16 Ağustos 2014 Cumartesi

Gelişim (Değişim) isteği



Her akılcı tahakküm veya sömürge sistemi, hakimiyet kuracağı ülkeye yerleşirken varlığını insan doğasına uydurur. Olup bitene cevap arayan kesimlere makûl ve mantıklı bir izah verir. Bunu yapmasındaki amacı iktidar maliyetinin düşürülmesi, karşı koyma iradesinin dizginlenmesi ve moral değerlerin ustalıkla aşındırılabilmesidir. Böyle uygulamayıp doğrudan askerî güç kullanılması halinde büyük riskler meydana gelir. Özellikle milliyetçi toplumlar bu tür dışardan gelen tehditlere karşı mevcut sorunları unutup birleşir ve son nefeslerine kadar savaşırlar. Uzun yıllar sürecek bir mücadele sömürgeci gücü hem iç kamuoyunda rahatsız eder, hem de ekonomik açıdan zayıflatarak amacından uzaklaştırır. Vietnam savaşındaki kayıplara Amerikan kamuoyunun verdiği tepkiyi düşünürsek bunu daha iyi anlarız.

Bahse konu insan doğasının özelliklerinden biri de gelişme (ve değişim) isteğidir. Durağan bir ülke düşünülemediği gibi durağanlığın sebebi de vatandaşlara kolayca izah edilemez. Örneğin petrol ve gaz denizinin içinde boğulan bir ülkenin vatandaşına fakirliği nasıl izah edebilirsiniz? Gelişme kaçınılmaz bir realite ise bunun iktidar gücünün kontrolü altında gerçekleştirilmesi ve topluma yansıtılması gerekir. Yansıtma şekli ve metodu iktidar unsurlarınca yapılabildiği gibi kısa bir süreliğine muhalif unsurlarca da yapılabilir.

Türkiye örneğinde bu gelişme milliyetçi muhafazakâr diye tanımlanan Osmanlı köküne saygılı kitleler eliyle yapılmıştır. Gelişme (ve değişim) ihtiyacının tatminine yönelik ilk hareket dünya konjonktürüyle paralel olarak 1950 yılındaki rüzgârla birlikte başlayıp 10 sene sonraki askerî darbe ile son buldu. Bu dönemde ülke her alanda gelişti, toplumun değişim ve gelişim ihtiyacı kendinden bildiği kadrolarca karşılandı. Bu kesimin oy verdiği DP iktidarı, 10 yıl boyunca iktidarı kendine maledebilecek değişiklikleri hayata geçiremedi. Geçirememesindeki en önemli etkenlerden biri iktidarının 10 yıl gibi kısa bir süre sürmesiydi. Parti eğer 1960’teki darbeyi püskürtüp iktidarın derinliklerine nüfuz edebilse ve köklerini salabilseydi hakim gücün varlığına son verebilecekti. Ama ömrü vefa etmedi. 1960 ile başlayan bu süreç, adeta gelenek halini alıp her 10 yılda bir farklı aktörlerle devam etti. Her darbe sonunda yapılan düzenlemeler ile iktidara hakim güç daha güçlü olarak devletin köküne sirayet etti ve gittikçe görünmez bir hal aldı.

Kamuoyunun bir siyasi rekabet havasında izlediği bu kurgu, aslında, senaryosunu akılcı bir gücün yazdığı oyunun sahnelerinden biriydi. Kazananların ve kaybedeceklerin önceden belli olduğu bu oyunda her şey insan doğasını tatminden ibaretti.

Duyguları tanımanın güç kabul edilmesindeki sır burada yatıyor olmalı. Duygularınıza teslim olmadan önce bir kere daha düşünün.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder