28 Eylül 2014 Pazar

Sömürge aracı olarak eğitim

“Büyük Britanya Devleti, yönetimle ilgili bazı prensiplere bağlı kalarak, böylesine geniş bir imparatorluğu nasıl idare edebilir? Tabiatı ile yerli dünyasını çok iyi tanıyan ve aynı zamanda bir Anglo-Sakson gibi hareket edebilen Yerli Memurlara güvenmek zorunda kalacaktır. Bu kişiler Londra’dan emir alacaklardır. Ancak, bu kişilerin ilk amacı yerlilerin çıkarını korumaktır. Daha sonra bu çıkarlar İmparatorluğun çıkarları ile aynı hizada tutulmalıdır. Çünkü, bir makinanın çeşitli parçaları arasındaki ahenkli çalışma düzeninden sadece merkez sorumludur.”
Bu ifadeler, 1913 yılında yayınlanan Political and Literary Essays 1908-1913 isimli kitapta yer alıyor. Kitabın yazarı Lord Cromer.
Kim bu Cromer?
Kısaca tanıtalım.

Asıl adı Evelyn Baring. 1841-1917 yılları arasında yaşadı. 1880-1883 yılları arasında Hindistan Maliye Bakanlığı görevinde bulundu. 1883 yılından 1907 yılında görevinden istifa edinceye kadar Mısır’ın bir numaralı ismi olarak kaldı. Kendisine 1892 yılında Baronluk, 1901 yılında ise Kontluk ünvanı verildi. Lord Cromer’in, Büyük Britanya tarafından kurulan sömürge sisteminin ilânihâye devam etmesini sağlamak üzere sunduğu “yerli memurların yetiştirilmesi” teklifi büyük bir başarıyla uygulandı. En büyük ve en kapsamlı başarı ise, Hindistan’da gerçekleştirildi.

HİNDİSTAN’DA NELER OLDU?

Hindistan’daki İngiliz sömürgesi 1800 yılında başladı ve yaklaşık birbuçuk asır sürerek 1947 yılında sona erdi. Uzmanlara göre bu sömürge döneminde Hindistan hemen her şeyiyle değişti. Maddi zenginliklerinin sömürülmesi ve yağmalanmasının yanı sıra, Hint insanı, düşünce yapısından yaşam tarzına kadar bambaşka bir şekle büründü.

Hint insanını duygu ve düşüncelerine kadar köklü bir değişime yönelten etken veya etkenler nelerdi?
Bu sorunun cevabını Thomas Macaulay’ın 1835 yılında kaleme aldığı ve İngiliz koloni emperyalizminin hedeflerini anlattığı Minute on Indian Education isimli kitabında bulmak mümkün:
“Hükmettiğimiz yerlerde bizlerle idaremiz altındaki milyonlarca insanla bizim aramazda iletişimi sağlayacak bir insan tipi ve sınıfı oluşturmalıyız. Öyle bir sınıf ki, kanı ve rengiyle Hintli, fakat damak tadıyla, düşüncesiyle, sözleri ve entellektüel birikimiyle İngiliz olan insanlardan oluşsun.”
Bu satırların yazarı, aynı zamanda Hindistan’da uygulanan Britanya Kolonileri Eğitim Politikasının da mimarıydı. Onun öncülüğünde uygulanan eğitim politikalarıyla, tıpkı dünyanın diğer yerlerindeki sömürgelerde olduğu gibi, Hindistan’da, ama İngilizlerin hedeflediği doğrultuda bir dünya görüşü yerleşti.

Hindistan’daki bu sistem ortaya konulurken temel bir hedef belirlenmişti: Hint tarihi.
İngilizlerin Hindistan’daki yerleşik kültürü istedikleri şekilde değiştirme gayretleri öncelikle tarihin unutturulmasına odaklandı. Başta eğitim olmak üzere, pek çok propaganda yollarıyla tarih kötülendi. Yoğun ve sürekli bir şekilde gelen telkinler sonuç verdi ve insanlar kendi geçmişlerinden utanır, kendi tarihlerine nefretle bakar hale geldiler.

1818 yılında basılan üç ciltlik History of British India isimli eserin yazarı James Mill’e göre Hindistan, temelde değişime açık olmayan insanların ülkesiydi. Bu yüzden Hint toplumunda hiçbir entelektüel tartışma yapılmaz ve gelişme de olmazdı. Aynı durum teknolojik gelişmeler için de geçerliydi.
Alman sosyolog Max Weber, meşhur eseri The Protestant Ethic and Sprit of Capitalism isimli eserinde, Hint dini ve felsefesiyle ilgili değerlendirmelerini yaparken, Hint felsefî sistemlerinin özellikle “maddeden uzaklaşma” ve “dünyayı reddetme” karakterleri üzerinde odaklanmıştı. Buradan hareketle Weber, Doğuda hiçbir rasyonel doktrinin bulunmadığı neticesine ulaşmıştı.

EĞİTİMLE TESLİM ALINAN BİR TOPLUM

İngilizler, okullarda uyguladıkları eğitim politikalarıyla kısa sürede kendilerine hayranlıkla ve sadakatle bağlı bir nesil yetiştirdiler. Bizzat Hindistan’daki okullarda bunu sağlamakla yetinmeyip, kabiliyetli Hint gençlerine İngiltere’de lise ve özellikle üniversitelerde eğitim imkânı sağladılar.
Artık Hintli insanın düşünce dünyası fethedilmiş, eski değerlerin yerine yenileri yerleştirilmişti.

İNGİLİZ HAYRANI HİNTLİLER

Tamamen İngiliz hayranlığıyla düşünce dünyası şekillenen nesiller, İngiliz edebiyatında yer tutan bütün eserler için inanılmaz büyüklükte bir pazar oluşturmuşlardı. İngiltere’de yayınlanan her türlü roman, hikâye, şiirler doymaz bir iştahla okundu; elden ele dolaştırıldı. Bu gerçeği Edinburg Philosophical Society’de, 1846 yılında bir konuşma yaparken Thomas Babington şöyle dile getiriyordu: “İngiltere’nin edebiyat ürünleri bizim ticaretimizden daha geniş bir etkiye, ordularımızdan daha tesirli bir güce sahip.”

İngilizlerin Hindistan’daki hakimiyetini devam ettirebilmek ve insanların kendilerine olan bağlılığını artırmaya yönelik başka icraatları da oldu. Örneğin, ülkenin ekonomik zenginliklerini daha fazla sömürebilmek için Hindistan’ın en ücrâ köşelerine kadar uzanan demiryolları inşâ ettiler. Telgraf ağları kurdular. Ancak bunu İngilizlerin kendilerine birer hizmeti ve armağanı olarak sundular. Kendilerinin sömürgeci bir ülke değil, hizmet ve medeniyet getiren, hattâ kurtarıcı ve dış düşmanlara karşı koruyucu bir ülke olduklarını çeşitli yöntemlerle kabul ettirdiler.

SÖMÜRGECİLERİN YÖNTEMİ HEP AYNI

19. yüzyılın ilk yıllarında İngilizler, kendi eğitim sistemlerini Hintli gençler üzerinde ustalıkla uygularlarken, aynı yıllarda Fransız resmî makamlarıyla misyonerler arasında hararetli bir tartışma yaşanıyordu. Tartışılan konu Batı Afrika’da yer alan Senegal halkına en uygun eğitim sisteminin ne olması gerektiğiydi. Almanlar ise, hakimiyetleri altındaki Java’lı zenginlerin çocukları için dil okulları açmaya ancak 19. yüzyılın ortalarında başlayabildi. Bu yüzyılın sonlarına doğru ise Java’ya yerleşen Almanların görev aldığı okullarda Java’lı gençler eğitim almaya başladılar.

Kendi ülkelerinden getirecekleri işçilerin maliyetleri her açıdan çok ağır yük getirecekti. İşte bu sebepten dolayı, gerek sömürge ülkelerindeki, gerekse kendi ülkelerindeki okullarda eğittikleri Asyalı veya Afrikalı gençler, tam aradıkları niteliklere sahipti. Zaten aşırı sıcak veya tropikal iklimin hüküm sürdüğü bu bölgeler batılılar için yaşanmaz özellikler barındırıyordu. Afrika ve Asya toplumlarına göre daha yüksek hayat standartlarına sahip Batı insanı için tehlikelerle, zorluklarla ve belirsizliklerle dolu bir ortam hiç de tercih edilmiyordu. Bu durumda bölge insanından daha uygun bir işgücü olamazdı. Böylece sömürgeci ülkelerin okullarında yetişen gençler, kendi toprakları üzerinde sömürgeci efendilerine hizmet etmenin gururunu (!) yaşadılar.

ZİMBABVE ÖRNEĞİ

“Onunla aynı yaştaydık. Ama okul çağı geldiğinde aramızda sanki uçurumlar açılmıştı. Çünkü babası okulun lüzumuna inanmıyordu. Daha doğrusu, oğlunun yabancı bir kültürle şekillenmesini istemiyordu. Oğlu Chemai’yi okula göndermemek için de parasının olmadığı mazeretine sığınıyordu. Bu yüzden çocukluk yıllarımın en yakın dostumu kaybediyordum.”

Mungoshi, çocukluk yıllarına ait bir başka olayı aktardığı The Setting Sun and the Rolling World isimli kitabında, yine sömürge yönetimince uygulanan eğitim sisteminin kendi insanı üzerindeki olumsuz etkilerini aktarıyordu. Bu hikâyesinin kahramanı Nhamo isimli yine bir çocukluk arkadaşıydı. Nhamo, hayallerini kurduğu hayatı yaşayabilmek için, İngilizce eğitim verilen bir okula gitmek istiyordu. Bu hedefe ulaşmak onun için “her şey” anlamına geliyordu. Bu uğurda anne-babasından, doğup büyüdüğü köyünden ayrılması gerekiyordu. Büyük bir kararsızlık içindeydi. Hikâyenin bir yerinde Nhamo’nun kendi kendini iknâ etmek için söylediği şu sözleri, yaşadığı ikilemin göstergesiydi:

“Nhamo! Okulun değerini, eğitimin önemini biliyorsun. Şimdi beni bu yaşanmayacak yerde yaşamaya ikna etmeye çalışıyorsun. Böylesi bir fırsatı tepip, buralarda ölüm dansı yapmak mı istiyorsun? Kendi hayatımı şekillendirmek için önüme bulunmaz bir fırsat çıktı. Belki bir daha çıkmayacak. Şimdi de beni yolumdan geri çevirmeye çalışıyorsun.”

Sömürgeci ülke, Zimbabve’de eğitimi kendi amaçları doğrultusunda kullanırken, çok masum ve insancıl propagandalardan da geri durmadı. Yerli halka, sürekli olarak. çocuklarının daha iyi hayat şartlarına kavuşabilmeleri, çok değerli fırsatlar elde edebilmeleri için eğitimin şart olduğu telkinlerinde bulundular.

Bu telkinlerin tesiriyle halkın çoğunluğu, çocuklarının sömürgeci ülkenin okullarında eğitim görmelerini ayrı bir sosyal statü olarak algılamaya başladı. Ancak bu anlayış, hem çocuklarını kendilerinden koparmış, hem de kendi kimlikleri ve temelleri arasında giderek derinleşen uçurumlar açmıştı.

NİJERYA’DA DA BENZER TABLO

1905 yılından itibaren İngilizler Nijerya’da, etkileri günümüze kadar uzanan bir sömürge yönetimi kurdular. Bu ülkedeki sömürge yönetiminin ilk yıllarında gözlemlenen en önemli nokta, 1914 yılına kadar Nijerya’nın iki ayrı koloni halinde yönetilmesiydi. İki tarafın birleşmesine kadarki dönemde İngilizler her iki tarafa farklı uygulamalarda bulundu. Kuzey bölgesindeki İngiliz hakimiyeti, aristokrat Sokoto ailesiyle işbirliği kurmak suretiyle sağlanıyordu. Yönetimi ellerinde bulunduran Sokoto ailesinin İngilizlerle son derece uyumlu bir çizgi takip etmeleri sayesinde, bu bölge, Güney Nijerya’ya oranla daha fazla ekonomik, politik ve kültürel değişime sahne oldu.

İngilizlerin her iki bölgede uyguladığı eğitim politikasından Güney Nijerya’nın payı daha fazlaydı. Bu bölgede kısa zamanda peş peşe açılan Hıristiyan misyoner okullarıyla doğrudan bağlantılı olarak, eğitim alanında önemli adımlar atıldı. Bölgedeki sömürge yönetiminin hüküm sürdüğü 1900-1960 yılları arasında, İngilizler, pek çok hizmetlerde bu okullarda eğitim görenleri istihdam etti. Sivil hizmetli olarak, ya da idarî kadrolarda görev alan bu insanlar tamamen kendi standartlarında yetişmişti. Ancak bu durum bir yanda önlerine sunulan ekonomik imkanlardan sonuna kadar yararlanıp, böyle bir düzenin hiç değişmemesini isteyen, diğer yanda ise bu kesime ve sömürge yönetimine karşı tepki gösteren iki farklı grubu ortaya çıkardı.

SÖMÜRGE DİLİ VE DİLİN SÖMÜRÜLMESİ

Sömürgeci eğitim sisteminde kullanılan en önemli silâh, hiç şüphesiz dil oldu. Thomas Macaulay’ın Minute on Indian Education isimli kitabında, şu ilginç cümle dikkat çeker: “Kendi anadilleriyle eğitimlerini sağlayamayan bu toplumu eğitmeliyiz.”

Hindistan’daki eğitim sisteminin kurucusu olan Macaulay’ın, mezkur kitabında sıklıkla vurguladığı gibi, İngilizce eğitim veren okullar aracılığıyla Hintli gençlerin birer “kahverengi İngiliz centilmenlerine” dönüşmesi hedeflenmişti. Nitekim bu insanlar eğitimlerini tamamladıktan sonra kendi insanlarına İngilizler gibi yaşamanın yollarını öğretme çabasına girmişlerdi.

Tıpkı İngilizler gibi, Fransızlar da aynı çizgiyi takip ettiler. Afrika ve diğer sömürge bölgelerindeki çocuklara Fransızcayı ve Fransız kültürünün tüm inceliklerin öğretmenin bütün yollarını denediler. Çünkü onlara göre öğrettikleri derslerin tamamen hazmedilmesi ve Fransız kültürüyle asimile edilmesiyle bu gençler, tam anlamıyla birer Fransız vatandaşı olabileceklerdi. Soy kütüklerinin, ya da deri renklerinin farklı oluşu hiç de önemli değildi. Gerçi bu şekilde oluşturdukları grup, her bir Fransız kolonisi içinde küçük bir azınlığı teşkil ediyordu. Bu küçük azınlığın önüne her türlü eğitim imkanı sağlanmıştı ve eğitimden geçenlere Fransız vatandaşı olmanın bütün ayrıcalıkları tanınıyordu. Binlerce Senegalli, yüzlerce Vietnamlı veya Tunuslu’nun önüne Fransız pasaportu taşıma, seçimlerde oy kullanma ve hattâ Fransız Parlamentosunda sandalye sahibi olmaya varıncaya kadar pek çok kapı aralanmıştı.

SONUÇ

Sömürge ülkelerinde uygulanan Batılı eğitim sistemi özellikle devlet dairelerine önemli sayıda memur, demir yollarında kondüktör, kahverengi derili Hint centilmenleri ve zenci Fransız vatandaşları yetiştirmede gerçekten çok başarılı olmuştu. Ancak sömürgecilerin uyguladıkları bu sistemin asıl etkileri bu kadar sınırlı değildi. Daha büyük etki, Avrupalı sömürge hakimiyetinin nesiller boyunca devam etmesi şeklinde kendisini gösterdi. Bunu sağlamak için takip edilen yöntem çok ilgi çekiciydi.

Öncelikle sömürge yönetimi altındaki bölgelerde yaşayan nüfus içinde etnik, din ve dil açılardan farklı, tarihleri ve kimlikleri birbirinden ayrı gruplar meydana getirildi. Diğer yandan sömürgeci devletin dili, dini ve kültürü birleştirici bir unsur olarak sunuldu. Okullarda sürekli bu özellikler birleştirici ve kuşatıcı unsurlar olarak sunuldu. Bir süre sonra da, insanlar bu durumu kabullenir hale geldiler. Kendi temel özellikleriyle değil, Batının değerleriyle birbirlerine bağlanır oldular. Bir bakıma herkesi kuşatıcı bir üst kimlik oluşturulmuş oldu.

Zimbabve’nin yetiştirdiği en önemli romancılardan olan Charles Mungoshi, çocukluk yıllarında yaşadığı olayları anlattığı Waiting for the Rain isimli romanında, dolaylı olarak İngiliz okulları ve eğitim sistemiyle ilgili önemli bilgiler aktarır. Romanında yer verdiği şu ifadelerde, sömürgeci İngilizlerin, eğitimi bir araç olarak kullandığı konusunda yerli halktan bazılarının bildikleri, cılız da olsa tepki gösterdikleri anlaşılır: Yine tıpkı İngilizler gibi, Fransızlar ve Almanlar, yönetimden postane memurluğuna kadar çeşitli mevkilerde görevlendirilecek işgücüne ihtiyaç duymuştu.

Sömürge eğitiminden geçen bölge insanları, yeni kimliklerini kabullenmeleri oranında çeşitli iş imkânları buldular.
Yönetim kadrolarına kadar yükseldiler. Avukat, doktor, gazeteci oldular. Afrika ve Asyadaki sömürge toplumlarında, sömürgeci efendilerine sadakatle bağlı yeni bir orta sınıf işte böyle, başarıyla oluşturulmuş oldu.

Alıntı: Dr.Veli Sırım. Teşekkürler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder