseydi, diyen bir İsrail tabası Müslüman arabı ihbar üzerine yakaladılar.
Tabiî İsrailin kalkınmasıyla gözü kamaşan turistin bunlardan pek haberi olmuyor.
Lokantada şiş kebabını, pilâvını, şiş köftesini yiyor. Tel-Aviv’in Paris usulü kaldırıma taşmış kahvelerinde oturup, ışıklı reklâmları, şık giyimli hanımları seyrediyor. Nitekim biz de bir hafta içinde devletin mutfak tarafına dikkatimizi uzatmaktansa, gezinirken gördüklerimizin tadını çıkarmayı tercih ettik.
HAYAT PAHALILIĞI
Tel-Aviv cidden güzel… Champs Elysee’nin maketini hatırlatan renkli bir caddesi iki üç modern palası, birçok temiz oteli ve pek tatlı meyhaneleri var. Ne palaslarına, ne otellerine, ne meyhanelerine girmek nasip olmadı. Sadece kapılarından bakmakla yetindik.
Eichmann dâvası dolayısıyla İsraile gelmiş olan ünlü Fransız romancısı Joseph Kesel ile ünlü Amerikan romancısı Irwın Shaw bir akşam baş başa bu meyhanelerden birinde Türk parasıyla bin beş yüz liralık içki içip zom olmuşlar.
Tel-Aviv’de kadınların zerafetiyle mağazaların güzelliği derhal dikkati çekiyor. Tezgâhlarda satışları idare eden cici cici kızlar. Hepsi hemen hemen her dili konuşuyor. Yalnız hayat bizim paraya göre çok pahalı. Taksinin taksimetresi yedi buçuk liradan açılıyor. Bir ayakkabı yüz elli lira. Yabancıların ödedikleri ev kiraları da çok yüksek. Bir orta büyüklükteki kat bin beş yüz lira…
İsrail modern, İsrail çalışkan, İsrail tatlı… Ama gene de ben İstanbulda yaşamayı tercih ederim. O yepyeni devletin yeni alınmış kundura gibi insana katı gelen bir tarafı var. Ben arada sırada Emirgâna gitmeli, balıkçı ağlarıyla pantolonu yırtık balıkçı çocuklarına bakmalıyım. Ve Boğazın sularında İstanbulu içime sindirerek:
- Ah neden şu fakir ve muhteşem memleket bir türlü silkinemez diye üzülmeliyim.
                                                          - S O N- 
NOTLAR:
(1) Bu yazı dizisi 21-26 Nisan 1961 tarihleri arasında Milliyet Gazetesinin 3 ncü sayfasında yayımlanmıştır.
(2) Çetin Altan'ın yazı dizisinde yaptığı hatalar aynen burada da tekrar edilmiştir. Şahsımın dikkatsizlik ve dalgınlıktan dolayı yaptığı hatalar bundan müstesnadır
(3) Her olayı günün koşullarına göre değerlendirmek, ona göre hüküm vermek gerekir, doğrudur. Ancak bu ilke okuduğunuz bu yazının bugün dahi dikkate alınması gereken önemli kısımlarının olduğu gerçeğini değiştirmez.

2 yorum:

  1. Yine çok çalışmışsın kardeşim. Emeğine sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Önemli bir iş yaptığımın farkındayım.

      Sil