9 Ağustos 2014 Cumartesi

Fransız Büyükelçisi Hüseyin Çavuş'un devlet ve tuvalet dersi


Paris'teki Versailles Sarayı'nda o gün iğne atsanız yere düşmez. Salonları dolduranların kalp atışları nerede ise pencere camlarını zangırdatır. Kral 14. Louis ve eşi ile başbakanı yerlerini almışlar.
Perukaları pudralı şövalyeler ve dekolte elbiseli asilzade düşkünü madamalar sıra sıra dizilmişler. Ortalıkta "çıt" çıkmıyor. Birisi bekleniyor. Hele başbakanın arkasında sarı benizli adam bozuk bir saat gibi. Laf değil, Paris'e ilk Osmanlı elçisi geliyor. Kendisine iki gün evvel "Huzura kabul edileceksiniz.." demişler. Dudak bükmüş ve:
Biz kabul edilmeyiz, çıkarız.. diye cevaplamış.
Elçiler elbette karşılıklı gider gelirler. İlk Fransız Elçisi Jean De la Foret İstanbul'a 1534'te gelmiş. Kralının Türk Sultanı tarafından korunmasını istemiş. Bilirsiniz hikayeyi. Biz Paris'e elçi göndermeye gerek görmemişiz. Aradan 84 yıl geçmiş de, o zaman göndermeyi kabullenmişiz. Sebebi zevkine doyulur gibi değildir. O elçi hazretleri Kudüs'e kadar uzanmış. Orada kiliselere müdahale etmiş. Yani içişlerimize burnunu sokmuş. İstanbul'a dönünce bu densizliğine cevap olarak kendisini 15 gün Yedikule Zindanı'nda hapsetmişiz. Elçi Baron De Sanay zindandan çıkınca soluğu Paris'te almış. Fransa Kralı "Acaba Türkler af dilerler mi?" diye meraklanıp sual eylemiş. "Olur.." demişiz.
Ve işte dostlar, 35 yaşının içindeki ilk elçimiz Hüseyin Çavuş, Paris'e bu sebeple gönderilmiş.
Biz ki cihan devletiyizdir. Özür dilemeyi kabullenmişizdir. Vay, vay vay...
Ve kapı açılır. Hüseyin Çavuş girer içeri. Bir uğultudur başlar. Hatta kral bile bir an ayağa kalkar. Saraydaki âdet odur ki, huzura girmeden kılıç dışarıda bırakılır, hançer bile belden çıkartılır... Oysa bir de bakarlar ki o gülle endam Hüseyin Çavuş'un; sarı, eflatun ipek ve atlas kaftanının altından yatağanının ucu boy verir...
* * *
Bakarlar ki Hüseyin Çavuş'un sol eli murassa kuşağının üzerindeki hançerine pençelenmiş. Kavuğunun altındaki erkek çehresi ki bıyıkları şaha kalkmış küheylan yelesi misali.
Yürür, yürür. Sadece başı ile selam verir. Ardında renk renk cepkenleri, sarı ve kırmızı çizmeleriyle kendisini izleyen yeniçeriler ve sipahiler bir kağıt verirler eline. Başbakan Richelieu almak için uzanır. Vermez. Padişahının namesini krala uzatır. Frenkçeye çevirirler. O zaman perukalı kral:
–Peki amma, diye sorar, burada sadece sultanınızı temsil ettiğiniz yazılı. Özür dilemekten bahis yok...
Hüseyin Çavuş'un dudaklarına bahar yeşili seher esintili bir tebessüm yayılır. Der ki:
–O da var. Onu da ben söyleyeceğim. Cihan sultanının emri namede okunmaz, dinlenir sadece.
Ve ilave eder: "İstanbul'daki adamınızın haddini aşması sonunda hapsolunmasına karşılık özür dilenmek dilemişiz. Biline ki, bundan sonraki elçileriniz aynı hataya düşmedikleri takdirde hapsedilmeyeceklerdir.
Kralın, asilzadelerin ve madamaların pudralı perukları Akıncı Beyi'ne toslamış şövalye zırhı gibi lime limeleşir.
* * *
Bilirsiniz sanırım. Elçimiz Paris'e bu kabul olayından üç ay evvel gelmiş. Oysa o salonda çınar endam boy verişi 29 Aralık 1618 günüdür. Kral bir bina vermiş kendisine. Hâlâ o eski binadır asıl büyükelçiliğimiz. Şanına layık bir yapı. Ama, diklenmiş Hüseyin Çavuş:
–Olmaz demiş, nerede o binanın helası?..
–O zaman Fransa'da kralın sarayında bile hela yok. Hemen o gün önce hela nedir öğrenmişler ve sonra tamir koymuşlar.
Paris'teki evlere tuvalet konması gibi bir usulü biz öğretmişiz kendilerine; İhtiyaçlarını görmek için oturak kullanmaktan vazgeçmeleri nice zor gelmiş kendilerine, ama vermişiz o devlet ve tuvalet dersini... 378 yıl geçmiş aradan, geçmiş zaman olur ki...

Kaynak:
İlhan Bardakçı, Zaman, 29 Aralık 1996, Pazar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder