3 Temmuz 2014 Perşembe

İnsanın makinelerle mücadelesi



Teknoloji uzmanlarının tıpta gerçekleşmek üzere olan gelişmelerden duyduğu heyecanı tarif etmek zor. Microsoft'un araştırma biriminin yöneticilerinden Eric Horvitz, hamile bir kadının attığı twit'lerde "ben" ve "bana" gibi sözcükleri ne sıklıkla kullandığına bakarak, doğum sonrası depresyonu yaşama olasılığını tahmin edebilecek bir sistemden söz ediyor.

California Üniversitesi'nden Ramesh Rao, doktorların görüntülü ve sesli bağlantı yardımıyla hastalarda inme olasılığını yüzde 98 doğruluk payıyla tahmin ettiğini belirtiyor. Rao "Gerçek yenilikler henüz kullanıma girmedi. Her şey kökünden değişecek" diyor. Ama işin başka bir boyutu da var. Bundan birkaç yıl önce, bu tür teknolojik gelişmeler çok iyi bir şey olarak algılanırdı: Sağlığı ve yaşam kalitesini iyileştirme fırsatı olduğu kadar, muhtemelen sağlık hizmetlerinin maliyetini de azaltarak büyük bir üretkenlik artışı sağlama imkânı.

Ancak bu tür yeniliklerin yaratacağı etkilerle ilgili düşüncelerimize, giderek artan sinsi bir kötümserlik hakim oluyor. Bu, 19'uncu yüzyıl İngiltere'sinde tekstil makinelerini tahrip eden ve insanlık tarihinde teknolojik değişime karşı ilk örgütlü protesto niteliğindeki Luddite akımını başlatan Ned Ludd'dan beri yaygın biçimde benimsenen eski bir korku. Yeni korku, yarım asrı aşkın bir sürede oluşan ve teknolojinin emeği tamamlamak yerine onun yerini alması durumunda neler olacağını soran temel iddialardan kaynaklanıyor. California Üniversitesi'nden J. Bradford Delong'un yakın zamandaki bir yazısında belirttiği gibi, insanlık tarihinin büyük bölümünde, daha önce insanlar tarafından yapılan bir işi yapan her yeni makine -göz, kulak veya beyin tarafından sağlanan- tamamlayıcı insan becerilerine yönelik talebi artırmıştır. Ancak Delong bunun her zaman böyle olacağını garanti eden bir doğa yasası olmadığını vurguluyor.

Bazı işler için -mesela dadılık veya garsonluk- her zaman çok sayıda insana ihtiyaç duyulabilir. Fakat bilişim teknolojisinin giderek tarihsel açıdan büyük ölçüde beyin gücüne dayalı mesleklere girmesiyle, insanların yapabileceği işlerin sayısının azalması tehlikesi beliriyor. Bu tür görüşler anaakım ekonomistler tarafından hâlâ temelsiz olarak görülüyor: Sermayenin, emeğin tamamlayıcısı olduğunu savunan genel görüşe aykırı, yersiz bir şey. Bu genel görüş, Nobel ekonomi ödüllü Robert Solow gibi iktisatçılar tarafından oluşturuldu. Solow yaklaşık 50 yıl önce, emeğin ve sermayenin ekonomideki kazanımlarının uzun dönemde aşağı yukarı aynı kalacağını iddia etti. Ancak uzun zamandır savunulan bu görüşün artık geçerli olmadığına dair kanıtlar görülüyor. ABD'de emeğin milli gelirden aldığı pay 1950'lerden sonraki en düşük düzeyinde.

Oysa şirket kârlarının milli gelirdeki payı, 1920'lerden bu yana görülen en yüksek düzeyinde. Profesör Solow verdiği bir röportajda, emek ve sermayenin paylarının nispeten aynı kalacağına dair görüşünün "hiçbir sistematik değişimin meydana gelmediği, durağan haldeki bir ekonomi" varsayımına dayandığını söyledi. Bu varsayımın artık geçerli olmadığı görülüyor. Profesör Solow emeğin payındaki düşüşün tek sorumlusunun teknoloji olmayabileceğini belirtiyor. Solow asgari ücretin erimesi gibi "basit sebepler"den söz ediyor. Ama teknolojinin oynadığı rol çok açık. Solow "Önümüzdeki 10-15 yıl içinde bunu daha net anlayacağız. Ama mevcut verileri yorumlayınca, ekonominin daha sermaye-yoğun hale gelmesiyle beraber sermayenin milli gelirdeki payının artacağını tahmin ediyorum" diyor. Bu, dünyanın her yerinde gözlenen bir değişim.

Chicago Üniversitesi'nden Loukas Karabarbounis ve Brent Neiman, Quarterly Journal of Economics dergisinde yayınlanan makalelerinde, emeğin milli gelirden aldığı payın dünyanın her yerinde azaldığını gösterdi. Emeğe kıyasla sermaye yatırımlarının maliyeti düşünce, şirketler işçilerin yerine teknolojiyi koydu. Bunun vahim bir sonucu oluyor: 1980'lerden beri gittikçe kötüleşen gelir dağılımındaki uçurum daha da büyüyecek. Ama bu konuda farklı düşünenler de var. George Mason Üniversitesi'nden Tyler Cowen, emek ve sermaye dışında görece kıt üretim vasıtalarına da bakarak şu sonuca varıyor: Doğal kaynaklar azalırken, iyi fikirler hiç olmadığı kadar geniş pazarlara erişebiliyor. Bunlardan birine sahipseniz, büyümenin nimetlerinden en fazla yararlanan siz olursunuz. Ama sahip değilseniz yararlanamazsınız.

Ekonomide yaygın kabul gören anlayış uzun zaman boyunca, teknolojik değişimin becerilere sunulan ödülleri artırarak gelir eşitsizliğini etkilediğini savundu. Burada kaybedenler, işleri makineler tarafından yapılabilen işçiler (örneğin, tekstil işçileri). Makineler sayesinde becerileri artan kişiler (süper hızlı bilgisayarlar kullanan Wall Street simsarlarını düşünün) ise avantajlı. Ama emeğin milli gelirdeki payının sürekli düşmesi, başka bir dinamiğe işaret ediyor.

Kanadalı iktisatçılar Paul Beaudry, David Green ve Benjamin Sand, ABD'de çok becerikli çalışanlara yönelik talebin 2000 yılında doruğa çıktıktan sonra düştüğünü buldu. İyi eğitimli kişiler iş arayışında düşük beceri isteyen işlere yönelirken, az eğitimliler iyice zor duruma düşüyor. Peki, uzun vadede tıp alanındaki iyi işlere ne olacak? Karar alıcılar, büyüyen sağlık sektörünün orta sınıf çalışanlara istihdam yaratacağını savunuyor. Ama teknoloji bu umudu da yıkabilir. Rao'nun dediği gibi, twit'lere bakarak depresyon teşhisi koymak "tıp eğitimi gerektirmez."

Alıntı:
Sabah NYT, 27 Nisan 2014
Eduaordo Porter

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder