28 Eylül 2014 Pazar

Plâstik kelimeler



İlk olarak Açılım Kitap’tan henüz çıkan Plastik Kelimeler’in notlarını paylaşıyorum. Uwe Pörksen Freiburg Üniversitesi’nde dilbilim profesörü ve Ivan Illich’in yakın dostu. Kitabın çevirisini Tacettin Şimşek yapmış.

HATIRLATMA bölümünden
Plastik kelimelerin günlük dildeki kullanımlarını karakterize etmeye çalıştığımızda, son derece garip bir tarzda, matematik dilini karakterize ederken kullandığımız bir dil ortaya çıkıyor. Bu hayret verici durum, ‘Günlük dilin metematikleştirilmesi’ ifadesini neden kullandığımızı açıklıyor. O ifade, küçük bir ayak oyununyla, zaten çoktan beri dikkat çeken ‘Günlük dilin bilimselleştirilmesi’ni de gösteriyor. Bu kavram çoğunlukla, günlük dilin bilimsel bir dil olduğunu ortaya koymuyor, aksine bilimin sözünün geçtiğini veya günlük dilin bilim tarafından istila edildiğini gösteriyor. Esas itibariyle bilim, değiştilmiş olarak günlük dilin içinde yerini almış vaziyette, bir piç gibi: genellikle şüphe uyandıran, doktriner, ele geçiriciç günlük dilde ortaya çıktığında matematiğin çarpıtılmış olması gibi, günlük dil de matematikleştirildiğinde çarpıtılır. İşte konumuz, bu karıştırma ve karşılıklı çarpıtmadır. Alan karışması aynı zamanda diller dünyasını da etkiliyor. Egemen olan bilimsel düşünceler ve onların kötü taklitleri arasında, gündelik dünyada şimdiye kadar aydınlatılmamış bir ilişki olması gerekir: Alanların karışıklığı/ iç içe geçmişliği, üzeri örtülmemesi gereken bir problemdir.
s. 10-11
GİRİŞ bölümünden
Birleşmiş milletler sözleşmesi 1945 yılında 52 devlet tarafından imzalandı; şu an birleşmiş milletlere 160 devlet üyedir. Bugünkü devletlerin 2/3’si çok genç, bir kuşak yaşında bile değiller ve avrupalı bir örneği takip etmek suretiyle, şöylesi bir ödevle kendilerini yükümlü görüyorlar: tek bir dili, birliğin ulusal sembolü olarak kabul ettirerek ve bu dili alfabetik sıraya koyarak, standartlaştırarak, mümkün olduğunca tamamlamaya çalışarak, ‘geliştirerek’, sevinçle dünya uygarlığının içeriğini ‘aktaracak’ ve ‘birbirleriyle bağlantı kuracak’ duruma getirmek. Kendilerini, yapmakla sorumlu gördükleri ödev, dil ile ilgili oldukça saçma ve ithal düşünceyi kabul ettirmek ve on yıllar süresince bir ‘modernleşme’ ortaya koymaktır ki aslına bakılırsa, Avrupalı ulusların Ortaçağ evrensel latin yazı kültüründen yavaş yavaş kopması için yüzyılların geçmesine ihtiyaçları olmuştur. Bu, sınırları tayin edilmiş alanların, köklü bir şekilde yeniden düzenlenmesinden başka nasıl mümkün olacak? Böyle yapması, genç ulus devletin, kendini ve atalarından kalma dillerini tamamen savunmasız bırakması anlamına gelmez mi?
1945’ten itibaren sömürge durumundan kurtuluşlar bu girişimleri daha da hızlandırmıştır. Üçüncü dünya ülkelerinde, avrupa ulusal ‘kimlik’ programları ne kadar kararklı şekilde kabul ediliyorsa diller ormanı da o hızla çoraklaşmaktadır. Üretken gübü sömüren kolonyalizm, sadece modern avrupalı ulus devlet değildir, ulus devletin ta kendisidir.
s.17
Aktarma ve geri aktarma modeline göre bu zaman içersinde birçok şey dilimize ve düşünce dünyamıza girmektedir. Popüler ve günlük dil kavramları, bilimsel alana veya daha yüksek bir alana aktarılmakta, burada genel geçer gerçekler özelliği kazanarak, etkili ve esaslı kavramlar şeklinde günlük dile dönmekte ve orada hakim mitler olarak günlük yaşamı gölgelemekteler. 1800’lerde ‘sağlık’ ve ‘kalkınma’ ve yüzyılın ortalarından sonra da ‘varolmak için savaş’ ve ‘tabiî ayaklanma’ kavramlarında bu durum çokça görülmüştür. Görülüyor ki, ortak dil alanları birbirine kenetleniyor ve ilk aktarım sonraki geri aktarımı teşvik ediyor. Böylece marx ve freud’un bilimsel öğretileri, gündelik dünyada doktrinler ve mitler olarak tekrar ortaya çıkıyor ve günlük dili istila ediyorlar.
s.19
Amorf (şekilsiz) plastik kelimeler, endüstri ülkelerinin temel yapı malzemeleridir. Bu simgeler (şifreler), geniş geometrik alanlar yaratıyorlar; böylece her bir şey hiç güçlük çekmeden engelsiz ve daraltılmamış bir geçite koyuluyor ve orada kullanım alanı buluyor.
s.19
Plastik kelimeler, genelde bilimsel alandan gelirkler veya onun arasından geçip gitmişlerdir. Bir çeşit bilimsel moloz ya da günlük dilde bilimin köprü başlarıdırlar.
Günlük dilin bilimselleştirilmesi, bu lelimeler örneği üzerinde düşünüldüğünde, sömürgeleştirmenin bir şekli gibi gözüküyor.
s.22-23
I.ELBE NEHRİNİN HER İKİ TARAFINDAKİ PLASTİK KELİMELER bölümünden
CİNSELLİK
Bu kelime (cinsellik), yaşanan bağlamdan/şartlardan bağımsız vir terim gibi kullanılmıyor; o psikanaliz bilimi aracılığıyla yerleşmiş ve onun tarafından şekil verilmiş bir kelimedir. En azından ‘cinsel’ veya ‘cinsî’ sıfatı, 19. yüzyılın sözlüklerinde gereği gibi kullanılabilmektedir; Campes yabancı kelimeler sözlüğünde, Jakob Heinrich Kaltschmidt’in çok verimli ve neredeyse hiç tanınmayan ‘Alman dilinin genel sözlüğü’nde veya Sanders’de. ‘Cinsellik’ sosyal örgüsü itibarî olan bir toplum içinde, yukarıdan aşağıya ödünç alınan yabancı kökenli yerleşik bir kelimedir. O, yüksek bir seviyeden aşağıya yuvarlanmış bir kelimedir.
s.28
GELİŞME/KALKINMA
Ortak dilsel bir kelime olan ‘kalkınma’, bizdekinden (Batı Almanya’dakinden) daha belirgin olarak bilimsel formata sokulmuştur. 18. yüzyılda ortak dilden bilime aktarıldıktan sonra ve hızlıca bütün branşlarda yayıldığında artık bilimsel olarak tanımlşanmış şekilde ortak dile geri aktarıldı. O artık geri dönmüştür. Geçerli olan bilimsel nazariyenin otoritesinden istifade etmektedir.
s.34
Bilimsel sosyalizm bilindiği gibi devlet yapısının temelidir ve ‘kalkınma’ onun evrensel anahtarlarından biridir. Resmi dil, tam anlamıyla uzmanlık gerektiren özelliklere sahiptir ve o dili açıklayabilecek sayısız uzmanlara ihtiyaç vardır. Bu, iki dili iyi konuşabilme, iki dillilik, toplum içersinde iki lisanlılık konusunda örnek bir vak’adır; günlük dil toplumsal elitlerin dili tarafından sömürgeleştirilmiş ve tahakküm altına alınmıştır.
s.35
‘Kalkınma’ üzerine resmi bilgiyi örneğin “Marksist-Leninist Felsefe Sözlüğü” (1986) verir: “Yükselen çizgide hareket, diyalektik olumsuzlama ile nicel ve nitel değişimin birliği (…) Maddi dünya, tarhsel gelişime paralel oolarak birbiriyle bağlantılı olan değişik kalkınma evreleriyle bir sistem oluşturuyor.” ‘Yükselen çizgide hareket’ kavramı nerdeyse hiçbir şeyi tanımlamıyor ve bütün bir dünyayı bu ortak paydada eşitliyor, her defasında kesin ve asıl kelimeyi müphem tablo ile değiştiriyor ve nüanslarıyla ortaya konulmuş ifade alanlarını kapatıyor. Yani dili sınırlandırıyor.
‘Yükselen çizgi’ sonsuza işaret ediyor, aynı zamanda bir varlığı nitelendiriyor. Kalkınma bir tarz harekettir, kendisine boyun eğmeyen dilsel veya nesnel her şeyin, onun karşısında ümitsiz bir şekilde geri kaldığı ve eskidiği bir hareket…
s.36
Kalkınmaya objektif bir tarzda geçişin kusursuz olduğu açık örnekler de vardır, 11 aarlık 1986’da thüringer tagerblatt gazetesi “tarım, orman ve besin maddeleri işletmeciliğinin kalınmasının devam kararı taslağı”nı ele alır ve şunu belirtir: “erfurt bölgesi yeni beşyıllık plan süresince bir yüksek teknoloji merkezine dönüşecektir.” işte bahjsedilen bu örnekte olduğu üzere, kalkınma tahmin edilebilir ve yapılabilir bir tabiat hadisesidir. Salınan bu çok anlamlılık, kelimenin, tamamen yüce bilimin tahakkümü altına alınmış olarak, denizanası büyüklüğünde bir amibe dönüşmesine sebep olur.
s.38
O halde, kendilerini tipik toplumsal anlam varyantlarıyla gösteren sınırlı sayıda kelimeye ‘plastik kelime’ diyoruz. (…) ‘Tanıtıcı sözler’den, terimler’den, kelime kabukları’ndan söz edildiğinde, kelimelerin tipik bir kullanım tarzı ile başka bağlamlarda çok farklı kullanılabilecekleri kasdedilmiştir.
s.46
Konumuz, günlük dilin tektipleştirilmesinin en son aşamasıdır. Ulus devlet, dilleri kendi topraklarında yeknesaklaştırdıktan ve standartlaştırdıktan sonra , artık onları lüçük bir kodun yardımıyla küresel planda şekillendiriyor. Burda meşgul olduğumuz kelimeler sınıfı, muhtemelen almanca günlük dilimizi, 1945’ten sonra amerikan dilinden çok sayıda alıntılarla esaslı bir şekilde değiştirmiştir ve onlar, eski ve yeni genelde yararlı ‘yabancı kelimeler’e nazaran farklı bir ilgiyi hak ediyorlar.
s.46-47
Plastik kelimeler evvele kavramdırlar. ‘kalkınma’ ilk olarak bir kavramdır veya Goethe ve Lichtenberg’in tabiî bilimsel çalışmalarındaki ifadeleriyle söylersek bir ‘tasavvur tarzı’dır. 19. yüzyılda ‘kalkınma’i tabiat ve tariteki görüngülerin çeşitliliğini tasavvur etmek için belirli bir tavır ve usul idi. Bu tasavvur farklı bir kelimeyle de oluşturulabilirdi, örneğin ‘evrim’ kelimesiyle. 20. yüzyılın ortalarından bu yana kalkınma kavramının ne anlama geldiği, diğer kelimeler aracılığıyla söylenebilmektedir ve oldukça farklı ifade tarzlarıyla günlük dilde kökleşmiştir. ‘genişle(t)me’, ‘büyüme’, ‘modernizasyon’, ‘yenilenme’ veya genişletmek, modernleştirmek gibi kelimeler, köhne, modası geçmiş ve ilerici, modern ve eskimiş gibi sıfatlar da onu destekliyor.
Diğer taraftan kelime’ye ehemmiyet göstermeliyiz. ‘kalkınma’ isim olarak da etikildir; bu sdeste geniş kapsamlı bir tasavvur ve bir çağrışım alanı mevxuttur. O mübalağacı bir özel işaret, bir müphem bilgiler dosyası ve bir sedadır. Böylesi izole edilmiş isimlerle, girişte değinildiği gibi, dil kendini bağımsızlaştırabilir.
s.47
II. PLASTİK KELİMELER YENİ BİR SÖZCÜK SINIFI MIDIR? Bölümünden
Demokrasinin, değişimin başka bir kökü olması acaba mümkün mü? Jürgen Schiewe, Tocqueville’yi hatırlatıyor, ki o eserinin 16. bölümünde amerikan demokrasisi hakkında yeni devlet biçimine yeni ingilizcenin üç özelliğini yüklüyor;soyutlama, kişileştirme ve belirsizlik. Tocqueville ‘kapasiteler’, ‘aktüeliteler’, ‘olasılıklar’ kelimelerini sayıyor: “Demokratik yazarlar sürekli bu tarz soyut kelimeler meydana getiriyorlar veya dilin soyut kelimelerini daha bir soyut anlamda kullanıyorlar.
Bunun ötesinde bu soyut kelimelerin konularınıi konuşmayı akıcı kılmak için kişileştiriyorlar ve onun gerçek bir varlık gibi hareket etmesine sebebiyet veriyorlar. Onlar şunu söylüyorlar: Kapasitelerin hükmetmesini şeylerin gücü istiyor.”
Ve devamla: “demokrasinin dilini dolduran ve insanın her fırsatta kullandığı bu soyut kelimeler, onları özel bir mesele ile ilişkilendirmedeni aynı zamanda dşünceyi genişletiyor ve örtüyorlar; ifadeye bir hızlılık katıyor ve kavramı siliyorlar. Demokratik uluslar belirsizliği, itina göstermekten daha fazla seviyorlar. (…) bugün ifade ettikleri düşüncenin, yarının yeni ortamında uygun olup olmayacağını bilmediklerinden, tabiî olarak soyut ifadelere meylediyorlar.”
Kim, dil kullanımının, ‘plastik kelimeler’ veya ‘yananlamsal klişeler’ tarafından biçimlenmiş ön tarihini araştırmak istiyorsa, “tarihsel temel kavramlar”a, Fransız Devrimi’ne ve Tocqueville’in Amerika gözlemlerine başvurması gerekir.
s.52-53
Bilim adamı kendi dilinin asli efendisidir. İthal kavramları kontrol etmek ve gerektiği yerde yeni terimler şekillendirmek onun mesleğidir. Kullanılan kelime veya işaret ilk olarak bir şeyin bildirimine hizmet eder. Bir kavramın kullanım sahasının genişliği, ona belirleyici vasfı kazandırmaz, fakat onun yananlasallardan/anlam çağrışımlarından korunması gerekir. Bundan dolayı kavramların şekillendirilmesinde, günlük dilin ses ve anlam alanına yerleştirilmemiş, dilsel malzeme tercih edilir; kısaltma sembolleri, özel isimler, Grekçe veya Latince kelimeler -ki bunlar kavramı daha az bir önyargı ile belirleyen kendisini serbest tanımlanmış bir içerik ile bağlayabilen unsurlardır- kullanılır.
Şekilsiz plastik kelimelerin kullanıcısı olan kişi, bu kelimelerin daha çok kölesidir. Onları kontrol etme imkanı yoktur, sadece onlardaki kapsamlı geniş alanı her yönüyle görme imkanı ardır. Kelimenin, bir sosyal işlevi ve bir ‘alan’ı vardır. Bir de fiziki olarak, günlük dilde her şeyden önce görkemli bir alanı vardır.
Bilimsel kavram, şüphesiz bazı şeyleri bilimden günlük dile aktarır, sonunda bir ufuk genişlemesi söz konusu olur. Bilimsel kavramların günlük dile geçişinin tarihi, bir aydınlanma tarihidir ve o geçiş bilginin genişlemesini yansıtır. Fakat biz gittikçe tehlikeli hale gelen akıntıyı göz önünde bulundurmalıyız. Bilimsel kavram kendini gösteriyor: yani bilginin ilerlemesine hizmet edecek kavramın bilimsel işlevi, günlük dilde büyük etki uyandırıyor; sanki sürekli olarak, günlük yaşam dünyasının ilerlemesi hususunda yapacak şeyleri varmış gibi… artık bilimsel kavram günlük yaşamın adeta şifresi oluyor. Bilimin, değer yargısı içermemezliği, bağlayıcı dilin hafıza desteğinde sosyal dünyanın yargı içermezliğine doğru dönüşüyor.
s.62-63
Plastik kelimeler, kullanılabilecek olan günlük dilin kavramlarını yerinden uzaklaştırmıyorlar ve onların yerine de geçmiyorlar. Ancak bizim bu kelimelerimiz, bilimin otoritesiyle ve onun evrensel talepleriyle donatılmış olarak, günlük dili ve onun çoğunlukla ayırt edilmiş ifade alanlarını ele geçiriyorlar. Bunlar, klişe olmuş, nesneleştiren, belki de kişiselleştiren, bağımsızlık elde ettiren ve geniş etkiler açığa çıkaran eski cümlelerdir, sabitleşmiş yüklemlerdir. (…) böylece şu gerçek ortaya çıkıyor: şekilsiz plastik kelimeler ne tarihî temel kavram ne bilimsel ne de günlük dilsel soyut kavramlardırlar, onlar dil kritiğinin ürünlerinden, moda kelimeler ve boş formüllerden, tanıtıcı kelimeler ve parolalardan açık şekilde farklıdırlar. Kendileri vasıtasyıla yeni bir çağın hazırlandığı ve ifade edildiği yeni bir kelime tipidirler.
s.69
IV.REALİTEYİ ÜRETEN GÖREVLİLER OLARAK UZMANLAR bölümünden
Kabuk bağlamış bir bilimsellik ve profesyonellik ortak dilimizi sertleştirdi ve ona otoriter bir renk veriyor.
s.95
Bir kimsenin latince veya fransızcayla karıştırılmış bir dile atıfta bulunurken geç ortaçağda diyebileceği gibi, günlük dil benekli/lekelidir. Plastik kelimeleri teknik terimlerle evlendirerek oluşturulan bir melez altdil, günlük dile sızmıştır. (‘Malzemenin dayanıklılığını yitirmesi kongre salonunun çökmesine sebep oldu.’ ‘İçişleri Bakanı, S casusluk olayında zarar sınırlaması talep ediyor.’ örneklerindeki gibi profesyonellik görünümüne yol açan günlük yeni kelimeler üretilmiştir.)
s.96
(Bu bölümde sağlık sektörü ve uzmanlık arasındaki çarpıcı ilişkiden bahsediliyor, baştan sona okunması faydalı olur.)
Brigitte Erler,kitabında kalkınma yardımlarının ‘öldürücü yardım’ olduğunu yazıyor:
“Fakat, bütün özel bilgilere rağmen mütemadiyen kalkınma yardımlarımızı haklı göstermeye çalıştığımız ve böylece tarafımızca işlenen hunharlıkları vicdanen tahammül edilebilir kılan en önemli araç, seçici algılama yanında soyutlama vasıtasıdır.
s.110
Bir benzetme yapılacak olursa, uzmanların dili yayılandır, onun sıcaklık ve iç basıncı kaybolmaktadır. Yani genişlemesiyle inceliyor ve boşalıyor.
s.111
(Uzmanın) dilinin yüksek soyutlama derecesi dünyayı tesviye ediyor ve aynı zamanda dünyanın sebep olduğu acıları hiç dikkate almıyor. Bilim alanının aynı zamanda da idarî alanın soyutlamalarına yaslanabiliyor.
s.112
  1. GÜNLÜK DİLİN MATEMATİKLEŞMESİ bölümünden
Şu ana kadar söylenilenlerbir cümlede özetlenebilir; günlük dilimiz gittikçe matematikleşiyor.
s.117
Bu [plastik] kelimelerin hareketliliği, bağlantı kurma kabiliyetleri, neredeyse sınırsız görünüyor ve onları kullanabilme imkanı sonsuzdur.
s.120
Konumuzi matematikleştirmenin ayrı bir konusuolan plastikkelimelerin’uluslararası temeli’dir/kodu’dur. O basittir, tarihten yoksundur, kolay öğrenilebilir ve icra edilebilirdir; kelime hazinesi ve bağ kurma kurallarına indirgendiğinde bir tarz Lego plastik kalıbıdır. O, yerel günlük dillerin üzerini örter, onları yerlerinden uzaklaştırır, tüm nüanslarıyla ortaya konulmuş dile ait ve dil dışı ifade alanlarının yerine geçer, sadece zaman farklılığıyla her yere ulaşır ve yeni dil olarak kullanıma girer. Endüstri devletinin ‘Lego dili’, gezegeni biçim verilebilir hale getirmektedir.
s.124
Edmund Husserl: “Mısır kralı, sayı ve hesabın, ölçü sanatı ve yıldız biliminin, tahta (figür ve taşlarla) ve zar oyununun, ve dahi harflerintanrısal mucidi Thruth kendisine bu sanatları gösterip, onların diğer Mısırlılara da iletilmesini istediğinde şöyle karşılık verdi: ‘Ey olağanüstü Thruth! Birisi hangi sanatların ortaya çıkarılacağını, bir diğeri ise bu sanatların, onları kullanacaklara ne kadar zarar ve yarar getireceğini değerlendirmeyi biliyor.” (Phaidros 274) Evet işte bizim bugün, o diğer kişiye ihtiyacımız var. Politik olan şeylerin bağımsızlığı bulunmamaktadır. Yaşam alanlarının özerkliği asıl olandır/öncelenmesi gerekendir… bizler tabiî bilimlerin totaliter yönlendiriciliğinin veya onları dönüştürenlerin kurbanıyız. Dil bu hadiseyi yansıtıyor ve bir bakıma onu hazırlıyor.
(…)
1933’te, Şikago dünya fuarında, basit gibi gözüken ama sın derece öarpıcı bir slogan afişe edildi: “Bilim icat eder, teknik istifade eder, insan ise ayak uydurur.” Bu böyledir. Maalesef.
s.126

Alıntı:http://okumanotlarim.wordpress.com

Sömürge aracı olarak eğitim

“Büyük Britanya Devleti, yönetimle ilgili bazı prensiplere bağlı kalarak, böylesine geniş bir imparatorluğu nasıl idare edebilir? Tabiatı ile yerli dünyasını çok iyi tanıyan ve aynı zamanda bir Anglo-Sakson gibi hareket edebilen Yerli Memurlara güvenmek zorunda kalacaktır. Bu kişiler Londra’dan emir alacaklardır. Ancak, bu kişilerin ilk amacı yerlilerin çıkarını korumaktır. Daha sonra bu çıkarlar İmparatorluğun çıkarları ile aynı hizada tutulmalıdır. Çünkü, bir makinanın çeşitli parçaları arasındaki ahenkli çalışma düzeninden sadece merkez sorumludur.”
Bu ifadeler, 1913 yılında yayınlanan Political and Literary Essays 1908-1913 isimli kitapta yer alıyor. Kitabın yazarı Lord Cromer.
Kim bu Cromer?
Kısaca tanıtalım.

Asıl adı Evelyn Baring. 1841-1917 yılları arasında yaşadı. 1880-1883 yılları arasında Hindistan Maliye Bakanlığı görevinde bulundu. 1883 yılından 1907 yılında görevinden istifa edinceye kadar Mısır’ın bir numaralı ismi olarak kaldı. Kendisine 1892 yılında Baronluk, 1901 yılında ise Kontluk ünvanı verildi. Lord Cromer’in, Büyük Britanya tarafından kurulan sömürge sisteminin ilânihâye devam etmesini sağlamak üzere sunduğu “yerli memurların yetiştirilmesi” teklifi büyük bir başarıyla uygulandı. En büyük ve en kapsamlı başarı ise, Hindistan’da gerçekleştirildi.

HİNDİSTAN’DA NELER OLDU?

Hindistan’daki İngiliz sömürgesi 1800 yılında başladı ve yaklaşık birbuçuk asır sürerek 1947 yılında sona erdi. Uzmanlara göre bu sömürge döneminde Hindistan hemen her şeyiyle değişti. Maddi zenginliklerinin sömürülmesi ve yağmalanmasının yanı sıra, Hint insanı, düşünce yapısından yaşam tarzına kadar bambaşka bir şekle büründü.

Hint insanını duygu ve düşüncelerine kadar köklü bir değişime yönelten etken veya etkenler nelerdi?
Bu sorunun cevabını Thomas Macaulay’ın 1835 yılında kaleme aldığı ve İngiliz koloni emperyalizminin hedeflerini anlattığı Minute on Indian Education isimli kitabında bulmak mümkün:
“Hükmettiğimiz yerlerde bizlerle idaremiz altındaki milyonlarca insanla bizim aramazda iletişimi sağlayacak bir insan tipi ve sınıfı oluşturmalıyız. Öyle bir sınıf ki, kanı ve rengiyle Hintli, fakat damak tadıyla, düşüncesiyle, sözleri ve entellektüel birikimiyle İngiliz olan insanlardan oluşsun.”
Bu satırların yazarı, aynı zamanda Hindistan’da uygulanan Britanya Kolonileri Eğitim Politikasının da mimarıydı. Onun öncülüğünde uygulanan eğitim politikalarıyla, tıpkı dünyanın diğer yerlerindeki sömürgelerde olduğu gibi, Hindistan’da, ama İngilizlerin hedeflediği doğrultuda bir dünya görüşü yerleşti.

Hindistan’daki bu sistem ortaya konulurken temel bir hedef belirlenmişti: Hint tarihi.
İngilizlerin Hindistan’daki yerleşik kültürü istedikleri şekilde değiştirme gayretleri öncelikle tarihin unutturulmasına odaklandı. Başta eğitim olmak üzere, pek çok propaganda yollarıyla tarih kötülendi. Yoğun ve sürekli bir şekilde gelen telkinler sonuç verdi ve insanlar kendi geçmişlerinden utanır, kendi tarihlerine nefretle bakar hale geldiler.

1818 yılında basılan üç ciltlik History of British India isimli eserin yazarı James Mill’e göre Hindistan, temelde değişime açık olmayan insanların ülkesiydi. Bu yüzden Hint toplumunda hiçbir entelektüel tartışma yapılmaz ve gelişme de olmazdı. Aynı durum teknolojik gelişmeler için de geçerliydi.
Alman sosyolog Max Weber, meşhur eseri The Protestant Ethic and Sprit of Capitalism isimli eserinde, Hint dini ve felsefesiyle ilgili değerlendirmelerini yaparken, Hint felsefî sistemlerinin özellikle “maddeden uzaklaşma” ve “dünyayı reddetme” karakterleri üzerinde odaklanmıştı. Buradan hareketle Weber, Doğuda hiçbir rasyonel doktrinin bulunmadığı neticesine ulaşmıştı.

EĞİTİMLE TESLİM ALINAN BİR TOPLUM

İngilizler, okullarda uyguladıkları eğitim politikalarıyla kısa sürede kendilerine hayranlıkla ve sadakatle bağlı bir nesil yetiştirdiler. Bizzat Hindistan’daki okullarda bunu sağlamakla yetinmeyip, kabiliyetli Hint gençlerine İngiltere’de lise ve özellikle üniversitelerde eğitim imkânı sağladılar.
Artık Hintli insanın düşünce dünyası fethedilmiş, eski değerlerin yerine yenileri yerleştirilmişti.

İNGİLİZ HAYRANI HİNTLİLER

Tamamen İngiliz hayranlığıyla düşünce dünyası şekillenen nesiller, İngiliz edebiyatında yer tutan bütün eserler için inanılmaz büyüklükte bir pazar oluşturmuşlardı. İngiltere’de yayınlanan her türlü roman, hikâye, şiirler doymaz bir iştahla okundu; elden ele dolaştırıldı. Bu gerçeği Edinburg Philosophical Society’de, 1846 yılında bir konuşma yaparken Thomas Babington şöyle dile getiriyordu: “İngiltere’nin edebiyat ürünleri bizim ticaretimizden daha geniş bir etkiye, ordularımızdan daha tesirli bir güce sahip.”

İngilizlerin Hindistan’daki hakimiyetini devam ettirebilmek ve insanların kendilerine olan bağlılığını artırmaya yönelik başka icraatları da oldu. Örneğin, ülkenin ekonomik zenginliklerini daha fazla sömürebilmek için Hindistan’ın en ücrâ köşelerine kadar uzanan demiryolları inşâ ettiler. Telgraf ağları kurdular. Ancak bunu İngilizlerin kendilerine birer hizmeti ve armağanı olarak sundular. Kendilerinin sömürgeci bir ülke değil, hizmet ve medeniyet getiren, hattâ kurtarıcı ve dış düşmanlara karşı koruyucu bir ülke olduklarını çeşitli yöntemlerle kabul ettirdiler.

SÖMÜRGECİLERİN YÖNTEMİ HEP AYNI

19. yüzyılın ilk yıllarında İngilizler, kendi eğitim sistemlerini Hintli gençler üzerinde ustalıkla uygularlarken, aynı yıllarda Fransız resmî makamlarıyla misyonerler arasında hararetli bir tartışma yaşanıyordu. Tartışılan konu Batı Afrika’da yer alan Senegal halkına en uygun eğitim sisteminin ne olması gerektiğiydi. Almanlar ise, hakimiyetleri altındaki Java’lı zenginlerin çocukları için dil okulları açmaya ancak 19. yüzyılın ortalarında başlayabildi. Bu yüzyılın sonlarına doğru ise Java’ya yerleşen Almanların görev aldığı okullarda Java’lı gençler eğitim almaya başladılar.

Kendi ülkelerinden getirecekleri işçilerin maliyetleri her açıdan çok ağır yük getirecekti. İşte bu sebepten dolayı, gerek sömürge ülkelerindeki, gerekse kendi ülkelerindeki okullarda eğittikleri Asyalı veya Afrikalı gençler, tam aradıkları niteliklere sahipti. Zaten aşırı sıcak veya tropikal iklimin hüküm sürdüğü bu bölgeler batılılar için yaşanmaz özellikler barındırıyordu. Afrika ve Asya toplumlarına göre daha yüksek hayat standartlarına sahip Batı insanı için tehlikelerle, zorluklarla ve belirsizliklerle dolu bir ortam hiç de tercih edilmiyordu. Bu durumda bölge insanından daha uygun bir işgücü olamazdı. Böylece sömürgeci ülkelerin okullarında yetişen gençler, kendi toprakları üzerinde sömürgeci efendilerine hizmet etmenin gururunu (!) yaşadılar.

ZİMBABVE ÖRNEĞİ

“Onunla aynı yaştaydık. Ama okul çağı geldiğinde aramızda sanki uçurumlar açılmıştı. Çünkü babası okulun lüzumuna inanmıyordu. Daha doğrusu, oğlunun yabancı bir kültürle şekillenmesini istemiyordu. Oğlu Chemai’yi okula göndermemek için de parasının olmadığı mazeretine sığınıyordu. Bu yüzden çocukluk yıllarımın en yakın dostumu kaybediyordum.”

Mungoshi, çocukluk yıllarına ait bir başka olayı aktardığı The Setting Sun and the Rolling World isimli kitabında, yine sömürge yönetimince uygulanan eğitim sisteminin kendi insanı üzerindeki olumsuz etkilerini aktarıyordu. Bu hikâyesinin kahramanı Nhamo isimli yine bir çocukluk arkadaşıydı. Nhamo, hayallerini kurduğu hayatı yaşayabilmek için, İngilizce eğitim verilen bir okula gitmek istiyordu. Bu hedefe ulaşmak onun için “her şey” anlamına geliyordu. Bu uğurda anne-babasından, doğup büyüdüğü köyünden ayrılması gerekiyordu. Büyük bir kararsızlık içindeydi. Hikâyenin bir yerinde Nhamo’nun kendi kendini iknâ etmek için söylediği şu sözleri, yaşadığı ikilemin göstergesiydi:

“Nhamo! Okulun değerini, eğitimin önemini biliyorsun. Şimdi beni bu yaşanmayacak yerde yaşamaya ikna etmeye çalışıyorsun. Böylesi bir fırsatı tepip, buralarda ölüm dansı yapmak mı istiyorsun? Kendi hayatımı şekillendirmek için önüme bulunmaz bir fırsat çıktı. Belki bir daha çıkmayacak. Şimdi de beni yolumdan geri çevirmeye çalışıyorsun.”

Sömürgeci ülke, Zimbabve’de eğitimi kendi amaçları doğrultusunda kullanırken, çok masum ve insancıl propagandalardan da geri durmadı. Yerli halka, sürekli olarak. çocuklarının daha iyi hayat şartlarına kavuşabilmeleri, çok değerli fırsatlar elde edebilmeleri için eğitimin şart olduğu telkinlerinde bulundular.

Bu telkinlerin tesiriyle halkın çoğunluğu, çocuklarının sömürgeci ülkenin okullarında eğitim görmelerini ayrı bir sosyal statü olarak algılamaya başladı. Ancak bu anlayış, hem çocuklarını kendilerinden koparmış, hem de kendi kimlikleri ve temelleri arasında giderek derinleşen uçurumlar açmıştı.

NİJERYA’DA DA BENZER TABLO

1905 yılından itibaren İngilizler Nijerya’da, etkileri günümüze kadar uzanan bir sömürge yönetimi kurdular. Bu ülkedeki sömürge yönetiminin ilk yıllarında gözlemlenen en önemli nokta, 1914 yılına kadar Nijerya’nın iki ayrı koloni halinde yönetilmesiydi. İki tarafın birleşmesine kadarki dönemde İngilizler her iki tarafa farklı uygulamalarda bulundu. Kuzey bölgesindeki İngiliz hakimiyeti, aristokrat Sokoto ailesiyle işbirliği kurmak suretiyle sağlanıyordu. Yönetimi ellerinde bulunduran Sokoto ailesinin İngilizlerle son derece uyumlu bir çizgi takip etmeleri sayesinde, bu bölge, Güney Nijerya’ya oranla daha fazla ekonomik, politik ve kültürel değişime sahne oldu.

İngilizlerin her iki bölgede uyguladığı eğitim politikasından Güney Nijerya’nın payı daha fazlaydı. Bu bölgede kısa zamanda peş peşe açılan Hıristiyan misyoner okullarıyla doğrudan bağlantılı olarak, eğitim alanında önemli adımlar atıldı. Bölgedeki sömürge yönetiminin hüküm sürdüğü 1900-1960 yılları arasında, İngilizler, pek çok hizmetlerde bu okullarda eğitim görenleri istihdam etti. Sivil hizmetli olarak, ya da idarî kadrolarda görev alan bu insanlar tamamen kendi standartlarında yetişmişti. Ancak bu durum bir yanda önlerine sunulan ekonomik imkanlardan sonuna kadar yararlanıp, böyle bir düzenin hiç değişmemesini isteyen, diğer yanda ise bu kesime ve sömürge yönetimine karşı tepki gösteren iki farklı grubu ortaya çıkardı.

SÖMÜRGE DİLİ VE DİLİN SÖMÜRÜLMESİ

Sömürgeci eğitim sisteminde kullanılan en önemli silâh, hiç şüphesiz dil oldu. Thomas Macaulay’ın Minute on Indian Education isimli kitabında, şu ilginç cümle dikkat çeker: “Kendi anadilleriyle eğitimlerini sağlayamayan bu toplumu eğitmeliyiz.”

Hindistan’daki eğitim sisteminin kurucusu olan Macaulay’ın, mezkur kitabında sıklıkla vurguladığı gibi, İngilizce eğitim veren okullar aracılığıyla Hintli gençlerin birer “kahverengi İngiliz centilmenlerine” dönüşmesi hedeflenmişti. Nitekim bu insanlar eğitimlerini tamamladıktan sonra kendi insanlarına İngilizler gibi yaşamanın yollarını öğretme çabasına girmişlerdi.

Tıpkı İngilizler gibi, Fransızlar da aynı çizgiyi takip ettiler. Afrika ve diğer sömürge bölgelerindeki çocuklara Fransızcayı ve Fransız kültürünün tüm inceliklerin öğretmenin bütün yollarını denediler. Çünkü onlara göre öğrettikleri derslerin tamamen hazmedilmesi ve Fransız kültürüyle asimile edilmesiyle bu gençler, tam anlamıyla birer Fransız vatandaşı olabileceklerdi. Soy kütüklerinin, ya da deri renklerinin farklı oluşu hiç de önemli değildi. Gerçi bu şekilde oluşturdukları grup, her bir Fransız kolonisi içinde küçük bir azınlığı teşkil ediyordu. Bu küçük azınlığın önüne her türlü eğitim imkanı sağlanmıştı ve eğitimden geçenlere Fransız vatandaşı olmanın bütün ayrıcalıkları tanınıyordu. Binlerce Senegalli, yüzlerce Vietnamlı veya Tunuslu’nun önüne Fransız pasaportu taşıma, seçimlerde oy kullanma ve hattâ Fransız Parlamentosunda sandalye sahibi olmaya varıncaya kadar pek çok kapı aralanmıştı.

SONUÇ

Sömürge ülkelerinde uygulanan Batılı eğitim sistemi özellikle devlet dairelerine önemli sayıda memur, demir yollarında kondüktör, kahverengi derili Hint centilmenleri ve zenci Fransız vatandaşları yetiştirmede gerçekten çok başarılı olmuştu. Ancak sömürgecilerin uyguladıkları bu sistemin asıl etkileri bu kadar sınırlı değildi. Daha büyük etki, Avrupalı sömürge hakimiyetinin nesiller boyunca devam etmesi şeklinde kendisini gösterdi. Bunu sağlamak için takip edilen yöntem çok ilgi çekiciydi.

Öncelikle sömürge yönetimi altındaki bölgelerde yaşayan nüfus içinde etnik, din ve dil açılardan farklı, tarihleri ve kimlikleri birbirinden ayrı gruplar meydana getirildi. Diğer yandan sömürgeci devletin dili, dini ve kültürü birleştirici bir unsur olarak sunuldu. Okullarda sürekli bu özellikler birleştirici ve kuşatıcı unsurlar olarak sunuldu. Bir süre sonra da, insanlar bu durumu kabullenir hale geldiler. Kendi temel özellikleriyle değil, Batının değerleriyle birbirlerine bağlanır oldular. Bir bakıma herkesi kuşatıcı bir üst kimlik oluşturulmuş oldu.

Zimbabve’nin yetiştirdiği en önemli romancılardan olan Charles Mungoshi, çocukluk yıllarında yaşadığı olayları anlattığı Waiting for the Rain isimli romanında, dolaylı olarak İngiliz okulları ve eğitim sistemiyle ilgili önemli bilgiler aktarır. Romanında yer verdiği şu ifadelerde, sömürgeci İngilizlerin, eğitimi bir araç olarak kullandığı konusunda yerli halktan bazılarının bildikleri, cılız da olsa tepki gösterdikleri anlaşılır: Yine tıpkı İngilizler gibi, Fransızlar ve Almanlar, yönetimden postane memurluğuna kadar çeşitli mevkilerde görevlendirilecek işgücüne ihtiyaç duymuştu.

Sömürge eğitiminden geçen bölge insanları, yeni kimliklerini kabullenmeleri oranında çeşitli iş imkânları buldular.
Yönetim kadrolarına kadar yükseldiler. Avukat, doktor, gazeteci oldular. Afrika ve Asyadaki sömürge toplumlarında, sömürgeci efendilerine sadakatle bağlı yeni bir orta sınıf işte böyle, başarıyla oluşturulmuş oldu.

Alıntı: Dr.Veli Sırım. Teşekkürler.