7 Ağustos 2014 Perşembe

İngiliz Sicimi



Talas ve Tarsus Amerikan Kolejlerinin ardından Siyasal Bilgiler Fakültesini tamamlayan Uygur Kocabaşoğlu, Ekim 1991-Ekim 1993 yılları arasında Cambridge Üniversitesi Doğu Bilimleri Fakültesinde (Faculty of Oriental Stadies) Atatürk Misafir Öğretim Üyesi olarak ders verdi, araştırmalar yaptı. İngiltere’den dönmeyi müteakip ODTÜ’de öğretim üyeliği görevinde bulundu. İngiltere’de bulunduğu süre zarfında İngilizleri tanımaya ve haklarında araştırmalar yapmaya koyuldu. Tanıtacağımız eser Kocabaşoğlu’nun geniş bir kaynakça üzerinde yaptığı titiz çalışmasının ve gözleminin nadide bir ürünü. Uygur Hoca 224 sayfalık eserinde akademik bir üslup yerine rahat ve akıcı bir dil kullanmış. Yer verdiği konuları da her türden okuyucunun dikkatini çekecek şekilde seçmiş. Dolayısıyla okunmaya başladı mı kendiliğinden akıyor sayfalar.
Siyasi, iktisadî ve eğitim sistemi, okullar, (İngiltere’yi İngiltere, İngiliz’i İngiliz yapan), din, basın,  İngiliz kimliğine has karakteristik özellikler, ilgi ve yönelimler üzerindeki araştırma boyunca Hoca ekseriyetle yazılı eserler, gözlemler, istatistikler ve kişisel gözlemlerden istifade etmiş. Tanıklık ettiği olaylara nadir olarak yer vermiş ve Türkiye ile İngiltere’yi karşılaştırmaktan özellikle kaçınmış. Böylece eserin bütünlüğünü büyük ölçüde koruyabilmiş.  
Bu girizgâhın ardından kitabın önemli bölümlerini aslına sadık kalarak aktarmaya başlayalım.
- Cesaretimi artıran önemli bir olgu, özellikle İngilizlerin kendi içlerine dönük çok zengin bir irdeleme ve özeleştiri geleneğine sahip olmalarıydı. (s.9)
- Bizlerin kısaca İngiltere deyip geçtiğimiz ülkenin resmi adı, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı. (s.11)
- Nerede durulması gerektiğini çok iyi bilen İngiltere, 1947 yılından başlayarak, elliden fazla ülkeye bağımsızlığını bahşederek imparatorluğu tasfiye etmiş. (s.11)
- Britanya artık denizlerin dalgalarına eskiden olduğu gibi hükmedemiyor … (s.14)
- İngiltere dört halk: İngiliz, İskoç, İrlandalı ve Galli’ler ve iki toplumdan: ‘Aşağıdakiler ve Yukarıdakiler.” oluşuyor.
- Yerliler, Kelt, Anglo-Sakson, Töton, Romalı, Danimarkalı, Norman ve Piktler’den oluşuyor. İrlandalılar ve Galiler Keltler’den; İngilizler Anglo-Sakson ve Normanlar’dan; İskoçlar ise Piktler’den gelme.  Etnik azınlıkların başında Hintliler bulunuyor. (s.15)
- Rakiplerinin argodaki adları değişiktir. Alman Kraut yada Fritz, İspanyol Dago yada ‘yağlı’, İtalyan Wop ya da Itie (‘aytay’ okunur), Fransız Kurbağa ya da Kurbağacıktır. Günümüz İngiliz’ini rahatsız eden Kraut’ların en iyi arabaları, Kurbağaların en iyi yemekleri, İtalyan’ların da en iyi aşkları (!) yaparken, İngilizlerin şu sıralar hiçbirşeyi en iyi yapamamalarıdır. (s.16)
- Yine İngilizlere göre Almanlar kısaca megalomanyak (Kraliyet ailesinin kökenini unutuyor olmalılar); İtalyanlar isterik ve güvenilmez, İspanyollar tembel; Ruslar iç karartıcı; İskandinavlar, Hollandalılar, Belçikalılar ve İsviçreliler ruhsuzdurlar. (s.16)
- Kimi zaman ‘bizim eski koloniler’, ‘küçük kuzen’ ya da yalnızca ‘Yank’ diye küçümsenilmeye çalışılsa da kaba ve farfara adamlar olarak dudak bükülse de her aklı başında İngiliz ekmeğinin önemli bir kısmının Amerika Birleşik Devletleri adlı aslanın ağzında olduğunu artık kabul etmiş ve bunu içine sindirmiştir. (s.17)
- İngilizce’de ‘turk’ sözcüğü zalim, gaddar, zorba anlamlarına gelir… Daha da kötüsü çağdaş İngiliz argosunda ve esas olarak eşcinseller arasında ‘Turk’ tabiri anal seksten hoşlanan, ‘Turkish Delight-Türk Lokumu’ sözcükleri ise kulamparalık anlamına gelir. (s.17)
- Foreign Office arşivlerinin tanıklığına inanmak gerekirse, daha düne kadar İngilizler dünya uluslarını, ‘barbarlar’, ‘yarı barbarlar’ ve ‘uygarlar’ diye sınıflandırıyorlar ve uygarların en uygarı olmak şerefini de kendilerine ayırıyorlardı. (s.17)
- Bu dört halkın kendilerini nasıl tanımladıklarını aktarmadan geçemem.
            Galli’ye göre: ‘Bir Galli Pazar günleri dizlerinin üzerinde, haftanın öteki günleri ise herkesin üzerinde dua eder.’
            İskoç’a göre: ‘Bir İskoç kutsal Pazar gününün ve el koyabildiği her şeyin gereğini titizlikle yerine getirir.’
            İrlandalı’ya göre: ‘Bir İrlandalı’nın hiçbir ilkesi yoktur, ama o olmayan ilke için canını verebilir.’
            İngiliz’e göre: ‘Bir İngiliz yetiştiricisine tapınan, kendi kendini yetiştirmiş bir adamdır.’ (s.19)
- Beslenme alışkanlığı    sınıfsal belirleyiciliğini henüz sürdürüyor olmalı ki fish and chips (balık ve patates kızartması) deyince işçi sınıfı, kekik soslu kuzu budu deyince ise yukarı sınıflar akla geliyor. (s.22)
- Çalışanların kitabında öğle yemeğinin pek yeri yok. Onlar bir sandviçi bir fincan kahve ya da bir pint (yaklaşık ½ litre) ale (İngiliz birası) ya da lager eşliğinde gövdeye indirip nefis körletiyorlar öğlenleri. .. Bir İngiliz centilmeni sizi öğle yemeğine (lunch) davet edebilir ama, sınıfsal statünüz konusunda küçücük bir kuşkusu varsa akşam yemeğine (diner) davet etmez. O ayrıcalığa hak kazanmamış olduğunuzu düşünebilir. Sizin de buna alınmanız gerekmez. (s.22)
- Ülkede 5000’den fazla şarap çeşidinin bulunduğu hatırlanırsa, herkesin sınıfına uygun şarabı içtiği kolaylıkla anlaşılır. (s.22)
- George Bernard Shaw der ki, ‘Bir İngiliz’in konuşma tarzı, onu kesin kes sınıflandırır. Bir İngiliz ağzını açtığında bir başka İngiliz onu küçümser.’ (s.23)
- İngiliz aristokrasisinin önde gelen isimlerinden Bedford Dükü bakın bu sözcük seçimi konusunda ne kadar kararlı: ‘Kadehimi kaldırıp da ‘cheers-şerefe’ sözcüğünü telaffuz etmektense, dilimi ısırıp koparmayı tercih ederim.’ (s.24)
- Sınıfsal konum yükseldikçe nezaket artar ama içtenlik azalır; kibarlık ve nezaket; iyilik, dürüstlük ve dostlukla doğru orantılı değildir çoğu zaman. (s.25)
- İngiltere, garip ve benzersiz kurumları olan ve kimliğini bu kurumlarla bulan bir ülke…. İngiliz tarihçisi A.J.P. Taylor, ‘Kurumlar, değişime karşı koymak üzere yaratılmışlardır; İşlevleri budur.’ diyorsa da, kurumlar da değişiyor. En başta da Monarşi. (s.27)
- XIX. Yüzyıl İngiliz iktisatçı ve gazetecilerinden Walter Bagehot, ‘Monarşinin hayat kaynağı gizemidir. Büyünün üzerine gün ışığı vurmasına izin vermemeliyiz.’ diyordu. (s.28)
- (Kraliçe) Ünlü şatolarının adıyla, Windsor Hanedanı olarak anılan, aslında Hannover sülâlesinden gelme, amcası VIII. Edward tahttan aşk uğruna feragat edince kendisine (babasından sonra) taht yolu açılan şanslı bir soylu. Ama sıradan bir İngiliz’e göre, ‘ne olursa olsun bizden farklı biri.’ (s.29)
- Yazılı olmayan İngiliz anayasal düzenine göre, görünüşte Büyük Britanya’nın en büyük yöneticisi. Gerçekte ise başlıca iki anayasal görevi var. Birincisi Parlamentoyu fesh etmek ki, bu yetki yüz yıldır hiç kullanılmamış. İkincisi de Başbakanı tayin etmek. … Her hafta, nerede olursa olsun, Başbakanı ile haftalık olağan görüşmesini yapıyor. ‘Benim hükümetim’ diye söz ettiği Hükümetin karar ve eylemlerinden sorumlu değil. (s.29)
- Kıta Avrupası’nda soylu bir ailenin tüm fertleri soylu sayılırken, İngiltere’de unvan ve servet yalnızca bir ferde kalıyor. Böylelikle, İbn-i Haldun’un terimi ile ‘asabiyet’ bozulmadığı gibi, topraklar da parçalanmıyor. (s.35)
- Aristokrasinin sözcük anlamı ‘en iyilerin yönetimi’ demek. (s.36)
- İngiliz aristokrasisinin kendisini, yalnızca İngilizlerin en iyisi değil, diğer aristokrasilerin de en iyisi saydığını belirtmek haksızlık olmaz. Bu varsayılan iyiliğin bilgi, beceri ve liyakatla pek bir ilgisi yok; Irsiyet ve verasetle çok yakın ilişkisi var. (s.36)
- MacMillan Hükümeti’nin 1958’de çıkardığı bir yasayla Kraliçe, Hükümet’in önerisiyle yeni ünvanlar bahşedebiliyor ve bunlar da Lordlar Kamarası’nın doğal üyeleri sayılıyorlar. En ünlü örneklerinden biriis Lady Thatcher. Winston Churchill’in başbakanlıktan emekli olduktan sonra kendisine teklif edilen Londra Düklüğü’nü kabul etmediğini de geçerken hatırlatmalıyım. (s.37)
(Not: İngiltere’deki soyluluk ünvanları baştan sona şöyle sıralanıyor: Şövalye (topraksız soylu), Baron  (Barones-En küçük soylu), Earl, Vikont, Kont (Kontes-Büyük toprak sahibi), Marki (Markiz-Bağımlı hükümdar-Uç beyi), Prens (Prenses-Bazı hukukî yetkilerden muaf tutulmuş hükümdar), Dük (Düşes-İmparatorluğa bağlı ülkenin hükümdarı), Kral (Kraliçe-Bağımsız ülkenin hükümdarı) ve İmparator.
- Ülkedeki en zengin düklerden birisi de Westminster Dükü. Unvan 1874 tarihinde Kraliçe Victoria tarafından ihdas edilmiş. Londra merkezinin yarısı-kelimenin gerçek anlamında- bu adamın. (s.37)
- MP (Member of Parliament-Parlamento Üyesi)
(Not: İngiltere’de parlamento Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası ismindeki iki bölümden oluşuyor. Avam kamarasının üyelerini halk seçiyor. Lordlar kamarası ise soylulardan ve soyluluk ünvanı verilenlerden oluşuyor. Siyasî sorumluluk ağırlıklı olarak Avam Kamarasındaki parlamenterlere ait.)
- Kral bir insanı soylu yapabilir, ama centilmez yapamaz. (Edmund Burke)
- Kadın erkek İngilizler evleri ve bahçeleriyle uğraşmayı, onu güzelleştirmeyi pek severler. Bunu yaparken de komşularından farklı olmayı amaçlayan bir görgüsüzlüğü hiçbir zaman kendilerini kaptırmazlar. Çağdaş İngiliz evinin iki temel özelliği ‘mahremiyet’ ve ‘rahatlık’. (s.60)
- İngilizlerin, hangi sınıftan olursa olsunlar, tarih duygusu ya da bilinci çok güçlü. Bu belki de geçmişlerinin bugünlerinden çok daha iyi olmasından kaynaklanan bir ruh hali… Eski alışkanlıklarından, eşyalarından, anılarından kolay kolay vazgeçemiyorlar. Sıradan insanların evlerinde bile geçmiş yüzyıllardan kalan bir şeyler bulunuyor. Günlük yaşamlarında bile da eskiyi yeniye tercih ediyorlar.  Gelenekler çok önemli. Kimi gözlemcilere göre gelenek İngilizler için sürekliliği temsil ediyor ve bu nedenle ona dört elle sarılıyorlar. (s.62)
- (İngilizlerin) Önde gelen üç özelliklerinin ne olduğu bana sorulsa, aklıma ilk gelen, şu üç konudaki tutkuları olur. Aklıselim (common sense), espri (humour) ve kuyruğa girme (queue) tukkusu. (s.62)
- Kimilerine göre İngilizler köpekleri insanlardan daha iyi anlıyorlar. Dolayısıyla İngilizleri de en iyi köpekler anlıyor. (s.65)… Eskiden herkes köpek beslemeye ehil sayılmazmış. II. Charles’in, soylulardan ve en az 100 sterlinlik mülkü olanlardan başka hiç kimsenin köpek besleyemeyeceğine ilişkin bir fermanı bile var. (s.66)
- İngilizler günlük ilişkilerinde, hitaplarında hiç de o kadar resmi değiller. O ‘soğukluk’ yaftasının nerden kaynaklandığını anlamak zor. Belki laubali olmamalarından ya da genel olarak yabancılara yukardan bakmalarından galat bir yakıştırmadır bu. Yine de dokunmak, olur olmaz el sıkmak, hele hele öpüşmekten hiç hazzetmezler. Rivayete göre babalar, ilkokul çağına geldiği andan itibaren erkek çocuklarını bile öpmez, onlara sarılmazlar. (s.689
-Avrupalılarla karşılaştırıldığında üst başa en az para harcayan İngilizler. (s.70)
- Doğruluğunu yanlışlığını bilemeyeceğim bir klişeye göre, bir İngiliz centilmeninin karısını rahatsız edebilirmişsiniz ama arabasına elleyemezmişsiniz. (s.71)
- Arabanın büyüklüğü ve yaşı onu kullananın geliri ve statüsüyle ters orantılı. (İstisnalar kaideyi bozmaz.) (s.71)
- Ünlü İngiliz yazar ve leksikografı Dr. Samuel Johnson’un şu sözleri İngiliz acıma duygusunu anlamamıza yardımcı olabilir: ‘Bu odaya elinde sopa olan gözü dönmüş bir deli girecek olsa onun akli durumuna acıyacağız; ancak ilk endişemiz kendimizi kurtarmak olacaktır. Önce onu yere yıkmalı, daha sonra ona acımalıyız.’ (s.74)
- Zamanının çoğunu kapalı mekanlarda geçiren insanlar dışarı çıktılar mı hareket etmek zorundalar. En iyi hareket biçimi ise spor. (s.75) Bu ülkede spor çok ciddi bir iş… Görebildiğim kadarıyla İngilizlerin ‘ata sporu’ yok. Çünkü kendilerini, basketbol dışında, bütün sporların atası sayıyorlar. (s.76)… Futbol çalışan sınıfların, rugby yukarı sınıfların sporu olarak kabul ediliyor. O kadar ki Eton, Harrow, Malborough vb. ünlü paralı okullara futbol sokulmuyor. (s.77)… İngiliz futbolunun bir özelliği de esas itibariyle yerli çalıştırıcı ve futbolcuya dayanması. (s.78)
- Golf zenginlerin ve snopların sporu. İyice bir golf kulübüne üye olabilmek için ödeyeceğiniz para, bir öğretmenin yıllık gelirini rahatlıkla aşabilir. (s.80)
- Eğer bir av partisi (parti sözcüğünü rastgele kullanmadım, bu ülkede av, sosyal bir olay, bir partidir) … (s.83)… Avlanmak geniş ölçüde toprağa bağlı bir iş, topraklar da geniş ölçüde soyluların elindeki bir şey olduğuna göre, av daha işin başında sınıfsal yanı öne çıkan bir olaydı. (s.84)
- Nasıl her İngiliz, tek başına bile olsa düzenli bir kuyruk oluşturursa, birden fazla İngiliz bir araya gelince kulüp kurarmış… Kimilerine göre İngiliz kulüpleri çok temel bir ihtiyaçtan yola çıkılarak kurulmuş: Yemek ve içmek ihtiyacından…. İngiliz kulüplerinin başlıca iki kuralı var. Üyelik aidatını aksatmadan ödeyeceksiniz ve kulüpte bir centilmen gibi davranacaksınız. (s.91)
- İngiltere’de kulüplerden hazzetmeyenler de var; Kadınlar. Çünkü başlangıçta yalnız erkekler kulüp kurabiliyormuş. (s.92)
- Kulüplerin kuruluş amaçları, gizli açık hedefleri, buralara üye olanların sosyal statüleri ve uğraş alanları ne olursa olsun; bu tür kurumların, üyelerini eğitici, sosyalleştirici işlevler yerine getirdikleri, mensuplarına ayrı bir kimlik kazandırdıkları anlaşılıyor. (s.95)
- Belki bir zamanlar için geçerli olabilecek, ‘Yukarı sınıflar yiyeceklerini çiğ, orta sınıflar ateşte kızartılmış, aşağı sınıflar ise yağda kızartılmış olarak yerler.’ şeklindeki vulgarizasyon dayanağını yitirmiş. (s.97)
- 1580’lerde ilk üretilmeye başlandığında lüks bir yiyecekmiş patates. Kalorisi bol, yetiştirilmesi kolay olduğu için çabuk benimsenmiş. Ekmeğin yerini tutan ucuz bir besin olduğu için de fakir fukaranın temel yiyeceği olmuş. Ucuz emeğe ihtiyaç duyan İngiliz müteşebbisinin, işçisinin en ucuz bir şekilde beslenmesine özen gösterdiği ve bu işi İrlanda’dan daha ciddiye aldığı anlaşılıyor. Aynı şekilde patatesin ikinci vatanının niye İrlanda olduğunu anlamak zor değil; bugünkü İrlanda sorununun tarihsel kökenlerini de! (s.100)
- Karı-koca ve iki çocuklu tipik İngiliz ailesi çoktan tarihe karışmış. Yapılan son hane halkı (1991) araştırmasına göre, birlikte yaşıyan her beş çiftten birisi nikahlı değil. Her yedi aileden birisi ise tek ebeveynli. (s.106)… Aile böyle bir değişime uğrarken, var olduğu kadarıyla ‘sosyal devlet’in sorumluluğu da artıyor ister istemez. Her şeyden önce bu değişimden etkilenen çocuklar sosyal yardıma hak kazanıyorlar. (106-107)
- İngilizlerin geleneksel alkolsüz içkisi çay. (s.115)
- (Viski) İskoç Keltçe’sinde ‘abıhayat’ anlamına gelen uisge beatha (uşki bah) sözcüklerinden türemiş. (s.118)… Viskinin makbulü içine buz, soda ya da su konulmadan içilenidir. Bir Kelt sözü, ‘En iyi, çıplak olduğu zaman alınabilen iki şey vardır; bunlardan birisi viskidir’ diyor. (s.118)
- (Not: İngiltere tam anlamıyla bir PUB ülkesi) Bir kaynağa göre, 1992 yılında Britanya’da yaklaşık 68.000 pub bulunuyordu. … Pub sözcüğü ‘Public House’un (Halk Evi) kısaltılmış… Temel işlevleri, ailenin, okulun, Kilise’nin ya da fabrikanın eksik bıraktığı bir işi tamamlamak; yani sosyalleşmeyi sağlamak. (s.125)
- (Farklı ve pahalı fiyatlar olsa da) Öyle ya da böyle yine de herkes pub’ına gider. Çünkü, bir Fransız atasözünün belirttiği gibi, ‘Pahalı olan yalnız ilk şişedir.’ (s.127)
- İngilizler genel olarak Tanrının da onlara inandığından emin oldukları için Tanrıya inanırlarmış. Dolayısıyla bir İngiliz centilmeni eşini ve çocuklarını da yanına alarak düzenli aralıklarla Kiliseye gider; ya da bir zamanlar gidermiş. Bunun temel nedeni, ‘bizzat kendisinin ruhani rehberliğe ihtiyaç duymasından çok, cennete gitme şansı kendisi kadar yüksek olmayanlara örnek teşkil etmek endişesi’ imiş. (s.135)
- Anglikan Kilisesine düzenli olarak devam edenlerin oranı % 3.5 civarında. (s.135)
- Yaklaşık 120-130 yıl öncesine kadar tüm eğitim sistemi Kilisenin tekelinde iken bugün durum değişik. Yine de ülkedeki 15.500 devlet okulunun yanı sıra Kilisenin ya da diğer dini cemaatlerin denetimindeki okul sayısı 7.000 dolaylarında… Cambridge Üniversitesinde akşam yemeklerinden önce Latince dualar okunsa da, mahkemelerde İncil ya da öteki kutsal kitaplar üzerine yemin edilse de, Parlamentonun birleşimleri dualarla açılsa da, nikahlar Kiliselerde kıyılsa da İngiltere ‘laik’ bir ülke. (s.136)
- Thatcher Hükümetince 1988 yılında çıkarılan Eğitim Reformu Yasasının din eğitimini zorunlu kılmasına rağmen, İngiltere’nin ‘irtica’nın pençesine düşmediği kesin. (s.137)
- İngiltere Kilisesinin en yüce hiyerarşik makamı olan Cantebury Başpikoposluğuna yapılacak atamaya Başbakan karar veriyor. (s.139)
- Katoliklerin Kabe’si Vatikan; Anglikan’ların Kabe’si ise İngiltere Parlamentosu. Anglikan Kilise Meclisinin her başı sıkıştığında imdadına Parlamento yetişiyor. Anglikan Kilisesinde artık kadın papazlar görev yapıyor, homoseksüel papazlara hoşgörü ile bakılıyor hatta bir hayli ileri gidip ‘Tanrı yoktur’ diyen papazlara bile katlanılabiliyor. (s.140)
- İçinde bulunduğumuz 90’lı yıllarda İngiltere için başlıca şu iki alan gelecek vaat ediyor. Birincisi İngilizce. Bu bildiğimiz İngilizcenin ötesinde bir şey; Bir ‘dünya malı olarak İngilizce’. İkincisi de turuzm. Demirdi, çelikti, yünlü dokumaydı, silahtı, aletti, edevattı geçmişte kaldı. (s.141)
- Bu ülkenin resmi ve ulusal dili olan İngilizce beşinci ve altıncı yüzyıllarda Anglo-Saksonların Almanca’dan türettikleri bir dil. (s.142)… Basın yayın dünyasının, bilimin, teknolojinin, havacılığın, tıbbın, diplomasinin, pop müziğin, reklamcılığın ortak dili. Dünyadaki elektronik veri depolama ve ulaşım sistemlerinin % 80’inden fazlası İngilizce üzerine kurulu. (s.143)
- Eğitimin ürünleri acı, ama meyvesi tatlıdır. (Aristotales) . Yani o tatlı ürünü yiyebilmek için ele cebe atmak gerek. Geçmiş yüzyıllarda bu belki o kadar büyük bir sorun değildi. Çünkü İngiltere’nin eli bütün dünyanın cebindeydi. Oysa artık kendi ceplerine davranmaları gerekiyor. Bu ise ek vergi demek. Başta vergi tahsildarı olmak üzere hiç kimsenin elini ceplerinde görmek istemeyen İngilizler için bu zor bir durum. (s.148)
- Ulusal ya da kamusal eğitim İngiltere’ye çok geç gelmiş. Oxford, Cambridge gibi kolejlerin orta çağlardan bu yana var olmasına, Eton, Harrow, Westminster, Winchester vb. özel paralı okulların aristokrasinin ve varlıklı kesimlerin çocuklarına çok eskiden beri ayrıcalıklı eğitim olanakları sunmasına rağmen, genel bir örgün eğitim sistemi kurulamamış. (s. 149)… Parlamento’nun ülke eğitimine ciddi olarak eğilmesi 1839 yılında, ‘fakir sınıfların çocuklarının eğitimi’ için iki Kilise örgütüne 20.000 sterlin tahsis etmesiyle olmuş. Bu miktarın, aynı yıl Kraliyet ahırlarına tahsis edilen paradan daha az olduğunu belirtmeliyim. (s.150)
- (Kolejlerden sonra-16 yaşında) üniversitelere devam etmek isteyen öğrenciler iki yıl daha okuyor ve yüksek öğrenimlerini sürdürmeyi düşündükleri alanlarda yoğunlaşıyor ve iki ya da üç dersten girdikleri genel bitirme sınavları sonundaki başarı durumlarına göre üniversitelere kabul ediliyorlar. Bu arada üniversiteye girmeyecek olanlar, genel, meslekî ya da teknik okullarda iki yıllık bir ek eğitim gördükten sonra hayata atılıyorlar. (s.151)
- Sawston Village College, II. Dünya Savaşından önce (1935’te) başlatılan parasız köy okulları girişimin başarılı örneklerinden birisi. (Bizim Köy Enstitüleri girişimimizin ilham perilerinden birisi de bu okullar olmasın?) (s.152)
- ‘Adet olduğu üzere, bir kısım bilgilerin acıyla kafasına tıkıldığı bir paralı okula, oradan da o bilgilerin titizlikle kafasından çıkarıldığı bir üniversiteye gönderildi.’ T.L.Peacock)
- (İngiltere’de) 20. yüzyılın ikinci yılında (1901) Ramsay Muir adlı bir zat, bu ülkede ‘kişi başına düşen üniversite sayısının, Osmanlı İmparatorluğu hariç tutulursa, uygar ülkelerin en düşüğü’ olduğunu söylüyor. … Öyle anlaşılıyor ki, İngiliz yüksek sınıfları, memleketin geleceğini eline alacak genç kuşakları, 13. yüzyıldan beri varlığını sürdüren Oxford, Cambridge gibi elit kurumlarda eğitiyorlar, orta ve aşağı sınıflar ise üniversite eğitimine pek kulak asmıyorlarmış. İngiliz orta sınıf çocuklarının orta öğretimden sonra hayata atılmalarını yeğliyorlarmış. (s.155-156)
- İngiltere’de üniversiteler üç kümede ele alınıyor. Oxford, Cambridge, Edinburgh, Glasgow vb. eski üniversiteler, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında açılan ‘kırmızı tuğla’ üniversiteler ve 1960’lardan başlayarak kurulan yeni üniversiteler. (s.156)
- 1960’larda İşçi Partisi hükümetlerinin ‘ileri teknoloji kolejleri’ni üniversiteye dönüştürmesi gibi, John Major’un Muhafazakâr Hükümeti de bir gecede 30 politekniği üniversiteye dönüştürüverdi. Ancak bunlar, ‘istim arkadan gelir’ beklentisiyle yoktan var edilen kurumlar değil. Bu politekniklerin bazıları, olanakları, öğretim kadroları ve o zamana kadar ki başarılarıyla kendilerini kanıtlamış okullar. (s.157)
-  İyi üniversiteler Rehberi-1992’nin saptamasına göre sırasıyla, Cambridge, Oxford, İmperial College London, Edinburgh, London School of Economics (LSE), Warwick, Univercity College London, King’s College, Londra ve Bristol Üniversiteleri ilk on sırayı işgal ediyor. (s.157)
- Salt bilimsel, teknolojik araştırmak açısından İmperial College, Univercity College (London) ve Cambridge en önde geliyor. Sosyal Bilimlerde ise London School of Economics, Oxford ve Essex Üniversiteleri başı çekiyor. Kuramsal ve uygulamalı bilimlerin ‘as’ı Cambridge; tıbbın en iyisi Univercity College London, mühendisliğin en iyisi ise İmperial College.
- Şinasi, ‘Marifet iltifata tabidir. Müşterisiz meta zayidir’ demiş. (s.162)
- Sözlük anlamı ‘Öküz Köprüsü’ olan bu terim (Oxbridge), Oxford (Öküz Deresi) ve Cambridge (Cam Köprüsü) sözcüklerinin kısaltılıp birleştirilmesiyle oluşturulmuş. (s.163)… Bu kavramın içinde neler yok ki… Mükemmeliyet var, kibir var, zenginlik var, etkinlik var, herkese ve her şeye yukardan bakmak var, özerklik var, snopluk var. Kısaca yok yok... Oxford ve Cambridge üniversiteleri, arkalarına yalnızca 700 yılı aşan bir tarihi, geleneği almış değiller. Zenginliği, siyasal gücü, bilimsel, kültürel, sanatsal birikimi, sömürüyü değil, ülkenin müstesna kafalarını almışlar. (s.163)
- Her ikisi de (Oxford ve Cambridge) esas itibariyle ilahiyat okulu olarak kurulan bu üniversitelerden ilkin Cambridge bu kimliğinden sıyrılmış. Bunda Trinity College’de 30 yıldan fazla matematik profesörü olarak görev yapan Sir İsaac Newton’un rolü büyük. Hocası ve altı yıldır matematik kürsüsünü işgal eden İsaac Barrow’un o sırada henüz 26 yaşında olan bir genç olan Newton’un atanabilmesi için kürsüsünü boşaltması ve dâhi öğrencisine bu kürsüde 30 yıldan fazla çalışma olanağı yaratmış olması anılmağa değer. Newton, üzerinde 20 yıldan fazla bir süredir çalıştığı ünlü eseri Principia’yı yayınladığı zaman (1687) 42 yaşında idi ve Cambridge’deki görevini sürdürmekteydi. 1696 yılında hocalığı bırakacak ve ölüm tarihi olan 1727 yılına kadar Londra’daki Kraliyet Darphanesini yönetecektir. (s.167)
- Yeri gelmişken belirteyim, Francis Bacon, Charles Darwin, Charles Babbage, Frank Whittle, John Maynard Keynes, Rupert Brooke, John Milton, William Wordsworth, Samuel Pepys, Lord Byron, Alfred Tennyson, Bertrand Russell gibi insanlık tarihinin ünlü bilim, düşünce ve sanat adamları Cambridge kolejlerinden geçmişler. (s.167)… Cambridge demek adları Kral’lı, Kraliçe’li, İsa’lı, Aziz’li ünlü kolejler demek. (169)
- (Cambirdge’nin) En büyük ve en zengin kolejlerinden birisi ve belki de birincisi Trinity (Teslis) Koleji. … Trinity Koleji, King’s Kolej’le birlikte gönderine kraliyet forsu çekebilen ve kuruluşu 1966 yılında tamamlanan Churchill Koleji gibi ‘Master’ı Kral ya da Kraliçe tarafından atanan bir kolej. Kraliyet ailesinden üniversiteyi ziyaret edenler bu kolejde ağırlanıyor. (s.170)
- Francis Bacon, İsaac Newton, Bertrand Russell, atomu parçalayan John Dryden ve Lord Rutherford gibi bilim adamlarının bu kolej kökenli olmaları bir rastlantı olmasa gerek. Trinity mezun ya da mensupları içinde Nobel ödülünü almış olanların sayısı 28. (s.171)
- Her gün 8-10 yaşlarında çocukların silindir şapkalarını ve fraklarını giymiş olarak koro çalışmaları için kiliseye (King’ Koleji içindeki) geliş ve gidişlerinin özellikle Japon turistlerin  büyük ilgisini çektiğini belirtmeliyim. (s.172)
- King’s, İngiltere’nin en ünlü orta öğretim kurumu Eton’un da banisi olan VI. Henry tarafından 1441 yılında kurulmuş. Kolej tam 400 yıl boyunca Eton’lu öğrencilerden başkasına kapıyı açmamış. … 1873 yılında Eton dışından gelen öğrenciler de King’s’e kabul edilmeye başlanmış. Ama King’s bu tarihten tam 100 yıl sonra, 1972’de kız öğrencileri bünyesine kabul ederek Cambridge Üniversitesi için devrim kabul edilebilecek bir girişimin de öncüsü olmuş, diğer iki kolejle birlikte. (s.172)
- Tüm ülkedeki siyahî Britanya vatandaşlarının oranı % 1.6. Bunların genel olarak İngiliz üniversitelerindeki oranı ise % 1.2. Cambridge Üniversitesine gelince bu oran aniden % 0.4’e düşüyor. Lisansüstü düzeyde durum çok daha olumsuz. O kadar ki bu üniversitede doktora yapan siyahi öğrencilerin sayısı parmakla gösterilecek kadar az. (s.174)
- Oysa Cambridge (ve Oxford) mezunlarının başka alanlardaki durumları çok farklı. Bir kere, merkez bürokrasisi (Whitehall), diplomasi, banka ve büyük şirketlerin üst yönetimleri ve politikada Oxbridge üniversiteleri mezunlarının geleneksel ağırlığı devam ediyor. Örneğin 1991 yılında merkez bürokrasisine alınacak memurlar için açılan sınav sonunda başarılı olan Oxbridge mezunlarının oranı % 41. Yine aynı yıl dışişlerine alınan 35 diplomat adayının yarıdan fazlası da yine bu iki üniversiteden. (s.175)
- Bu iki üniversitenin ve özellikle Cambridge’in İngiliz kurulu düzenini yeniden üretmedeki rolü ve işlevi sürüyor. Bir İngiliz atasözü var: ‘Asılmak için doğmuş biri, hiçbir zaman boğulmaz.” (s.175)
- Cambridge’den söz edip de şu üç şeye değinmemek olmaz: Üniversite kütüphanesi, üniversite yayınevi ve Cambridge’in ünlü don’ları, yani hocaları. (s.175)
- Churchill, Lord Acton, Darwin gibi pek çok ünlü kişinin kitaplarını, özel evrakını ve koleksiyonlarını (Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi) içeriyor. (s.176)… Cambridge Üniversitesi Yayınevi (Cambridge University Pres) yayın hayatına hiç ara vermeden faaliyetini sürdüren dünyanın bilinen en eski yayınevi. 1534’te kurulmuş ve ilk ürünlerini 1584’te vermeye başlamış. (s.176)
- 1991-1992 ders yılında, en kalabalık öğretim kadrosuna sahip olan kolejlerden birisi olan King’s de 110 öğretim üyesinden 62’sinin doktorası yoktu… Öyle anlaşılıyor ki İngilizler eğitimin kalitesini yalnız bir etkene ya da payeye bağlamaktan kaçınıyorlar. Hem bir de özdeyişleri var: ‘Işıldayan her şey altın değildir.’ (s.177)
- ‘Biz gazeteciler, kedinin ne yöne doğru atladığını halka söyleriz. Halk kedinin icabına bakar.’ Arthur H.Sulzberger (Time, 8 Mayıs 1950)
- İngiliz romancısı Henry Fielding’in ilk kez kitleler için söylemiş olduğu ‘dördüncü kuvvet’ deyimi daha sonra, 1837’de, İskoç tarihçi Thomas Caryle tarafından basın için kullanılmış ve pek tutulmuştu. (s.181)
- 19. yüzyılın ortalarından itibaren basın, sürekli, ‘baron’ların sultası altında olmuş. Nortcliffe’leri, Astor’ları, Beaverbrook’ları, Rothermere’leri hatırlayın. Lord Nortcliffe, 1910’lu yıllarda, tek başına sabah gazetelerinin % 39’unu, akşam gazetelerinin ise % 31’ini kontrol ediyordu. (s.182)
- Zamanın Muhafazakâr Başbakanı Stanley Baldwin, ‘Lord Rothermere ve Lord Beaverbrook tarafından çıkarılan gazeteler, terimin sıradan anlamıyla gazete değildirler; bunlar iki adamın sürekli değişen politikaları, arzuları, kişisel beğenileri ya da nefretlerinin propagandasını yapan makinelerdir.’ diyor ve ekliyordu; ‘Bu gazetelerin sahiplerinin amacı iktidar, ama çağlar boyunca fahişeliğin imtiyazında olan sorumluluğu bulunmayan bir iktidardır.’ (s.182)
- Bir bilge kişinin söylediği gibi, görevi iktidarın kötüye kullanılması karşısında havlamak olan bekçi köpeklerinin başında gelen İngiliz basınının patronları…(s.183)
- İngilizler en çok TV izleyen Avrupalılar arasında başı çekiyorlar ama kitap okumada da Almanlar dışında en önde geliyorlar. (s.187)
- Yazar James Buchan, ‘Son büyük deney Thatcherizm’di ve başarısız oldu. Artık ne imparatorluğumuz, ne de imalat sanayimiz var. Monarşimiz güç bela devam ediyor. Şimdi biz ne yapacağız?’ (s.191)
- Gazete haberlerine bakılırsa, son yıllarda 1.8 milyon Britanyalı ortadan kaybolmuş. Yetkililere göre bunun nedeni, ‘kafa vergisi’ni (poll tax) ödememek için (bu vergiyi kitabın yazarı Uygur Kocabaşoğlu bile ödemiş) insanların 1991 yılında yapılan son nüfus sayımında kendilerini yazdırmamaları. (s.192)
- Fukaralığın gündeme gelişi daha çok işsizlik ve evsizlik şeklinde olurken, belli başlı sonuçları da suç, uyuşturucu, intihan vb. biçimler oluyor. (s. 192)
- 1986’da 250.000’den az olan evsiz sayısı 1990’da 338.000’e yükselmiş. İngiltere’de evsizliğin en büyük sebebi, ana baba ya da akrabaların artık çocuklarına ya da yanındakilere bakmak istememeleri. (s.192)
- 1990 yılında saptanan suç sayısı bakımından Avrupa ülkeleri arasında İngiltere birici geliyor. On yıl öncesine göre artış oranı % 69. Avrupa başkentleri arasındaki suçluluk şampiyonu da Londra. 1990 yılında Londra’da her 1000 kişiye düşen suç sayısı 65’i bulmuş. (s.193)
- Suçluların genel olarak yakalanma oranı % 7. Adam öldürme suçlarında yakalanma oranı % 89, ciddi saldırılarda % 62, ırza geçme olaylarında % 58. (s.194)
- İngilizler’de müthiş bir büyüklük duygusu ile oldukça güçlü bir ‘felâket tellallığı’ psikozunun bir arada var olduğunu sezdim… Bunun bizde de bir hayli güçlü olan bir tutum, bir duygu olduğunu keşfettim. Bu ortak tutumun nedeni uzun bir imparatorluk geçmişine sahip olmak; çeşitli dil, ırk ve ulustan insanın kaderini uzun süre etkiledikten sonra, elde avuçta bir şey kalmayınca bir tür yalnızlık ve güçsüzlük duygusuna kapılmak; kaderini kendi elleriyle değil de başkasının buyruklarına göre biçimlendirmek durumunda kalmak mıydı bilemiyorum. (s.207-208)
- Buckingham Dükü, 1714’te, ‘Bu zavallı ülke hiçbir zaman benim zamanımdaki kadar kötü yönetilmemişti’ diye hayıflanıyordu. Çünkü Dük’e göre İngilizler, II. Charles döneminde bir avuç Fransız fahişe, II. James zamanında bir grup papaz ve III. William zamanında ise Hollandalı üniformalı uşaklarca yönetilmişti. (s.209)
- (İngiltere) Gayri Safi Milli Hasılasının % 83.5’ini tüketime harcıyor ki bu konuda kendisini % 92.2 ile geçen tek ülke Yunanistan. Bir başka deyişle ürettiğinden fazlasını tüketiyor. (s.210-211)
- Eski başbakanlardan Clement Attlee’nin dediği gibi, ‘Britanyalı’ların şişeyi kırmadan, yeni şarabı eski şişeye doldurma becerisini göstermede tüm öteki uluslara göre üstünlüğü vardır.’
Kitabın önemli bölümlerini sizler için buraya kadar yazdım. Kabul ediyorum biraz uzun oldu, ama aldığımız satırların her birisi ötekinden değerli intibaı verdi bana. Umarım sıkılmazsınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder