26 Şubat 2015 Perşembe

Osmanlı'nın son yüzyılında mutedil bir sima: Ahmet Cevdet Paşa



On dokuzuncu yüzyıl, hemen bütün tarihçilerin ortak kanaati ve yorumuyla Osmanlı’nın en bunalımlı ve sıkıntılı dönemlerinden birini teşkil eder. Yükseliş zamanlarında devletin zenginliğini, gücünü oluşturan; varlığını devam ettiren kurumlar ve unsurlar yozlaşmış, zayıflamıştır. Batılı devletlerin hayatın bütün alanlarında dikkati çeken üstünlüğü karşısında Devlet-i Aliye-yi Osmaniye’yi yöneten basiret sahibi devlet adamları ve aydınlar dünyadaki ve ülkedeki gelişmeleri yeniden değerlendirme gereğini dile getirdiler. Önceleri pek cılız kalan bu ses zamanın ve hayatın zorlayıcılığı karşısında yenileşme haykırışlarına dönüştü. Böylece yüzyılın hemen başında Üçüncü Selim’in katliyle sonuçlanan yenilik hareketleri ilerleyen zamanda tamamlanma zorunluluğunu hissettirdi. Bu yüzyılda hem düşünüş bakımından hem de siyasî ve toplumsal kurumları yeniden oluşturmak için Batı’ya doğru bir yürüyüş başlar. Uzun, yorucu ve meşakkatli bu yürüyüşün kahramanlarından biri de Ahmet Cevdet Paşa’dır. Son yüzyılın bu mutedil ve muhafazakâr yüzü bir dönemin tarihini de yansıtır.   
 
Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı’nın Tanzimat’ı beklediği, İkinci Mahmut’un saltanatı sırasında 26 Mart 1823 tarihinde Bulgaristan’ın Lofça kasabasında doğar. Babası Lofça’nın ileri gelenlerinden ve Meclis azasından Hacı İsmail Ağa, annesi yine Lofçalı Topuzoğlu hanedanından Ayşe Sümbül Hanım’dır. Bizzat kendisi atalarından Kırklarelili Yularkıran Ahmet Ağa’nın 1711’deki Prut savaşına katıldıktan sonra memleketine geri dönmeyerek Lofça’ya yerleştiğini ve zamanla Lofça’nın ileri gelenleri arasına giren bu ailenin Yularkıranoğulları adıyla tanındığını söyler.

Öğrenim hayatına büyükbabası Hacı Ali Efendi’nin teşvik ve desteğiyle Lofça müftüsü Hafız Ömer Efendi’den Arapça okuyarak başlar. Diğer bazı hocalardan da çeşitli dersler alarak İslâmî ilimlerle ilgili eserleri okuyacak derecede ilerleme gösterir. 1839 yılında İstanbul’a gider. Burada kısa zamanda ilmî çevrelerde kendini gösterir. Dönemin ünlü bilginlerinden dersler alır; matematik, kozmoğrafya alanlarına eğilir; Fransızcayı öğrenir.

Ahmet Cevdet Paşa İstanbul’daki ilk yıllarında Bir yandan Çarşamba’daki Murat Molla Tekkesi’nde “Mesnevi” okur, Farsça öğrenir; diğer yandan dönemin ünlü şairi Süleyman Fehim Efendi’nin Karagümrük’teki konağına devam edip edebî okumalar yapar. Aynı zamanda tasavvuf âleminin tanınmış siması Kuşadalı İbrahim Halvetî’nin sohbetlerine katılır.

Öğrenim hayatından sonra devlet hizmetine giren Ahmet Cevdet Paşa’nın uzun, başarılı ve baş döndürücü bir çalışma hayatı vardır. 1844 yılında başladığı ve 51 yıl süren devlet hizmetine önce kadılık, sonra müderrislikle devam eder. 1850 yılında Meclis-i Maarif-i Umumiye azalığı ve Darülmualimin müdürlüğüne atanır; aynı zamanda Encümen-i Daniş azalığında da bulunur. 1861 yılında İşkodra’da çıkan isyanın bastırılması için “memuriyet-i fevkalade” ile görevlendirilir, gösterdiği başarıyla şöhretini arttırır. Bunun üzerine Anadolu kazaskerliği payesi ile Bosna-Hersek müfettişliğine, daha sonra 1865 yılında vezirlik payesine erişen Ahmet Cevdet Paşa yine siyasî ve idarî tam yetkiyle Kozan isyanının bastırılmasına memur edilir, ondan sonra da Halep valisi olur, bilâhare 1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye başkanlığı ile Cemiyet-i İlmiye başkanlığını da yerine getirir. Cemiyet-i İlmiye başkanlığı yaptığı zamanlarda “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye” adlı ve İslâm hukuku alanında şaheser sayılan eserin hazırlanmasında önemli katkıları olur. 1873 yılında Şura-yı Devlet üyesi ve Evkaf nazırı, kısa bir zaman sonra da Maarif nazırı olur. Maarif nazırlığı sırasında ilkokullardan yüksek okullara kadar her düzeyde ders programları yapılması ve yeni bir elifba cüzü hazırlanıp bastırılmasına önayak olur. 1874 yılında Şura-yı Devlet başkan vekilliğine getirilen Ahmet Cevdet Paşa, kısa bir zaman sonra Yanya valiliğine, 1875 yılında yine Maarif nazırlığına ardından da Adliye nazırlığına getirilir. 1876 yılında Rumeli teftişine gönderilir. Rumeli teftişi dönüşü nazırlıktan azledilir; Suriye valiliğine atanır fakat görevine başlamadan tekrar Maarif nazırlığına atanır. Bir süre sonra da Adliye nazırı olur. 1877 yılında Dahiliye nazırlığına atanır. Dahiliye nazırlığı sırasında mülkiye mezunlarının hal tercümelerinin kaydedildiği “Sicil-i Ahval Defteri’ni düzenletir. Aynı yıl Evkaf nazırı olur. 1878’de Suriye valisi olarak Şam’a gider. Bu arada Kozan’da çıkan isyanı bastırmakla görevlendirilir. Ancak isyanın bastırılması için İstanbul’dan Mithat Paşa’nın Şam valiliğine atanmasıyla Ahmet Cevdet Paşa açıkta kalır. İstanbul’a dönüş yolunda Ticaret nazırlığına atandığını öğrenir. Bir ara resmi görevlerden uzakta kalır; kitap çalışmaları yapar. 1886’da tekrar Adliye nazırlığına getirilir fakat Sadrazam Kamil Paşa’yla anlaşamayınca bu görevinden de ayrılır. 1890 yılında Sultan İkinci Abdülhamid tarafından Meclis-i Âli’ye atanır. Ahmet Cevdet Paşa bundan sonraki hayatında ilmî çalışmalara ağırlık verir. 26 Mayıs 1895 yılında Bebek’teki yalısında vefat eder; Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin haziresine defnedilir.

Adviye Rabia Hanım’la evliliğinden Ali Sedad, Fatma Aliye, Emine Semiye adlı üç cocuğu olmuştur. Çocuklarının hepsi edebî faaliyetlerde bulunmuş, özellikle Fatma Aliye Hanım eserleri ve düşünceleriyle haklı bir üne sahip olmuştur.   

Ahmet Cevdet Paşa; devlet adamı, tarihçi, hukukçu, bilgin, düşünür ve şairdir. Resmî görevleri yanında yirmiye yakın geniş çaplı eser ortaya koymuştur. Hukuk alanında daha önce sözünü ettiğimiz “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye” adlı kanunlar manzumesinin önemli bir bölümünü yazmış bu eser Cumhuriyet dönemine kadar adlî, idarî toplumsal alanda yürürlükte kalmıştır. Tarih alanında “Tarih-i Cevdet”, “Kısas-ı Enbiya”, “Maruzat”; Dil alanında “Belagat-ı Osmaniye” ve “Kavaid-i Osmaniye”, başlıca eserleridir. Hatıralarını ve notlarını içeren “Tezâkir” adlı eseri Tanzimat döneminin birincil kaynaklarındandır. Şiirlerini Sultan İkinci Abdülhamid’in isteği üzerine bir divanda toplamıştır. İbnülemin Mahmud Kemal İnal “Son Asır Türk Şairleri” adlı eserinde Ahmet Cevdet Paşa’nın ilimde “yed-i tûla sahibi” olduğunu ve şiirini “kuvvetli ilim ile” söylediğini fakat “tab’an şair” olmadığını zikreder.

Türk düşünce hayatında Tanzimat dönemi hakkındaki değerlendirmelerde, Osmanlı’nın yeniden inşasına yaptığı katkılara oranla üzerinde yeterince durulmayan bir isim olan Ahmet Cevdet Paşa özellikle tarihçiliği ve hukukçuluğu ile öne çıkarılır. Düşünürlüğü ve yapıcı yönü setredilir. Bunu, Paşa’nın Osmanlıcı-İslâmcı oluşundan dolayı Tanzimat’ı yazan araştırmacıların tarafgir davranmalarına bağlamak pek de yanlış bir tespit olmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar “On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’inde Ahmet Cevdet Paşa’yı Mehmet Münif Paşa ve İbrahim Şinasi ile beraber Tanzimat’ın ilk yıllarının üç önemli şahsiyeti olarak niteler. Tanpınar, onun çalışkanlığı üzerinde dururken “ Hayatı, işin terbiyesi, işin zaferidir. 1850’den 1895’e kadar memlekette yapılan şeylerin büyük bir kısmı onun eseridir. Adliye, Maarif, Ticaret Evkaf nezaretleri asıl teşkilatlarını onun nazırlık zamanında tamamlar. …Fuad Paşa ile yaptıkları gramerle Türkçenin üzerinde ilk duran o olduğu gibi, “Tarih’i ile Tanzimat’ın ideolojisini yapar.” Der.
                
Tanzimat’ın öncüleri arasında kurucu yapıcı ve uzlaştırıcı yönüyle öne çıkan Ahmet Cevdet Paşa çağdaşları olan Şinasi ve Namık Kemal’e oranla daha mutedil ve devlet adamlığı terbiyesi dâhilinde hareket eden bir karaktere sahiptir. Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Cevdet Paşa’nın bu yönüyle ilgili “ Hiç coşkun değildir, lâkin körü körüne de itaatkâr olmaktan uzaktır. Milleti, milletin dertlerini devlete feda etmez ve müdafaa etmeye koyulur, lâkin devleti de sokak ihtilalinin karşısında üstün tutar.” Der. Muhafakârdır fakat yeniliğe de düşman değildir. İlerlemecidir; yalnız ilerlemenin din ve şeriat temelleri üzerine inşa edilmesini ister. Tanzimat döneminde devletin yeniden kurulması tartışmalarının içinde yaşayan ve yetişen Ahmet Cevdet Paşa doğal olarak bu tartışmalarda görüşlerini çeşitli eserlerinde dile getirdi. Tarihçi ve düşünür yanıyla toplumun sorunlarını tespit ve alınması gereken önlemler konusunda öneriler sundu.

Bu dönem düşünürlerinin başlıca tartıştığı konulardan biri “medeniyet” ve “Batı medeniyeti” kavramlarıdır. Ahmet Cevdet paşa Avrupa’ya hayran ve medeniyetçidir, ancak Batı’ya hayranlığı aşırıya kaçmaz. Ona göre Batı medeniyeti tarih sahnesine çıkan büyük medeniyetlerden sadece bir tanesidir. Avrupa daha önceki medeniyetlerin mirasına konduğu için bu düzeyine ulaşmıştır. Medeniyeti toplum hayatının bir gereği olarak kabul eden Ahmet Cevdet Paşa’ya insan doğuştan medeniyete yatkındır. Osmanlı coğrafyasında yaşayan toplumların medenî vasıflara sahip olması için alınması gereken önlemleri sıralarken eğitim ve kültür faaliyetleri yanında Türkçenin bilim dili haline getirilmesi gerektiğini belirtir. Ahmet Cevdet Paşa bu konuda öneri yapmakla kalmamış Türkçenin ilk gramer kitabını kendisi hazırlamıştır.
 
Osmanlıcı-İslâmcı bir zihniyete sahip Olan Ahmet Cevdet Paşa Osmanlı devletinin kurumsal olarak yeniden inşası konusunda Batı tarzında reforma tabi tutulmasını savunur. Bir kısım devlet adamlarının Fransız kanunlarının aynen alınıp tercüme edilmesi önerisine şiddetle karşı çıkarak “Mecelle’yi hazırlar. Kanunların İslâmî esaslara göre hazırlanması gerektiğini, geleneklerin ihmalinin asla söz konusu olmaması gerektiğini savunur. Paşa, padişahla halkın ilişkisinin yükseliş dönemlerin en önemli özelliği olduğunu belirterek bir çeşit demokratik anlayışı savunur. Ona göre Osmanlı sultanları “ulaşılamaz” bir niteliğe sahip olmamalıdır. Yükseliş dönemlerinde padişah Divan’da halkla beraberdi. Memleket meseleleri, din ve devlet işleri bu meclislerde görülürdü. Bununla beraber Saltanat makamının bir kudsiyeti vardır ve bu titizlikle korunmalıdır.
   
Paşa’ya göre Osmanlı coğrafyasında “hürriyet” kavgası olmaz, “adalet” mücadelesi olur. “Hürriyet” kavgası ancak batılı toplumların sorunudur. Devletin ana görevlerinden biri halkın haklarını korumaktır. Devlet İslâmî hükümlere uymakla fitne fesadı önleyebilir. Gayri Müslimlere de şer-i şerif’e uygun muamele edilir. Böylece, İslâm’ın eşitlik-adalet uyumundan dolayı Batı’daki sınıf çatışmaları ve sömürünün Osmanlı toplumunda görülmeyeceğini savunur.    

Ahmet Cevdet Paşa, “milliyet” kavramı karşılığında “kavmiyet’i kullanır. “Millet’i Müslüman toplumların siyasî birlik ve bütünlüğü olarak tanımlar. Ona göre “milliyet” kavramı bir arada yaşama becerisini gösteremeyen Batılı ülkelerin farklı ve çeşitli devletlere bölünmesidir. Ümmet fikrini hararetle savunan Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı toplumunu “ümmetler birliği” şeklinde görür.

Paşa’nın yaşadığı toplumun ekonomik anlayışını da eleştirir. Ona göre savaşa dayanan ekonomik anlayıştan vazgeçmeli verimliliğe dayanan bir ekonomik modeli tercih etmelidir. Liberal ekonomiye yakın bir anlayışı savunan Ahmet Cevdet Paşa iş hayatında Müslümanların anonim şirketler kurmalarını tavsiye etmiştir.

Bu kısa yazıda kişisel ve zihinsel bir portresini çizmeye çalıştığımız Ahmet Cevdet Paşa hayatı boyunca, adına “Tanzimat dönemi” dediğimiz siyasî ve toplumsal sorunların merkezinde yaşayan bir aydın olarak yaptığı tespitlerle, önerdiği çözümlerle günümüz aydın ve siyasetçilerine sağlıklı düşünsel açılımlar sunmaktadır kanaatindeyiz. Bizim bu küçük tanıtımımız çalışkanlık, içtenlik ve tefekkür abidesi bu büyük şahsiyeti bilim mahfillerinin de dışında görüşleriyle bugüne ve yarına ışık tutacağı umudunu taşıyoruz.

Yazar: İsmail Dervişoğlu (Allah rahmet eylesin)
Alıntı: 

http://kolenli.tr.gg/M%26%23304%3BSAF%26%23304%3BR-KALEM_%26%23304%3Bsmail-DERV%26%23304%3B%26%23350%3BO%26%23286%3BLU.htm



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder