24 Nisan 2015 Cuma

The Power of Nightmares:The Rise of The Politics of Fear: Kabusların Gücü: Korku Siyaseti Yükselişi” (2004)



Yönetmen:Adam Curtis
Senaryo:Adam Curtis
Ülke: İngiltere
Sezon:1.Sezon
Tür: Belgesel, Tarihi
Vizyon Tarihi:20 Ekim 2004       (İngiltere)
Süre: 180 dakika
Dil: İngilizce
Oyuncular: Gilles Kepel, Melvin Goodman, Stephen Holmes, William Kristol,Michael Ledeen
Özet
Korku Politikasının Yükselişi (The Rise of the Politics of Fear) altbaşlığı ile yayınlanmış olan Kabusların Gücü (The Power of Nightmares) ödüllü yönetmen Adam Curtis’in yazıp yönettiği BBC belgeselidir.
Arşiv görüntülerinin montajından oluşturulmuş bu harika belgesel, Curtis’in sunumuyla birer saatlik üç bölüm olarak yayınlanmıştır.
İlk önce 2004’ün sonlarında İngiltere’de izleyici ile buluşmuş, sonrasında 2005 Cannes Film Festivali de dahil, çeşitli festivallerde gösterilmiştir.

Belgesel Filmin Metni

2002 yapımı bol ödüllü sarsıcı belgesel, Ben Yüzyılı (The Century of the Self) ile birlikte Curtis’in en önemli iki eserinden biridir. Geçmişte, politikacılar daha iyi bir dünya yaratma sözü vermişlerdi.  Bunu gerçekleştirmelerinin değişik yolları vardı ama otorite ve güçlerinin kaynağı insanlarına önerdikleri, iyimser görüntülerdi.  Bu hayaller başarısız oldu ve bugün insanlar ideolojilere olan inançlarını kaybettiler.  Gitgide politikacılar, adeta kamunun yöneticileri gibi görüldü ama artık, otorite ve güçlerini geri getiren yeni bir rol keşfettiler.  Politikacılar, hayalleri gerçekleştirmek yerine, bizi kâbuslardan koruma sözü veriyorlar.  Anlayamayacağımız ve göremeyeceğimiz korkunç tehlikelerden bizi kurtaracaklarını söylüyorlar.  Bu tehlikelerin en büyüğü de, uluslararası terörizm.  Dünyanın dört bir yanındaki, her an ortaya çıkmaya hazır güçlü ve tehditkâr hücreler.  Terör, uğruna savaşılması gereken bir tehdit.  Fakat bu tehdit, politikacılar tarafından çarpıtılmış ve abartılmış bir hayal ürünü.  Uluslararası medya ve güvenlik güçleri aracılığı ile sorgulanmadan dünyanın her tarafındaki hükümetlere yayılan kara bir yanılsama.  İzleyeceğiniz belgesel, bu hayal ürünlerinin niye var edildiğini ve bundan kimlerin çıkar sağladığını anlatmaktadır. 

Hikâyenin kalbinde iki grup bulunmakta:  Amerikalı Yeni Muhafazakârlar ve Radikal İslamcılar. 

Her iki grubun da ülküsü, özgürlük rüyasının hayal kırıklığından daha güzel bir dünya inşa etmekti. Bu yaşanan hayal kırıklığına her iki grubun da çok benzer açıklamaları yer almaktaydı.  Bu iki grup dünyayı değiştirdi bunu yaparken de birbirlerine engel olacak hiçbir harekette de bulunmadılar.  Birlikte, dünyayı tehdit eden bu şeytani gizli organizasyonun görünen yüzü olan kâbusu yarattılar. Yani, politikacıların güç ve otoritelerini yeniden şekillendirdikleri zamanın hayal ürününü.  Böylece en karanlık korkular daha da güçlenmiş oldu.

FİLMİN ALTYAZISI İÇİN TIKLA

NOT: DOC HALİNE ÇEVİRİLMİŞ ŞEKLİ AŞAĞIDA SUNULMUŞTUR.

Kâbusların Gücü- Korku Politikasının Yükselişi

1. BÖLÜM

Yavrum, dışarısı buz gibi
Hikâyemiz 1949 senesinin yazında, orta yaşlı bir okul müfettişinin Mısır’dan Colorado’daki küçük bir kasaba olan Greeley’e gelmesiyle başlıyor.  Müfettişin adı Seyyid Kutub’dur.  Kutub, Amerika’daki eğitim sisteminin işleyişini öğrenmek için gönderilmiş ve buradaki eyalet fakültesine gitmiştir.  Fakülte yıllığında fotoğrafı da bulunmaktadır.  Kutub’un kaderinde okul müfettişliğinden fazlası yazılıydı.  O yaz sürecinde geçen Amerika deneyimleri dışında Kutub 11 Eylül saldırılarına da ilham verecek olan bir dizi fikirler edindi.  Tüm ülkeyi dolaştıkça Kutub, Amerika’ya olan inancını giderek yitirdi.  Kutub ülkeyi dışarıdan refah içinde ve mutlu gösteren pek çok şeyde içsel bir yozlaşma ve çürümüşlük belirtileri gördü.  Bu Truman’ın Amerika’sıydı ve pek çok Amerikalı bu zamanı kendi uygarlıklarının altın çağı olarak kabul ederdi.  Kutub ise, bu işleyişte şeytani bir tarafın farkına vardı. Etrafındaki herkes aptaldı, fesattı ve edepsizdi. Ağızdan çıkan her laf, film yıldızları ile otomobil fiyatlarına endeksliydi. Bunun yanı sıra Greeley halkının çim bakımına harcadığı zamanın çokluğu da kafasını meşgul etmekteydi. Çalılarını budayıp, çimlerini kesiyorlardı. Bu Kutub’a göre bencilliğin Amerikan yaşam tarzının materyalist görüşünün bir göstergesiydi.  Amerikalılar bu soyutlanmış yaşamlarını etrafları çimlerle çevrili şekilde yaşadılar.  Tek arzuladıkları maddi kazançtı. İşte bu, Kutub’un Amerika tecrübesi için söylenebilecek en özlü sözdü.  Kutub, bayağılaşmış Amerikan yaşam tarzının görünen yüzünün altında gizli ve tehlikeli bir gerçeklik olduğuna inanıyordu.  Bir yaz gecesi, dans etmek için bölge kilisesine gitti.  Sonraları, o gece gördüklerinin görüşünü billurlaştırdığını yazacaktı. Papazın, gramofonda günün en beğenilen gruplarından birinin Yavrum, dışarısı buz gibi adlı şarkısını nasıl çaldığından bahsederdi hep. Ortalığı karartıp, etrafa romantik bir hava katmak için ışıkları azaltmıştı. Sonra Kutub şöyle diyecekti:
Göğüsler birbirleriyle buluşmuş, kollar bellere kavuşmuş salon da aşk ve şehvetle doluşmuş.  Bu dansı görebilen pek çok insana göre bu gençlikteki mutluluklarının masum bir resmiydi ama Kutub farklı bir şeyler görmüştü:  Karşısında dans eden insanlar, korkunç şekilde ruhlarını kaybetmişlerdi.  Kendilerince özgür olduklarına inanıyorlardı.  İşin gerçeği ise hepsi, kendi açgözlülük ve bencilliklerinin kapanına düşmüştü.  Amerikan toplumu daha ileriye gidemeyecekti;  insanlar geriye doğru gidiyordu.  İlkel hayvani duygularla hareket eden soyutlanmış canlılara dönüşüyorlardı.  Kutub, böyle yaratıkların, toplumu bir arada tutan bağları aşındırabileceğine inanıyordu. O gece, bu bencil bireyselcilik kültürünün kendi ülkesini ele geçirmesini önleme kararı aldı.  Kutub yalnız değildi.  Bu sırada, Şikago’da Amerika’daki bireyselciliğin yıkıcı gücüyle ilgili aynı korkuları paylaşan başka bir adam daha vardı.  Şikago Üniversitesi’nde sıradan bir siyasal felsefe hocasıydı.  Fakat aynı zamanda görüşlerinin etki alanı geniş olabiliyordu.  Çünkü o zamanlar Amerika Hükümeti’nde ağır basan yeni muhafazakâr hareketin arkasındaki şekillendirici güç olabiliyorlardı.  İsmi Leo Strauss’tu
Strauss gizemli bir kişidir.  Filme çekilmeyi veya röportaj vermeyi reddetmiştir.  Vaktini sadık öğrenciler yaratmaya adamıştır.  Onlara öğrettiği şey refah içinde yaşadıkları liberal toplumun kendi yok oluşunun tohumlarını barındırdığıydı. Röportaj vermedi veya politik makaleler yazmadı. Radyoya da çıkmadı. Henüz televizyonlar filan yoktu.  Okuldaki öğrencilerinin kendi gördüğünü görmelerini istiyordu: Batılı liberalizm, nihilizme yol açıyor ve geçirdiği gelişimden sonra en nihayetinde artık kendini tanımlayamıyor veya koruyamıyordu.  Her şeyi takdire şayan ve beğenilir kılan bir değişim bizi insanlıktan çıkarıyor ve küçük hayvanlara dönüştürüyor.  Her şeyin yalan ve mubah olduğu tehlikeli bir hayattan zevk alan güdülmeye alışmış küçük hayvanlara dönüştürüyor.  Strauss’a göre liberal bireysel özgürlük düşüncesi insanlara her şeyi sorgulatıyordu.  Tüm değerleri, tüm ahlaki gerçekleri.  Oysa insanlar kendi bencil arzularıyla idare ediliyordu.  Bu da toplumu bir arada tutan ortak değerleri parçalamakla tehdit ediyordu.  Strauss buna son vermenin bir yolu olduğuna inanıyordu.  Bunlar politikacıların öne sürdüğü herkes tarafından inanılan güçlü ve ilham veren mitlerdi.  Doğru olmayabilirlerdi ama gerekli aldatmacalardı.  Bunlardan bir tanesi dindi. Diğeri ise ulus mitiydi.  Amerika’daki ortak düşünce dünyanın her yerindeki kötü güçlerle savaşmak gibi ülkenin tek bir kaderi olduğuydu.  Strauss öğrencilerine, favori TV programında bu mitin özetlendiğini söyledi: Gunsmoke
Strauss Amerikan programlarının büyük bir hayranıydı. Gunsmoke favorisiydi. Seminerden eve gelmeye can atardı. Seminer 17:30 civarı biterdi. Hemen akşam yemeğini yer televizyonda Gunsmoke başlamadan koltuğuna kurulmuş olurdu.  Bu programın güzel olduğunu düşünürdü.  Bunun Amerikan halkı üzerinde etkisi vardı. Çünkü iyi ve kötü arasındaki çatışmayı herkes tarafından derhal anlaşılabilen şekilde gösteriyordu. Ne olacağını görelim! Hayır!  Kahramanda beyaz şapka vardır. Düelloda kötü adamdan daha hızlıdır.  İyi adam kazanır.  Bu sadece iyi adamın kazanması değildir ama değerler açıktır. Bu Amerika’dır! Bizi yok etmeye çalışan kötülere ve Batı sınırının erdemlerine karşı üstünlük kuracağız. İyilik ve kötülük. 
Leo Strauss’un diğer favori programı Perry Mason‘dı.  Bunun, elit kesimin oynaması gereken rolü özetlediğini öğrencilerine anlattı.  Amerika’yı dağılmaktan kurtarmak için, mitleri alenen öne sürmeleri gerekliydi.  Ama gizlice, onlara inanmak zorunda değildiler. Perry Mason, Gunsmoke’tan farklıydı. Son derece kurnaz olan gördüğümüz adam çok hünerlidir ve üstün zekâsıyla aklının çabukluğunu, müvekkillerini tehlikeden kurtarmak için kullanır. Ama bizi kandırıyor olabilir. Çünkü o bizden daha zeki.  Gerçekten doğru mu söylüyor? Belki de müvekkili suçludur! 
1950’de, Seyyid Kutub Amerika’dan Mısır’a geri döndü.  Bir şekilde bencil bireyselciliğin gücünü kontrol etmenin yolunu bulmaya kararlıydı.  Yolculuğu esnasında yeni bir tür toplum tasarlamaya başladı.  Batı bilimi ve teknolojisinin bütün modern faydaları olacak ama bireyselciliği kontrol altında tutmak için daha politik İslami merkeze sahip olacaktı.  Bu, insanların bencil arzularına yenik düşmelerini engelleyecek ahlaki bir çerçeve sağlayacaktı.  Kutub, Amerikan kültürünün, çoktan Mısır’da yayılmaya başladığını ve kitleleri baştan çıkartıcı rüyasına esir ettiğini fark etti.  O, gereken şeyin, Amerika’da onun yaptığı gibi özgürlüğün bu aldatıcı görüntüsünü fark edecek ve kitleleri esas gerçeği görmeye yönlendirecek seçkin ve öncü bir grup olduğuna inanıyordu. Kitleler yönlendirilmeliydi. İşte bu öncü grup, kitleleri karanlıktan çıkarıp İslam’ın ışığına yönlendirme görevinden sorumlu olacaktı.  Çünkü kitleler kendi bencil arzularına direnememişti ve o, bu öncü grubun farklı, temiz, tüm bu yozlaşma halinin dışında olup birlikte durmasını ve insanları doğruluğa geri getirmesini istiyordu.  Döndüğünde, Kutub Mısır’da politik faaliyetlere girdi.  Müslüman Kardeşlik (İhvanı Müslimin) adında, İslam’ın Mısır toplumunun yönetilmesinde önemli rolü olmasını isteyen bir gruba katıldı. 
1952’de Kardeşlik (İhvan) , General Nasır (Cemal Abdül Nasır) tarafından yürütülen ve İngiliz hükümranlığının son kalıntılarını deviren ihtilale destek verdi.  Nasır vakit kaybetmeden, Mısır’ın laik ve Batı değerlerini benimsemiş bir toplum olacağını açıkladı.  Amerika’yla hemen bir ittifak kurdu.  CIA, yeni rejimin güvenlik teşkilatlarını organize etmek için Mısır’a geldi.  Bunu görünce (İhvanı Müslimin) Nasır’a karşı organize olmaya başladı ve 1954’te Kutub ve diğer önde gelen üyeler güvenlik teşkilatları tarafından tutuklandı.  O zaman Kutub’a olanların, tüm dünyayı etkileyecek sonuçları olacaktı.  1970’lerde, 50 ve 60’larda Nasır’ın baş hapishanesinde neler olduğunu gösteren bu film yapıldı.  Film, kurtulanların anlattıklarına dayanıyordu.  CIA tarafından eğitilmiş işkenceciler Nasır’ı devirme planı yapmakla suçlanan Müslüman Kardeşler üyelerine karşı bir vahşet partisi düzenliyordu.  Filmin bir yerinde Kutub, hayvansal yağlarla kaplanıp insanlara saldırmak üzere eğitilmiş köpeklerle bir hücreye kondu.  Hücrede kalp krizi geçirdi.
General Fouad Allam 1958-87 İç işleri Sorgu Yargıcı: Seyyid Kutub, kendini üstün bir insan olarak görüyordu. Önemli bir İslamcı düşünür ve güçlü bir karakter vesaire olduğunu düşünüyordu, ama sonuçta askeri hapishanedeyken gizli örgütünün tüm detaylarını ve verdiği emirleri bize anlattı. En tehlikelisi, tüm Nil deltasını sele boğma ve o yoz kâfirlerin memleketini batırma emriydi.  Kutub kurtuldu ama işkencenin fikirlerinde güçlü radikalleştirici etkileri olmuştu.  Bu noktaya kadar Batının laik fikirlerinin, basit anlamda Amerika’da gördüğü bencillik ve soyutlanmaya sebep olduğunu düşünmüştü.  Ona göre işkence bu kültürün aynı zamanda insanoğlunun içindeki en gaddar ve insanlık dışı yönlerini açığa çıkardığını gösteriyordu.  Kutub’un aklında, Batıdan tüm dünyaya yayılan ölümcül bir salgın imgelemi oluşmuştu.  Buna cahiliye adını verdi; insanlık dışı bir cahillik hali.  Bunu bu derece korkunç ve sinsi yapan insanların bundan mustarip olduğunu fark edememesiydi.  Onlar, özgür olduklarını ve politikacıların onları, yeni bir dünyaya doğru götürdüklerini sanıyorlardı.  İşin aslı, barbarlık çağına geri dönüyorlardı.
Cahiliyenin artık çok tehlikeli olarak algılanışının sebebi sadece Batılı güçler tarafından değil Müslümanlarca da ileri götürülmesiydi; yanlış bilinçlenme suçu gibi. Müslümanlar da bu cahiliye ile zehirlenmişti o yüzden artık İslam’a karşı içeriden de bir tehdit vardı. Hem dışarıdan, hem içeriden.  Bu bir acil durumdu çünkü cahiliye herkese ve her şeye yayılan bir şeydi. Hayal gücümüze bile bulaşmıştı.
Hasta olduğumuzun farkında bile değildik! Artık materyalizme tapıyor kendi bireysel doğrularımızı gerçek doğrulardan üstün tutuyorduk. Yani bu, İslam’ın tüm cephelerden hakarete uğradığı inanılmaz bir epik çatışma anlayışıydı. İçeriden, dışarıdan, kültürel, askeri, ekonomik, siyasi. Bu şartlar altında savaşmanın her yolu haklı ve kanuni hale geliyor ve esasen bir çeşit varoluşsal ağırlığa sahip çünkü bu, bir şekilde Tanrı’nın isteğini yerine getirme. 
Kutub için Cahiliye’nin bu gücü artık Müslümanların akıllarında çok derine işleyerek onları özgür kılmanın dramatik bir yolu olmuştu.  Hapishanede gizlice yazılıp sonra dışarı kaçırılan bir dizi kitapta Kutub’un yükselmesi ve liderleri devirmek için Cahiliye’nin ülkelerini enfekte etmesine olanak sağlayan devrimci bir öncüden bahsedildi.  Bunun anlamı bu liderlerin haklı olarak öldürülmüş olabileceğiydi çünkü çok bozulmuşlardı ve Müslüman olduklarını söyleseler de artık değillerdi.  Bununla karşı karşıya kalan Nasır, Kutub’u ve ideallerini yok etmeye karar verdi ve 1966’da Kutub vatana ihanetle yargılandı.  Kararı beklerken çekilen bu görüntü, Kutub’un bilinen tek görüntüsüdür. 
Karar kaçınılmaz bir sonuçtu ve 29 Ağustos 1966’da Kutub idam edildi. 
Ancak fikirleri yaşadı.  İdam edilmesinden bir gün sonra genç bir öğrenci gizli bir grup kurdu.  Bir gün Kutub’un umduğu öncü olmayı umuyordu.  İsmi Aymen el Zevahiri’ydi ve Zevahiri Usame Bin Ladin’in akıl hocası olacaktı.  Fakat Seyyid Kutub’un fikirlerinin ölüp gömülmüş gibi olduğu zaman Leo Strauss’un Amerika’nın dönüşümü hakkındaki fikirleri kuvvetli ve etkili olmak üzereydi çünkü liberal siyasal düzen mücadele çökmeye başladığından beri Amerika’ya hâkim olmuştu. Michigan ile Detroit’de kanun ve düzen bozuldu. Yağma, talan, cinayet… 
Başkan Johnson’ın yalnızca birkaç sene önce vaat ettiği şey Amerika’da yeni ve daha iyi koşullar yaratmaktı.  Bunu, Refah Toplumu olarak adlandırdı. Refah Toplumu her çocuğun fikrini zenginleştirecek bilgi bulabileceği yerde bulunuyor.  Bu yer İnsanın Şehiri‘dir.  Ama artık, şimdiye kadar Amerika’da görülen çok kötü bazı ayaklanmaların sonrasında bu rüya şiddet ve nefretle sona ermiş gibi görünüyordu.  Irving Kristol isimli tanınmış liberal bir gazeteci gerçekte sosyal kırılmaya neden olan koşulların kendileri olup olmadığını sorgulamaya başladı.  1960’da herhangi bir liberale bu yasaları, bu yasaları ve bu yasaları bahsedilen bütün bu yasaları geçirdiğinizi söyleseydiniz gerçekte 1960 ve 70’lerde geçmiş olduğunu suçun ve uyuşturucu bağımlılığının ve gayri meşruluğun giderek artacağını ya da azalacağını söyleyebilir miydiniz?
Açıkçası, herkes azalacağını söyleyebilirdi ve herkes yanılmış olurdu. Artık bu liberallerin önleyebileceği bir şey değil. Kendi reformları var ve onlar, bu sonuçlara yol açtı. Bunu beklemiyorlardı ve bu konuda ne yapacaklarını bilmiyorlardı. 
70’lerin başlarında, Irving Kristol Washington’daki bir grup muhalif entelektüelin odak noktası oldu.  İyimser liberal politikaların neden başarısız olduğunu anlamaya karar verdiler.  Cevabı da Leo Strauss’un teorilerinde buldular.
Strauss, liberal düşüncenin temelini açıkladı:  Bireysel özgürlük inancı.
Kaosa yol açan buydu çünkü toplumun birlikte karar verdiği ortak ahlaki çerçeve zarar veriyordu.  Bireyler kendi bencil çıkarlarını izlediler ve bu da kaçınılmaz bir çatışmaya yol açtı.  Hareket büyüdükçe, Strauss’un fikirlerini öğrenen pek çok genç öğrenci Washington’a bu gruba katılmaya geldi.  Paul Wolfowitz ve Francis Fukuyama gibi bazıları Chicago Üniversitesi’nde Strauss’un fikirlerini öğretti.  Diğerleri ise, Irving Kristol’un oğlu William gibi Harvard’ta Strauss’un teorilerini çalıştı.  Bu grup, Yeni Muhafazakârlar olarak tanındı.  Evet, pek çoğu akademik bir pozisyon alamadı ve siyaset bilimiyle felsefenin araçları muhafazakâr ya da ılımlı muhafazakâr eğilimi olanlar için çok kolay değildi. Gerçek şu ki Washington’da akademisyen olarak başlayan pek çok insan düştü. Ben yaptım, Paul Wolfowitz yaptı ve muhtemelen akademide çok iyi beklentileri olmadığına karar verildi. 
Hepimizin sahip olduğu ortak noktanın belirli bir kuşku olduğunu düşünüyorum bir zamanlar bir tür büyük kesinlik ve liberal ilerlemenin güveni gibi görünüyordu. 
Liberal demokrasi için felsefî zemin zayıflamış oldu. Bu yüzden Washington’a gelen Straussyanların kendilerini Churchill ya da Lincoln gibi düşünmediklerini sanıyorum…
Sizi temin ederim kamu hayatı ve siyaset hakkında soylu bir şeyler vardı ve pek çok farklı alanda katkı yapmaya çalıştılar.  Yeni muhafazakârlar, idealistlerden oluşuyordu.  Amaçları toplumsal çözülmeyi durdurmayı denemekti liberal özgürlüklerin ortaya çıkarıldığına inandılar.  İnsanlara ortak bir amaç vererek birleştirici bir yol bulmak istediler.  Bu işi yapmalarındaki en büyük etkenlerden biri Leo Strauss’un teorileri olacaktı.  Kaderi dünyadaki kötülüklerle savaşmak olan eşsiz bir ulus olarak Amerika hayalini canlandırmak için harekete geçeceklerdi.  Bu projede kötülüğün kaynağı, Amerika’nın Soğuk Savaş düşmanı Sovyet Rusya olacaktı.  Bunu yaparak insanların hayatlarına sadece yeni bir anlam değil, aynı zamanda bir amaç verdiklerine de inandılar.  Demokrasiyi dünyaya yayacaklardı. Strausslara göre Birleşik Devletler, dünyaya sadece barışı getirmekle kalmayacak aynı zamanda uzun zamandır mustarip Amerikan toplumunun asıl zayıflıklarının da üstesinden gelecekti. Kendi dillerinde rölativizmden, liberalizmden kendine güven eksikliğinden, kendine inanç eksikliğinden mustarip bir toplum. 
Straussyanların Soğuk Savaş dönemindeki en önemli siyasi projelerinden biri de Amerikalıların kendine güvenlerini arttırmak ve desteklenmesi gereken aksi takdirde kötülerin eline geçecek Amerika’nın esasen dünyaya barışı getirecek tek güç olduğu inancını benimsetmekti.  Bunu gerçekleştirmek için Yeni Muhafazakârlar dünyadaki en güçlü adamlardan birini yenmek zorundaydılar. 
Başkan Nixon döneminde Henry Kissinger Dışişleri Bakanıydı.  Ancak kendisi iyi ve kötünün olduğu bir dünyaya inanmıyordu.  Kissinger’i acımasız yapansa dünyadaki gücün fayda uğruna kullanılmasıydı. 
Amerika’nın büyüyen siyasi ve sosyal karışıklığıyla Kissinger ülkenin ideolojik savaşlardan vazgeçmesini istedi.  Bunun yerine Amerika tıpkı Sovyet Rusya gibi yeni bir global dayanışma yaratmak için diğer devletlerle anlaşmaya varmalıydı.  Amerika’nın olduğu bir dünya güvenli olurdu. Şu anda yaşadığımız tüm bölünmelerin yanı sıra tarihte ilk kez tam anlamıyla dayanışmanın kurallarıyla yönetilen global bir toplum oluşturma fırsatı olduğuna inanıyorum. Bir vizyonla mantıklı bir şekilde hakaret edersek. Bence tüm bu kargaşa için daha yaratıcı bir sistem bulabiliriz. 
Kissinger bu sürece Sovyetler Birliği’ni Amerika’yla nükleer silahların kısıtlanmasıyla ilgili barış antlaşmasını imzalamaya ikna ettiği 1972’de başladı.  Bu, yatışma denilen dönemin başlangıcıydı.  Başkan Nixon Washington’a zafer kazanmışçasına korku döneminin bittiğini duyurmaya döndü. Geçen cuma Moskova’da 1945’de başlayan sonun başlangıcına şahit olduk.  Bu adımla her iki ülkenin de güvenliğini arttırdık.  Her iki milletin vatandaşları ve tüm dünya için korku nedenlerini azaltarak korku seviyesini azaltmaya başladık.  Korkusuz bir dünya, yeni muhafazakârların peşinde koştuğu projede ihtiyacı oldukları şey değildi.  Şimdi de Henry Kissinger’ın görüşünü yok etme peşindeydiler.  Onlara bu şansı tanıyan da Amerikan siyasi iktidarının hem yurt dışında hem yurt içinde çöküşünün büyümesiydi. 
Vietnam’daki bozgun ve Başkan Nixon’un Watergate Skandalı yüzünden istifası Amerika’nın siyasi istikrarında büyük bir krize neden oldu. 
Yeni muhafazakârlar nüfuzlarını genişlettiler.  Kendilerini Gerald Ford’un yeni yönetiminde iki tarafta topladılar.  Birisi yeni Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in tarafıydı.  Diğeri de Başkan Yardımcısı Dick Cheney‘nin tarafıydı.  Rumsfeld Sovyetlerin Kissinger’ın anlaşmalarını ihlal ettiğini ve Amerika’ya saldırma niyetiyle gizlice nükleer silah geliştirdikleri iddialarını etrafta konuşmaya başladı. Sovyet Rusya’nın bir meşguliyeti vardı. Girişimleriyle meşguller. Nükleer silahlarıyla meşguller. Üretim yapıyorlar. Üretim oranlarını büyütmekle meşguller. Ek oranlarda ek silahları üretmek için kurumsal iktidarı büyütmekle meşguller. Bu silahların üretimini iyi bir şekilde geliştirmek için imkânları geliştirmekle meşguller. Yıllardır, gayelerini devam ettirmek istediklerini gösteriyorlardı. Ne yaptıklarının farkındalar. Şimdi biri bunu ne yapsın diye soracaksınız.  Herhangi bir tehdide karşı Sovyetler Birliği’ni sürekli olarak izleyen CIA ve diğer ajanlar bunun tamamen bir hayal ürünü olduğunu söyledi.  Rumsfeld’in iddialarında gerçeklik payı yoktu.  Rumsfeld konumunu Başkan Ford’u bağımsız bir tahkikat kurmaya ikna etmek için kullandı.  Bunun Amerika’ya karşı gizli bir tehdit olduğunu kanıtlayacağını söyledi.  Araştırmaları bir grup yeni muhafazakârlar tarafından yürütülüyordu onlardan biri de Paul Wolfowitz’di.  Amacı Amerika’nın Sovyetler Birliğine olan bakış açısını değiştirmekti. Rumsfeld kazandığında oldukça gerginleşti politik savaşta gerginleşti bu Washington’da 1975 ve 1976 yılları arasında sürdü.  Savaşın tarafı olan Rumsfeld ve diğerleri tıpkı Paul Wolfowitz gibileri CIA’e girmek istiyordu.  Amaçları Sovyetler Birliği ile daha sert Sovyet gerilimi yaratmak, Sovyet görüşleriyle savaşmak ve nükleer savaşı kazanmaktı.  Yeni muhafazakârlar araştırmacı olarak bir başkan seçtiler.  Sovyetler Birliği konusunda tanınmış bir eleştirmen ve tarihçi olan Richard Pipes’ı çağırdılar.  Sovyetler her ne söylüyorsa ikna ediciydi ama gizliden gizliye Amerika’ya saldırıp orayı fethetmek niyetindeydiler.  Bu, gizli planlarıydı.  Araştırma B Takımından ve Paul Wolfowitz’in lideri olduğu diğer gruptan istendi.
O zamanki fikir, dışarıdan CIA ile aynı kanıtlara ulaşabilen bir grup uzman atamaktı. Amaç, grubun sonuçlara varması ve farklı sonuçlara ulaşabiliyorlarsa, onları görmekti. Bana başkanlık teklif edildi, çünkü nükleer silahlarda uzman değildim.
Sovyetler ile ilgili her konuda uzmandım ama nükleer silahlar da uzman değildim. Kilit noktası da buydu. Sovyetler ile ilgili sorular vardı çünkü sadece CIA bakıyordu, onları çelişki noktası olarak görüyorlardı her zaman silahları arıyorlardı. Silahlar farklı amaçlar için kullanılabilir. Savunma amacıyla ya da saldırı amacıyla kullanılabilirler. Tamam deyip bir grup uzmanı topladım ve kanıtları ince eleyip sık dokuduk.  B Takımı, Sovyetler Birliği’yle ilgili tüm CIA verilerini incelemeye başladı.  Ne kadar yakından bakarlarsa baksınlar, Sovyetlerin geliştirdiği iddia edilen tehlikeli silahlarla veya savunma sistemleriyle ilgili yeterince delil bulamadılar. Bu sistemler hiç var olmamıştı.  B Takımı Sovyetlerin geliştiği sistemin çok karmaşık olduğunu ve gözlemlenemediğiyle ilgili bir varsayımda bulundu. 
Mesela, hiçbir kanıt bulamamalarına rağmen Sovyet denizaltı filolarının akustik savunma sistemi vardı.  Bunun anlamı, B Takımının dediğine göre Sovyetler aslında yeni akustik olmayan bir sistem icat etmişti ve bu sistemi gözetlemek imkânsızdı.  Bu da demek oluyor ki tüm Amerika denizaltı filosu hiçbir kanıt olmamasına rağmen görünmeyen bir tehdidin riski altındaydı. Sovyetlerin denizaltılarında akustik bir sisteme sahip olduğunu söyleyemediler çünkü bir şey bulamadılar. Bunun yerine belki de akustik olmayandan kastettikleri bizim denizaltı filomuzdan daha değerli olmalarıydı. Akustik olmayan sisteme dair de hiçbir kanıt yoktu. Yaptıklarına dair kanıt bulamıyoruz, herkes onların yaptığını düşünüyor demek ki bunu farklı yoldan yapmış olmalılar, diyorlar. Bu farklı yolun ne olduğunu bilmiyoruz ama bunu yapmış olmalılar.
– Kanıt olmamasına rağmen mi? – Kanıt olmamasına rağmen.  Orada, silahların aslında olmadığını söylüyorlar. Bu var olmadığı anlamına gelmiyor. Bu sadece bizim bulamadığımız anlamına geliyor. Evet, bu artık önemli. Orada bir şey yoksa bu önemlidir. – Yalnızca yokluğunda. – Yalnızca yokluğunda. İnanırsan, senin stratejik silahlarla ilgili görüşlerini paylaşacaklar ve bunu konuşmayacaklar, işte o zaman bir şey eksik olacak. Bir şeyler yolunda değildi ve CIA bunun farkındaydı.  B Takımı CIA’i gözden kaçırdığı Sovyetler Birliğinde, gizlenmiş ve gerçekte kötü olan bir şeylerle suçluyordu.  CIA sadece orada olan birçok gizli silahı bulamadı ayrıca Sovyetlerin hava savunması gibi çoğu konuda da yanıldılar.  CIA, ülkenin büyüyen Sovyet Birliği ekonomik kaosu yüzünden çökeceğine ikna olmuştu.  B Takımı da bunun aslında Sovyet rejimi tarafından yapılan zekice bir aldatma olduğunu söyledi.  Hava kuvvetleri savunması mükemmel şekilde çalışıyordu.  Buldukları tek kanıt bunu kanıtlamak için yaptıkları Sovyetlerin resmi eğitim kitabındaki gururla öne sürülen hava kuvvetleri savunma sisteminin tamamen düzgün ve kusursuz çalıştığıydı.  CIA, B Takımını hayal dünyasında yaşamakla itham etti. CIA matematiksel olarak ispat edilemeyen olaylarla ilgilenmekte pek gönülsüzdü. Onlara zayıf delilleri dikkate alabileceklerini söyledim. Onlar gerçeklerle meşgul olurlardı oysaki bu bir hayal ürünüydü. Olanlar bu şekilde algılanıyordu. Bu konu hakkında her zaman savaşlar olmuştur.  Bunun bir hayal ürünü olduğunu mu düşünüyordunuz? Hayır! Bunun kesinlikle gerçek olduğunu düşünüyordum. Ben hepsinin bir hayal ürünü olduğunu söylerdim. Demek istediğim Krasnoyarsk üzerindeki radarlara baktılar ve dediler ki bu bir lazer ışını silahı. Aslında böyle bir şey değildi.  Hatta onlar gerçek tercümesi Kazanma Sanatı olan bir Rus ordusu kitapçığını alıp tercümesini yaptıktan sonra ona Fetih Sanatı adını verdiler ve onu B Takımına verdiler. Fetih ile kazanmak arasında fark vardır. Çoğu B takımında bulunanların silah sistemleri hakkında yaptıkları belirli ithamları yapıp onları tek tek incelerseniz yaptığınızın hepsi yanlış olur. – Hepsi mi? – Hepsi.  Hiç biri gerçek değil mi? Takım B’nin içinde bulunduğu hiçbir şeyin gerçek olduğuna inanmıyorum.  Yeni Muhafazakârlar B Takımı’nın bulgularını duyurmak için bir lobi grubu kurdular.  Adını Mevcut Tehlike Komitesi koydukları bu gruba birçok politikacının yanında umut verici başkanlardan Ronald Reagan da katıldı.  Komite filmlerden ve televizyondan öyle bir dünya portresi gösterdi ki bu portrede Amerika her an saldırıya uğrayacak gizli güçler tarafından tehdit ediliyordu.  Bu güçler hayatta kalmak için Amerika’yı mutlaka fethetmesi gerekiyordu.  İnsanlıktan nefret eden kötü niyetli bir grup yer almaya başlıyor.  Bu grup sizin toplumunuzu yok etmek için çok azimli.  Kendi kıta sınırlarını savunan Amerika’nın genç insanlarının yenilmesini beklemek zorunda mısınız?  İyi ile kötü arasındaki bu dramatik savaş tam da Leo Strauss’un öğrencilerine öğrettiği tür efsanelerden birisi gibiydi o da günün birinde ülkeyi ahlaki aşınmadan kurtarmaları gerekebileceğiydi.  Bu gerçekleşmeyebilirdi, fakat insanları Amerika’nın kaderini etkileyecek bir öngörü etrafında toplamak ve onların hayatlarına anlam ve amaç katmak gerekliydi.  Yeni Muhafazakârlar basit bir kurgu oluşturarak Sovyetler Birliği’ni Dünya’daki tüm kötülüğün merkezi Amerika’yı da Dünya’yı bu kötülükten kurtaracak tek ülke olarak göstermekte başarılı oluyordu.  Bu kâbus gibi öngörü yeni muhafazakârlara büyük güç veriyor ve halkı etki altına almalarını sağlıyordu. Straussyanlar kurgu olan bir dünya görüşü yaratmaya başladılar. Dünya iyi ve kötü diye bölünmemiştir. Meşgul edildiğimiz savaş iyi ve kötü arasında olan bir savaş değildir. Birleşmiş Milletler de, herkes gibi gözlem yapar, anlamaya çalışır bazı iyi ve bazı kötü şeyler yapar. O da herhangi bir büyük güç gibidir. İşte tarih böyle bir şeydir.  Fakat onlar kesin ahlaki değerleri olan bir dünya yaratmaya çalıştılar ve bunun için de Birleşmiş milletleri engellemeye çalışan güçleri şeytanca veya kötüyle alakalı olarak gösteren mitolojiler ve masallar uydurdular.  1970’lerin sonunda Mısır dönüştürüldü.  Görünürde modern, batı sermayelerinden beslenen müreffeh ve Batılılaşmış orta dereceli bir ülke olmuştu.  Bu müreffeh Mısırlı elitlerden biri, Aymen el Zevahiri idi.  Kariyerine daha yeni başlamış genç bir doktordu. Aymen, çok iyi bir aileden gelen ve doktor olan mükemmel bir insandı. Babası üniversitede profesördü, büyük babası bir büyükelçiydi diğer büyük babası çok saygı duyulan bir aileden olan; …Al-Azhar’ın şeyhiydi. Kitaba göre bir insan olmaya çalıştı. Prestij peşinde koşmadı para peşinde koşmadı, propaganda yapmadı. Aymen davranışlarından ötürü lider oldu.  Gerçekte Zevahiri, İslamcı bir ünitenin lideriydi.  Bu grubu öğrenci yıllarında Seyyid Kutub’un geliştirdiği düşüncelere göre biçimlendirdi.  Seyyid Kutub’un düşünceleri şu an Mısır’da bilhassa öğrenciler arasında hızla yayılıyor.  Çünkü Batı’nın yarattığı yozlaşma hakkındaki tahminleri gerçeğe dönüşmüş gibi görünüyordu.  Cumhurbaşkanı Sadat’ın hükümeti Batı bankaları tarafından desteklenen küçük bir milyoner grubu tarafından kontrol ediliyordu.  Bankalar Sedat’ın açık-kapı politikası sayesinde ülkeye sokulmuştu.  Batı medyasına göre Sedat yozlaşmanın olduğunu inkâr ediyordu.  Tüm Mısırlılar bunun bariz bir yalan olduğunu biliyordu.  Şu an açık-kapı politikasından kim çıkar sağlıyor?  Taksi şoförleri. Liberaller. Tüm bunlar açık-kapı politikasından çıkar sağlıyor. Söyledikleri gibi burada öyle milyonerler falan yok. Hayır, hem de hiç yok. Bu tamamen tamamen Sovyetler Birliği ve bu ülkedeki ajanları tarafından yürütülen kara propaganda.  Zevahiri Kutub’un vizyonunu gerçekleştirmeye başlamanın tam zamanı olduğuna ikna oldu.  Öncüler ayaklanmalı ve bu bozulmuş rejimi devirmelilerdi.  İslamcılara o fırsatı verecek kişi de Henry Kissinger olacaktı.  Kissinger, istikrarlı ve eşit bir dünya yaratma teşebbüsünün bir parçası olarak Başkan Sedat’ı İsrail ile barış görüşmelerine başlaması için ikna etti.  Kissinger’a göre, acımasız pragmatist dini ayrılıklar önemli değildi.  En önemli şey, güvenli bir dünya yaratmaktı.  1977’de, Sedat barış sürecini başlatmak için Kudüs’e uçtu.  Batıya göre bu, çok cesur bir davranıştı. İslamcılara göre ise tam bir ihanetti.  Bu, batı tarafından Sedat’ın aklının çelindiğini ve şimdi tamamen onların kontrolü altında olduğunu gösteriyordu.  Kutub’un teorisine göre bu artık onun Müslüman olmadığı anlamına geliyordu ve bu yüzden de öldürülmesi caizdi.  Sonra 1979’da, Ayetullah Humeyni, Zevahiri’ye İslam Devleti kurma hayalinin mümkün olduğunu gösterdi.  Humeyni, İran Şahına karşı bir isyan başlatmıştı.  Şah, batı bankalarının ülkeyi yozlaştırmasına izin veren başka bir liderdi. Silahlı mücadele özgürlük yoludur!  Humeyni, Kutub’un fikirlerine çok benzeyen İslam Devleti fikrini ortaya attı.  Bunu, yeni İslam Cumhuriyetinin posta pullarından birine Kutub’un resmini koyarak tasdik etti.  Humeyni ilk hutbesinde batıyı adres gösterdi.  Evet dedi onlara, biz gericileriz sizler aydınlanmış entellektüelsiniz.  Siz, her şey için özgürlük isteyenlersiniz ülkemizi, gençliğimizi yozlaştıracak özgürlüğü ve zalimlerin önünü açacak özgürlüğü ülkemizi aşağıya çekecek özgürlüğü.  Şimdi İran’da olanlardan hiç memnun gözükmüyorsunuz. Hiç… Memnuniyetsizlikten daha fazlası, bu bir kepazelik! Gerçekten! Ben kendim bir zamanlar Müslüman Kongresinin genel sekreteriydim. Buna, İslam devrimi ismini vermek bir suçtur. İlk başta İslam’a karşı bir suçtur.  Başkan Sedat, Şah’ın davetinizi kabul etmesini bekliyor musunuz?  Şu anda iyi bir çözüm gibi gözüküyor. Ben diyorum ki: Uçağım onu buraya getirmek için her an hazır.  1980’nin sonunda, Eyman Zevahiri Kutub’un hücreler oluşturmuş diğer birkaç takipçisiyle bir araya geldi.  İslami Cihad adını verdikleri bir örgüt kurdular.  Lideri Abdusselam Farac adında bir kişiydi.  Farac, Sedat’ı halkı şok edecek dikkat çekici bir yöntemle öldürmeyi savundu.  Bu onlara, etraflarını saran bozulmanın gerçek olduğunu gösterecekti ve ayaklanıp rejimi devireceklerdi. Cihat hareketi liderlerinden -bazıları hala hayattadır- biriydim Eyman Zevahari’de öyle. Tamamen kabul görmüş liberal çağda önceki daha ılımlı fikirlerden ziyade biz, cihada dönük ruh haline öncülük ediyorduk. Psikolojik olarak gerçeklikten üstün olduğumuzu düşünüyorduk. Sıradan dünya görüşünü küçümsüyorduk. Bu gerçekliği değiştirmek ya da dönüştürmek istiyorduk.  Dolayısıyla hayalimiz Sedat’tan kurtulmaktı.  Suikasti yapacak olanlar İslami Cihat’ın bir parçası olan ordu subaylarıydı.  Hemen tutuklandılar ve rejim, komplonun arkasında olanlar için büyük bir insan avı başlattı.  Suikastın Mısır üzerindeki etkisi, Zevahiri’nin umduğu gibi olmadı.  O gece, Kahire sukünetini korudu. Halk ayaklanmadı.  Sonraki haftalarda Zevahiri ve diğer birçok komplocu tutuklandı.  Suikastçiler süratle yargılandı ve idam edildiler.  Sonra, Zevahiri’nin de içlerinde bulunduğu yaklaşık 300 İslamcı Kahire’nin endüstri ürünleri parkındaki bir pavyonda yargılandılar.  Zevahiri’nin sözcü olması üzerinde anlaşıldı. Ne pahasına olursa olsun bu bizim dünyamız. Doktor Eyman Zevahiri! Şimdi tüm dünyaya sesleniyoruz! Biz kimiz? Biz kimiz? Bizi buraya neden getirdiler? Ne söylemek istiyoruz? İlk sorunun cevabı: biz Müslümanlarız! Bizler, hem ideoloji hem de uygulama olarak çok yoğun duygularla dinlerine inanan Müslümanlarız. Biz hem ideoloji hem de uygulama olarak dinimize inanırız. Bundan dolayı İslam devleti ve İslam Toplumu kurmak için elimizden gelenin en iyisini yaptık!  Allah’dan başka ilah yoktur! Zevahiri, adam asilzade. Büyük Mısırlı bir Arap ailesinden. Bilirsiniz, onun evhamlı olduğunu düşündüğünüzün farkında Lenin’de olduğu gibi zenginliğin onun için bir önemi yok.  Demek istediğim devrim ya bir ülkede ya da dünya çapında. Bunun büyük halk kitlelerini harekete geçirmek için bir fırsat olduğuna inanmıştı. Bu yüzden bir işe yaramayan şeyler yapmaya çalıştılar.  Sonradan da başarısız oldu.  Halk hâlâ o ideolojinin büyüsünün etkisi altındaydı Amerikan ideolojisinin. O da yeni bir strateji arıyordu.  Mahkemede, Zevahiri İslami Cihad’ın diğer birçok üyesiyle birlikte üç yıl hapse çarptırıldı.  Seyyid Kutub gibilerin işkence gördüğü Ulusal Polis Merkezine tıkıldı.  İşkencesinde Kutub’un teorilerini daha esaslı bir yönden açıklamaya başladı.  Zevahiri için işin ilginç yanı Mısır halkının neden gerçeği göremeyip ayaklanamamasıydı. Bu da ferdiyetçilik yüzünden olmalı.  İnsanların zihinlerine çok iyi kazınmış ve şimdi liderleri gibi berbat olmuşlar.  Zevahiri şimdi Kutub’un davasındaki korkunç bir anlaşmazlıkla ilgili değerlendiriliyor.  Bu sadece artık gerçek Müslüman olmayan Sedat gibi liderler değildi bu insanların ta kendisiydi.  Zevahiri bunun, onların meşru bir şekilde öldürülebileceği anlamına geldiğine inandı.  Zevahari’nin inandığı böyle bir katledişin sıradan Müslümanlarda doğurabileceği korku ve dehşet yüzünden asil bir amacı olmalıydı.  Bu onların gerçeği başka bir taraftan görmelerini sağlayacaktı.  Sonra da gerçeği göreceklerdi.  Aymen el Zevahiri büyük görev olduğuna inandığınız şeyden bir sonuç çıkardı. Her şey olabildiğine çirkinleşebilirdi. Bu soylu bir son olduğundan dilediğin kadar çok insan öldürebilirdin.  Mantık şu: Bizler elebaşlarıyız bizler doğru Müslümanlarız, geriye kalanlar yanlış.  Sadece yanlış değil geriye kalan hiç kimse Müslüman değil. Bize uygun olan tek yol mükemmeliyet için kendi yolumuzu açmaktır.  Bu esnada Amerika’da din, siyasi olarak yönlendiriliyordu ama çok farklı bir amaç için.  Bunu destekleyenler de Yeni Muhafazakârlardı.  Birçok yeni muhafazakâr Ronald Reagan’ın başkanlık kampanyasına danışman oldu.  Cumhuriyetçi Partinin ne kadar içlerine girdilerse partinin dini kanadıyla o kadar sahte bir birlik kurdular.  Çünkü bu Amerika’nın yeniden oluşum ahlakının amacını taşıyordu.  Bu kanı, her türlü korkunç patolojilerle başa çıkabilecek tamamen saf bir laik düzendi ve şu anda toplumumuzu etkilemekte. Bana göre haksız çıktı ve bu da beni kültürel olarak muhafazakâr yaptı. Yani şu anda dinimin ülkenin kurtarılmasında bir rol oynadığını düşünüyorum.  Liberalizm, sadece dine bir rol vermek için hazırlanmamıştır.  Muhafazakârlık öyledir ama o da bunu nasıl yapacağını bilememektedir.  Amerika’da, 70’lerin sonlarında milyonlarca tutucu Hristiyan vardı ama vaazları her zaman onlara oy atmamalarını söyledi.  Bu, ahlaksız ve kaderine terk edilmiş bir toplumla anlaşma anlamına gelirdi.  Yeni Muhafazakârlar ve onların yeni müttefikleri Cumhuriyetçiler cemaatlerine siyasete dahil olmalarını söyleyen çok sayıda güçlü bir vaazla ilk kez anlaştılar. Tüm bu Radikallerden, sapıklardan, liberallerden, solculardan ve ifşa eden Komünistlerden bıktım. İnsanların deliklerinden çıkıp, kiliselerden çıkıp Amerika’yı değiştirmesinin zamanı geldi. Bunu yapmalıyız! O noktada muhafazakâr hareket, düşünsel hareket için gerekliydi. Birçok güçlü düşünürü vardı ama çok fazla yandaş toplayamadı. Stalin’in Papa’ya dediği gibi Yandaşları nerede?
Çok fazla yandaşımız yoktu. İnsanlar harekete geçtiğinde yeni muhafazakâr hareketin birdenbire birçok yandaşı oldu. Kelimenin tam anlamıyla milyonlarca insanı harekete geçirebilirdik ve bu da, o zamana kadar yapamadığımız bir şeydi. – Kelimenin tam anlamıyla milyonlar mı? – Kelimenin tam anlamıyla milyonlar.  Ronald Reagan, 1981’in başlarında Amerika’da iktidara geldi.  Çok sayıda muhafazakârın ilk kez oy kullanmasından dolayı onun seçiminde dini oyların önemi çok büyüktü ve umdukları gibi birçok muhafazakâr, yeni yönetimde yer almıştı.  Paul Wolfowitz, Dışişleri bakanlığının başına geçti.  En yakın arkadaşı Richard Perle, Savunma bakanı olurken B takımının başına Richard Pipes getirildi ve Reagan’ın baş danışmanlarından biri oldu.  Yeni muhafazakârlar, Sovyetler Birliği’ni epik bir savaşta dünyada iyi bir güç olarak yenmek ve ülkenin gücünü agresifçe kullanarak Amerika’nın devrimci kaderindeki vizyonlarını uygulayabilmeleri için şimdi bir şansa sahip olduklarına inanıyorlardı.  Bu, milyonlarca dini müttefikle paylaşılan bir vizyondu. Bakan olarak, onu yok etmek ve yeryüzünden silmek için komünizme karşı kişisel ve toplumsal bir tavır aldım. İnanın bana bu insanlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve onun özgürlüğünün yok edilmesine kendini adamış insanlardır.  Yeni Muhafazakârlar, bu yeni politikaya karşı büyük bir muhalefet uyguladılar.  Bu muhalefet, sadece başkanın kendisinden değil, bürokrasiden ve Kongre’den de geldi.  Reagan, Sovyetler Birliği’nin şeytani bir güç olduğuna ikna edildi ama o hâlâ Soğuk Savaş’ı bitirmek için görüşmeler yapılabileceğine inanıyordu. Önce Reagan, bunun, onların saldırganlık sisteminden kaynaklandığını anlamadı. Onda insanoğlunun iyi huylu görünümü vardı. Çok kibar adamdı ve başkalarına karşı nazik motifler atfetti. Orada aynadaki görüntünün başka bir formu vardı ve bazı şeyleri birden fazla vesileyle bunun gibi söyleyebilirdi: Sovyet liderleriyle oturup onlara yanlış bir ideoloji izlediklerini söylersem ve doğru ideolojileri benimserlerse, insanlarını mutlu ve zengin yapabilirlerdi. Biz de dedik ki, Sayın Başkan yapılacak şey bu değil! Sistemin peşinden gitmek zorundasın. Onları sistemi iyileştirmelerine zorla. Bu görüşü benimsemesi çok uzun zaman aldı.  Yeni Muhafazakârlar başkanı ikna etmek için Sovyet tehdidinin diğerlerinden hatta B Takımı’ndan bile daha güçlü olduğunu kanıtlamak üzere yola koyuldu.  Dünyadaki devrimci hareketlerin ve terörün, aslında Moskova tarafından dünyayı ele geçirmek için koordine edilmiş bir gizli örgütün parçası olduğunu göstereceklerdi.  Bu teorinin asıl destekçisi Devlet Bakanı özel danışmanı olan lider bir yeni muhafazakârdı.  İsmi Michael Ledeen’di ve en çok satan kitaplardan Terör Örgütü adlı bir kitaptan etkilenmişti.  Terörün göründüğü gibi parçalanmış bir fenomen olmadığını iddia etti.  Gerçekte, Filistin Kurtuluş Örgütü, Almanya’daki Kızıl Ordu Grubu Geçici İrlanda Cumhuriyet Ordusu ve diğer bütün terörist grupları Sovyetler Birliği tarafından yönetilen terör stratejisinin bir parçasıydı.  Fakat CIA, buna tamamen karşı çıkıyordu. Bunun yeni muhafazakarların başka bir fantezisi olduğunu söylüyorlardı.  CIA bunu reddetti. İnsanları, bizim deli olduğumuza ikna etmeye çalıştılar. Demek istediğim, Sovyetler Birliği’nin uluslararası terör ağında itici güç olduğuna asla inanmadılar. Hep terör örgütlerinin söyledikleri şu şeylere inanmak istediler: Yerel gruplar onlara yapılan korkunç kötülüklerin öcünü almaya o berbat sosyal durumlarını düzeltmeye ve bunun gibi şeyleri yapmaya çalışıyorlar. CIA bunu güzelmiş gibi dile getirdi. Nedenlerini bilmiyorum. Yani… İnsanların bahanelerini neredeyse hiç bilmiyorum ve çok da ilgilenmiyorum.  Yeni Muhafazakârların güçlü bir müttefiki vardı:  CIA’in yeni başkanı olan William Casey.  Casey, yeni muhafazakârların görüşüne sempati duyuyordu.  Terör Örgütü kitabını okuduğunda ikna olmuştu.  CIA’de çalışan Sovyet analistlerine, gizli ağın var olduğunu Başkan’a kanıtlamak için bir rapor hazırlamalarını istedi ama analistler bunun imkânsız olduğunu söylediler çünkü kitaptaki bilgilerin büyük bir çoğunluğu, CIA’in Sovyetler Birliği’ni lekelemek için icat ettiği kara propagandadan geliyordu.  Terör ağının olmadığını biliyorlardı çünkü bunu kendileri uydurmuştu. Kitaba baktığımızda, Avrupa gazetelerinde basılmak üzere bu kitaba konan gizli bir hareket planı için tasarlanan CIA kara propagandasının bulunduğu açık bölümler bulduk. Birçoğu uydurmaydı. Tamamen kurgusaldı.
– Bunu ona anlattınız mı?
– Doğrudan doğruya anlattık. Bunu Bill Casey’ye anlatmak için operasyonlar yaptık. Bunun belki bir etkisi olabileceğini düşündüm fakat hepimiz kovulduk. Casey kararını vermişti. Sovyetlerin terörle ilgili olduğunu biliyordu bu yüzden gözünü açması için ona söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktu.  Yalanlar gerçek oldu.  Sonunda, Casey kendini terör uzmanı olarak tanımlayan bir üniversite profesörü buldu ve gerçekte mevcut olan gizli bir terör ağını onaylayan bir dosya hazırladı.  Böyle yoğun bir lobi çalışması altında Reagan yeni muhafazakârlara istediklerini vermeye hemfikir olup 1983’te Amerikan dış politikasını kökten değiştiren gizli bir belge imzaladı.  Ülke şimdi dünya çapındaki gizli Sovyet tehdidini geri itmek için örtülü fon savaşları içinde olacaktı.  Ürkütücü Marksist-Leninist kontrollü hükümetler Sovyetler Birliği’ne ideolojik ve politik bağlılıklarıyla yanıt vermemiz gereken doğrudan bir meydan okumanın var olduğunu kanıtlıyor. Onlar modern dünyanın kötülük odağıdır.  Bu yeni muhafazakârlar için bir zaferdi.  Amerika şimdi dünyanın kötülük güçlerine karşı savaşmak için yola çıkmıştı.  Fakat bir çeşit efsane olarak başlamış olan Leo Strauss’un bahsettiği Amerikan halkı için gereken şey yeni muhafazakârlar tarafından gittikçe gerçek olarak görülmeye başlandı.  Kendi kurgularına kendileri inanmaya başladılar.  Onlar dünyayı değiştirmek için kuvvet kullanan Demokratik devrimciler denilen kişiler haline gelmişlerdi. Dünyadaki özgürlük alanının genişletilmesini hedeflemiştik. Bunun için, kısmen komünizmle mücadele edilmesi gerekirken kısmen de bu tür zorbalıklarla mücadele edilmesi gerekmektedir. Fakat bu ne bizimle ilgiliydi, ne hâlâ biz bununla ilgiliyiz.  Demokratik devrimci olduğunuzu söylerseniz ne demek istersiniz? Bunun anlamı bizim, demokratik bir sistemi kurmak için demokrasi adına zorba rejimlere karşı devrim yapmayı arzulayan… – …insanları desteklemek istememizdir. – Bu kadar basit mi? Evet. Bilirsiniz, bu nükleer fizik değil. Demek istediğim, özgürlük elde etmesi oldukça kolay bir şey.  Bu, bir adamı dikkatli ve biraz da yalnız yapan riskli bir iş ama birileri bunu yapmak zorunda.  Yeni muhafazakârlar artık dünyayı değiştirmek için yola çıktılar.  Bir sonraki bölümümüzde, kendilerini Afganistan’daki İslamcılarla güç birliği içinde bulacaklar ve birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı destansı bir savaşta mücadele verecekler.  Her ikisi de Şeytan İmparatorluğu’nu bozguna uğratacağına inandı ama hayali zaferleri, bir düşman olmadan onları terk edecektir.  Büyük siyasi fikirlerle hayal kırıklığına uğramış bir dünyada güçlerini korumak için yeni fanteziler ve yeni kâbuslar icat etmeleri gerekecektir.
***

2. BÖLÜM

 Geçmişte, politikacılar daha iyi bir dünya yaratma sözü vermişlerdi.  Bunu gerçekleştirmelerinin değişik yolları vardı ama otorite ve güçlerinin kaynağı insanlarına önerdikleri, iyimser görüntülerdi.  Bu hayaller başarısız oldu ve bugün insanlar ideolojilere olan inançlarını kaybettiler.  Gitgide politikacılar, adeta kamunun yöneticileri gibi görüldü ama artık, otorite ve güçlerini geri getiren yeni bir rol keşfettiler.  Politikacılar, hayalleri gerçekleştirmek yerine, bizi kâbuslardan koruma sözü veriyorlar.  Anlayamayacağımız ve göremeyeceğimiz korkunç tehlikelerden bizi kurtaracaklarını söylüyorlar.  Bu tehlikelerin en büyüğü de, uluslararası terörizm.  Dünyanın dört bir yanındaki, her an ortaya çıkmaya hazır güçlü ve tehditkâr hücreler.  Terör, uğruna savaşılması gereken bir tehdit.  Fakat bu tehdit, politikacılar tarafından çarpıtılmış ve abartılmış bir hayal ürünü.  Uluslararası medya ve güvenlik güçleri aracılığı ile sorgulanmadan dünyanın her tarafındaki hükümetlere yayılan kara bir yanılsama.  İzleyeceğiniz belgesel, bu hayal ürünlerinin niye var edildiğini ve bundan kimlerin çıkar sağladığını anlatmaktadır.  Hikâyenin kalbinde iki grup bulunmakta:  Amerikalı Yeni Muhafazakârlar ve Radikal İslamcılar.  Bu haftaki bölümde, bu iki grup Afganistan’daki Sovyet Birliğiyle savaşmak için bir araya geliyor.  İki taraf da Şeytan İmparatorluğunu mağlup edip bu sayede dünyayı değiştirme gücüne sahip olacaklarına inanıyor.  İkisi de devrimlerinde hüsrana uğradı.  Buna mukabil, yeni muhafazakârlar uğraşıp güçlerini geri kazanmak adına yeni bir hayali düşmanı icat etti, Bill Clinton’ı.  İslamcılar da o sırada, peşlerinden gelen insanları razı etme uğraşıyla korkunç bir şiddet ve terör çemberine daldı.  Tüm bu olanlar, şu an içinde yaşadığımız, yanıltıcı şiddetli, korku dolu hayali dünyanın tohumlarını attı.
Kâbusların Gücü Korku Politikasının Yükselişi

2. Bölüm

Hayali Zafer 

1982 yılında, Ronald Reagan Columbia Uzay Mekiğini Afganistan’daki direnişçilere tahsis etti. Tıpkı Columbia’nın, insanoğlunun bilim ve teknoloji alanındaki en iyi arzularını temsil ettiğini düşündüğümüz gibi Afgan halkının mücadelesi de insanoğlunun özgürlük adına en yüksek arzusunu temsil etmektedir. Amerikan halkı adına Columbia’nın 22 Mart’taki kalkışını Afganistan halkına adıyorum.  Mücahit direnişi, 1979’dan beri Afganistan’daki Sovyet İşgaline karşı acımasız bir savaş veriyordu ama şimdi Reagan’ın Beyaz Sarayındaki küçük bir grup, mücahitlerde, dünyayı değiştirme konusundaki görüşlerinin başarıya ulaşacağı bir yol olduğunu fark etti.  Onlara göre, onlar sadece milliyetçi değillerdi Sovyetler Birliğini yıkıp, Dünya’ya demokrasiyi yayacak olan özgürlük savaşçıları idi.  Bunun adına Reagan Doktrini adı verildi. Küçük bir grup insandan oluşuyordu ve evet, biz yapmıştık… Herkes, Reagan Doktrini, Reagan Yönetimi sanki herkes içindeymiş sanıyor. Öyle değil. Sovyetlerin Reagan Beyaz Sarayının içinden çıkmış küçük bir komploydu.  Bu küçük grubumuzu birleştiren şey Dünya’yı daha özgür kılmak, daha güvenli kılmak için Sovyetler Birliğinden gerçekten kurtulmak hedefiydi. Sonuç olarak, özgürlük savaşçılarını desteklemek Reagan dönemindeki tüm muhafazakâr hareketin asıl nedeni haline geldi.  Fakat Amerikalılar mitolojik bir düşmanı yenmeye kalkışıyordu.  Geçen haftaki bölümde gösterildiği gibi, Reagan Beyaz Sarayında güç sahibi haline gelmiş, yeni muhafazakârlar Sovyetler Birliğinin abartılmış ve çarpıtılmış biçimde Dünya’daki kötülüklerin anası olduğu görüşünü yarattılar.  Bunların en çok ses getirenlerinden biri Filozof Leo Strauss’un teorileriydi.  Liberal toplulukların, insanları uyandırmak ve birlikte tutmak için basit güçlü mitlere ihtiyacı olduğuna inanıyordu.  Yeni muhafazakârlar da 1970’lerin sonunda bunu yapmıştı.  Paul Wolfowitz, Richard Perle ve diğer yeni muhafazakârlar kaderi, dünya üzerindeki kötülükle mücadele etmek olan yegâne ülke Amerika’dır mitini yeniden ileri sürmek için adım attılar.  Artık iktidar, bu mit üzerinde kanıya vardı.  Kendilerini; Şeytan İmparatorluğunu mağlup etmekle başlayarak dünyayı değiştirecek olan devrimciler olarak görüyorlardı. Amerikan gücünün Dünya üzerindeki kendine has rolü konusundaki bazı olmazsa olmaz kavramları değiştirme isteğimiz açısından bakarsak muhafazakârdan çok devrimci olmaya yatkınız. Bu gücün yapıcı olarak kullanılmasını ve dünya üzerinde doğru düzgün bir denetim fırsatını büyütmek istedik. Diktatörlerle olan eski, örtülü ilişkilerden memnun değiliz.  Yeni Muhafazakârlara bunu yapma konusunda yardım edecek isim de CIA’in yeni başkanı William Casey idi.  Afganistan’ın, bu yeni saldırgan siyasetin kilit noktası olduğuna ikna olmuştu.  Amerika zaten Mücahitlere, sınırlı miktarda yardım gönderiyordu.  Fakat şimdi, Casey ajanlarından birine gidip özgürlük savaşçılarıyla bir ittifak kurarak Sovyet askeri güçlerini yenmek için istedikleri kadar para ve en gelişmiş silahların verilmesini talimatını verdi. Casey’ye göre Afganistan, muhtemelen kilit noktalardan biriydi. Böylece gitmem için bir gün benimle temasa geçti. Dedi ki: Afganistan’a gitmeni istiyorum, önümüzdeki ay gitmeni istiyorum kazanman için ihtiyacın olan her şeyi vereceğim. Evet. Dedi ki: Oraya git ve kazan. Oraya gidelim ve bu heriflerin kanını dökelim, orayı Vietnam’a çevirelim demenin tam aksine, oraya gitmeni ve kazanmanı istiyorum. Neye ihtiyacın varsa alabilirsin dedi. Stinger füzeleri ve milyarlarca dolar verdi.  Tek büyük Allah’tır!  Artık Amerikan parasının ve silahlarının Pakistan sınırından Afganistan’a girmesi zorlaştı. CIA ajanları mücahitleri suikast, terörizm ve araba bombalama teknikleri hususunda eğittiler.  Ayrıca saldırılarını kolaylaştırmak için Rus birliklerinin uydu görüntülerini de verdiler. Kıçını kaldır da şu lanet roketi ateşle!  Aynı zamanda başka bir grup Afganistan’a mücahitlerin yanında savaşmak için gelmeye başladı.  Gelenler, Ortadoğu’da dini liderleri tarafından kendilerine, oraya gitmek ve Müslüman topraklarını Sovyet istilasından kurtarmak sizin vazifenizdir denilen Araplardı. Fetvayı gördüm, emirde deniyordu ki Afganların topraklarına özgürlük getirmelerine yardım etmek her Müslümanın görevidir. Ama Afganistan’ın nerede olduğuna dair en ufak fikrim yoktu. Oraya nasıl giderdim? Afganistan’ı daha önce ne duymuş ne de haritada görmüştüm. Hangi havayolları oraya giderdi? Vizeyi nereden alabilirdim? Kafamda yüzlerce soru! Ama sonra Abdullah Azzam ile tanıştım.  Abdullah Azzam Afganistan’a gidecek olan gönüllü Arapları organize etmeye başlamış karizmatik bir dini liderdi.  Peşaver’de Afganistan sınırında, Hizmet Bürosu dediği bir yer kurdu.  Burası uluslararası Arap savaşçıların genel merkezi hâline geldi.  Azzam, bir anda Sovyetlere karşı yapılan savaşın en önemli figürlerinden biri oluverdi.  Fonları yükseltmesi ve gönüllülerin sayısını artırması için her fırsatta Amerika’ya girmesine izin veriliyordu. Abdullah Azzam Arapları Afganistan’a çekmeye başladığında çok önemli biri oldu. Arap mücahitlerin emiri, Arap mücahitlerin lideri olarak adlandırıldı. Peşaver’e gelip cihada katılmak isteyen Araplara hizmet sağlayan bir büro açtı. Kapalı kapılar yoktu, bütün kapılar açıktı çünkü Amerikalılar, Suudiler, Pakistanlılar ve daha birçok insan Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da kaybetmesini ve rezil edilmesini istiyordu.  Bu düşünce, farklı yerlerden çok sayıda Arap’ın cihat yapmak için Afganistan’a gelmesini sağladı. Amerika’ya gitti, Suudi Arabistan’a gitti istediği yere seyahat etti çünkü Afganistan davası destek vermekten herkesin mutlu olacağı bir davaydı.  Yeni muhafazakârlar gibi, Azzam da Sovyetlere karşı geniş, büyük bir devrimin zorluğunu yaşadı.  O, Müslüman toplumları yöneten politikalarda İslam’ın rol oynamasını isteyen bir Müslüman kardeşliğin üyesiydi.  Abdullah Azzam, Afganistan’daki Arapların yeni siyasi gücün çekirdeğini oluşturacağını düşündü.  Ülkelerine geri dönerler ve yozlaşmaya Orta Doğu’daki otokritik rejimlere karşı çıkarlardı.  Azzam’a göre bu rejimler, politik yollarla alaşağı edilmeliydi.  Her savaşçıya kendi görüşlerini savunan sivillere karşı terörist eylemler yapmayacaklarına dair yemin ettirdi.  Azzam’ın en yakın yaverlerinden biri de bir Suudi idi: Usame bin Ladin. Usame 1985’te katıldı. Katıldığında… geldiğinde bildiğiniz gibi, zengin bir Suudi ailesindendi ve harcamak için çok fazla parası vardı.  Şeyh Abdullah Azzam bir öğretmendi Afganları organize edebilirdi ama zengin bir adam değildi.  Böylece Usame geldiğinde bu boşluğu doldurdu. O zamanlar Usame’nin ana görevi, para harcamaktı. Kişisel niteliklerinin yanında.  1985’te, Afganistan’a yeni bir güç katılmaya başladı.  Azzam’ın yaklaşımına meydan okuyan bir güç.  Bunlar, Arap dünyasındaki hapishanelerden ihraç edilen aşırı radikal İslamcı kişilerdi. Sonra sessiz bir şekilde Orta Doğu’daki hükümetler Arap hükümetleri, hapishanelerini kötü adamlarından arındırmaya başladılar ve onları şehit olma umuduyla doldurarak cihada gönderdiler. Bunların birçoğu Sedat’ın cinayetinden sonra idam edilmemiş olan Mısırlı insanlardı ama daha hapishanedeyken buna inandırılmışlardı. Fırlayıp gittiler.  Yeni gelenlerin en güçlülerinden biri Aymen el Zevahiri’ydi.  Mısır’da İslami Cihat adlı radikal bir grubun lideriydi.  Ayrıca ılımlı İslamcı değil gerçek İslamcıların onlar olduğuna ikna edilmişti. Buradayız! Buradayız! Gerçek İslami cephe! Buradayız! Gerçek İslami cephe ve Siyonizm karşısındaki gerçek İslamcılar! Buradayız! Siyonizm, Komünizm ve Emperyalizmin karşısındaki gerçek İslam.  Aymen el Zevahiri, Mısır devriminde 1966 yılında idam edilen Seyyid Kutub’un takipçilerindendi.  Bir önceki bölümümüz Kutub’un Batı toplumlarındaki liberal fikirlerin insan doğasının en bencil yönlerini ortaya çıkardığı gerekçesiyle Müslümanların fikirlerini yozlaştırdığına inandığını gösterdi.  Zevahiri, Kutub’un teorilerini bu yozlaşmayı açıklamak için yorumlamıştı.  …Buna Batı demokrasi sistemi de dahildi.  Zevahiri’ye göre demokrasi, politikacıları kendi otoritelerini kurmaları doğrultusunda tüm kaynakları kullanmaya teşvik ediyordu.  Bunu yaptıklarında da Kuran’ın yüksek otoritesini reddetmiş oluyorlardı.  Bunun anlamı artık onlar hak yolundaki Müslümanlar değillerdi.  Artık onlar ve onları destekleyen herkesin öldürülmesi meşrudur.  Ona göre, bunun yaratacağı terör ile toplumun yozlaşmış demokrasi görünüşünün arkasındaki gerçeği görmeleri için şok etkisi yaratacaktı. Mısır’dan gelen, Mısırlı cihat gruplarının açıklamalarına göre, onların fikirlerine göre herhangi bir kişi, herhangi bir parlamentoya katılırsa veya herhangi bir siyasi partiye katılırsa veya seçimlere giderse veya insanları seçime çağırırsa yapılan bütün bu faaliyetler Kuran’ı tamamen reddetmek olacaktır. O zaman şöyle diyebiliriz; Kuran’ı reddeden bir Müslüman mutlaka öldürülmelidir. Öldürülecektir, mutlaka öldürülecektir! Sonrasında neler oldu?  Zevahiri ve onun küçük grubu Peşaver’e yerleşti.  Onlar, radikal İslam hareketinin bu yeni fikrini yabancı savaşçılar arasında yaymaya başladılar.  Bu sadece Abdullah Azzam’ın ılımlı fikirlerine doğrudan bir meydan okuma değildi, aynı zamanda cihat üzerindeki tüm Amerikan etkisini bir reddediş demekti.  Çünkü Amerika, bu yozlaşmanın kaynağıydı. Ben bu adamlarla karşılaştığımda daha önce Afganistan’da hiç yaşamadığım sorunlar oldu. Bilirsiniz işte, bir süreliğine bir grup etkin olurdu. Tıpkı Yıldız Savaşlarındaki bar sahnesi gibiydi. Her grup bir şekilde çevrede çekişmelere sebep olur sonrada bu durumu çözmek için birileri ortamı yatıştırmak zorunda kalırdı. Gösterge ışıkları açık değil. Lütfen ona göre ayarlayın. Sovyet Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov yeni bir kararname çıkardı.  1987’de çıkan bu kararname ile yeni Sovyet lideri Mihail Gorbaçov Afganistan’daki Rus askerlerinin geri çekilmesine karar vermiş oldu.  Gorbaçov bütün Sovyet sisteminin çöküş ile karşı karşıya olduğuna ikna edilmişti.  O siyasi reform aracılığıyla durumu kurtarmak için denemeye kararlıydı.  Afganistan’ın işgali de dahil olmak üzere seleflerinin politikalarına ters geliyordu. Sovyetler Birliği’nin ve halkının durumu çok basitçe ülke genelinde insanlar tarafından kullanılan şu cümleyle tanımlanabilirdi: Biz bu şekilde, uzun bir süre yaşayamayız. Bu her şey için geçerliydi. Ekonomi durgunlaşıyordu. Birçok sıkıntı vardı ve üretimin kalitesi çok kötüleşmişti.  Bu savaşı bitirmek zorundaydık. Fakat Rus halkına savaşta ölen on binlerin niçin öldüğünü bir şekilde açıklamalıydık. Biz oradan utanç içinde kaçıp gidemezdik. Bu olamazdı. Biz açıklama bulmak zorundaydık.  Gorbaçov, Afganistan’da istikrarlı bir hükümet kurulması ve barış antlaşması için Amerikalılardan yardım istedi.  Fakat bu istek Washington hükümeti tarafından reddedildi.  Herhangi bir müzakere olmadan, son bir Rus kalana kadar mücahitlere yardım etmek istediler. Afganistan’ın geleceğinin özgür savaşçılar tarafından sağlandığını söylemek istediler. Esasında, Amerika’ya, dökülen kanın gerçekten durmasını istiyorlarsa bize oradan çıkmamıza yardım edip edemeyeceklerini sorduk. Oradan çıkabilir ve Afganistan’da bir hükümet kurdurabilirdiniz. Bu desteklenebilir yani Sovyetler Birliği’nin dostu olabilirdi. İnsanların özgürlük savaşçısı olarak adlandırdığı bizim karşı devrimci olarak gördüğümüz kişilere yardım yapılmaması şartıyla oradan çıkabileceğimize inanıyorum. Amerika konuya aynı ilgiyle yaklaşması şartıyla bu mümkün olabilir. Çok karmaşık bir şey değil. 1979 yılı Noel arifesine bir kaç gün kala geldiniz. Afganistan’ı terk edip Afganların kendi geleceklerine kendilerinin karar vermesine izin verirseniz, Noel arifesinde de evde olabilirsiniz. Eğer çıkarsanız, mücahitlere destek verilmesi sorunu da kendiliğinden çözülür.  Gorbaçov, ABD yönetiminin uzlaşmaz tavrı ile şok oldu.  KGB aracılığıyla özel bir mesaj gönderdi. Eğer Afganistan’daki denetimi mücahitler ele geçirirse, ülkede demokrasinin hakim olamayacağı konusunda Amerikalıları uyardı.  Demokrasi yerine İslam’ın en aşırı gruplarının bu zaferden sonra yükselişe geçeceğini öngördü.  Fakat Gorbaçov’un bu uyarısı göz ardı edildi.  Sovyet Birlikleri Afganistan’dan ayrılırken, Amerikalılar ile İslamcılar sadece Afganistan’daki savaşı kazanmadıklarını şeytani imparatorluğun yıkılışının başladığına da inanmışlardı. Kazanacağımızı hissettim. Çünkü bende bunun bir parçasıydım. Eminim ki Afgan Araplar da, biz kazandık demişlerdir.  Yaz döneminden sonra doğudaki Almanların yüzlercesi, binlercesi hatta on binlercesi 9 Kasımda açılan duvarın önünde toplandı. Sovyetler Birliği’nin bitiş süreci başlamıştı. Ve bitti. Sovyetler Birliği’nin tamamı bozulmuş ve parçalanmıştı. Bitmişti.  Yeni Muhafazakârlar için, Sovyetler Birliği’nin çöküşü bir zaferdi ve o zaferin sonucu olarak, bugün hala onlara ilham veren öncelikli bir efsane haline gelecekti.  Böylece Amerika’nın gücünü saldırganca kullanarak dünyayı şekillendirebildiler ve demokrasiyi yayabildiler.  Fakat onların bu zaferi bir yanılsamaydı. Onlar kendi kafalarında yarattığı abartılmış ve çarpıtılmış bir fantezi ürünü olan hayalet bir düşmanı fethetmişlerdi.  Sovyetler Birliğinin çökmesinin gerçek nedeni içeriden çürüyen zayıflamış bir sistem olmasıydı. Bence şu anda Amerikan siyasi söylemlerinin en büyük efsanelerinden biri Amerikan hükümetinin eylemleri sonucu Sovyetler Birliği’nin çökmüş olmasıdır. Sovyetler Birliği iskambil kartlarından yapılma bir ev gibi çöktü. Çünkü iskambil kartlarında yapılma bir ev gibiydi ve uzun zamandır içerden çürüyordu. Ekonomi yozlaşmıştı, politik süreç yozlaşmıştı artık Moskova dışındaki insanların inanmadığı merkezi bir hükümet geliştirmişlerdi, Sovyet yönetim sistemi içinde tam bir alaycılık söz konusuydu, gerçek bir sivil toplum yoktu. Ancak Reagan Yönetimi ve Reagan Yönetiminin yaverleri size Sovyetler Birliğinin çökmesine 1989’da Berlin Duvarının yıkılmasına Doğu Paktının yok olmasına Afganistan’ın sebep olduğunu söyleyeceklerdir.  Bunun tamamen hayal ürünü olduğunu söylüyorduk ve Amerika Birleşik Devletleri, tüm bunları ıskaladı çünkü kendi mitlerine ve kendi hayali kavramlarına inanıyorlardı. Kendi yalanlarının kendi kurbanları haline gelmişlerdi.  İslamcılar için de öyleydi Afganistan’daki mücadelenin dışında, Sovyetler Birliği’nin fethini kendilerinin gerçekleştirdiğine dair büyük bir efsane doğdu.  Allah Büyüktür! Yaşasın Afganistan!  İslamcılar, bu büyük zaferin, Arap dünyasına yayılacak ve yozlaşmış liderleri devirebilecek bir devrimi başlatabileceğine inanıyorlardı.  Yeni muhafazakârlarınki gibi, bu rüya da bir yanılsama üzerine inşa edilmişti. İslamcılar, Afganistan’da Sovyet Ordusunun yok edilmesinde temel araç olduklarına ikna edilmişlerdi. Sadece Amerikan askeri yardımı ve eğitimi olmadan hiçbir şey yapamayacaklarını akıllarına getirmek istemiyorlardı. Ve ayrıca Sovyetleri devirenler, gerçekten savaşmayan Arap mücahitler değil Afgan’lardı. Eğitim almışlardı ama savaşçı değillerdi  Ama efsane, kazananın onlar olduğu yönündeydi.  Demek istediğim, kazananın cihat olduğuydu. Bu dünya çapında İslamcıları harekete geçirmek için çok büyük bir güçtü.  Ancak Peşaver’e merkezli İslamcı savaşçılar bu devrimin siyasi olarak gerçekleşebileceğine inanan Abdullah Azzam liderliğindeki ılımlılar ile Aymen el Zevahiri gibi, şiddet içeren devrimin tek yol olduğuna inanan aşırı uçlar arasında, derin bir uçurum vardı.  Ve Zevahiri, harekette artık nüfusunu ortaya koymak ve Abdullah Azzam’ı zayıflatmak için yola koyuldu.  Bunu yapmak için, Azzam’dan uzakta, Usame bin Ladin ve parasını baştan çıkardı.  Bin Ladin’e emir olabileceğine, Zevahiri’nin ufak uç grubu İslami Cihat’a lider olabileceğine dair söz vermişti. Aymen el Zevahiri ve Mısırlı diğer grup Peşaver’de Abdullah Azzam’ın arkasında namaz kılmayı reddetti. Peşaver’de Abdullah Azzam’a karşı söylentiler çıkardılar. Bundan dolayı Usame’ye kızgın hale geldik ve bundan dolayı bu insanlara kendini kapattı.  Onu bir emir olarak kabul ettiler, o da onları bir grup olarak. Sonuçta, kimin diğerini kullandığını bilmiyorum.
– Ne düşünüyorsun?
– Diğerlerinin onu kullandığını düşünüyorum.
– Çünkü parası vardı?
– Evet.  Daha sonra, 1989’ların sonlarında, Abdullah Azzam, Peşaver’de bomba yüklü bir arabayla suikasta uğradı. Hala suikastı kimin düzenlendiği bilinmiyor ancak ölümüne rağmen, Azzam’ın siyasi devrim vizyonunun, geçerli olabileceği görünüyordu.  İslamcı partiler, 90’lı yılların başlarında Arap dünyası içinde kitlelerin desteğini toplamaya başladı.  İslam Devleti!  Cezayir’de İslami Kurtuluş Cephesi yerel seçimlerde ezici bir zafer kazandı ve gelecek genel seçimi kazanmaya odaklandı.  Aynı zamanda Mısır’da Müslüman Kardeşler, kitlenin desteğini kazanmaya ve parlamentoda koltuk sayılarını arttırmaya başladılar.  Her iki parti de idealist bir çizgide iktidara yürüyordu.  İslam’ı, politik bir yolda barışa giden yeni modern bir süreç yaratmak için kullanmak istiyorlardı.  İnsanları eğitimleri ve dini inançlarıyla değiştirebiliriz. Popüler bir taban inşa etmek istiyoruz. Doğru yol budur. Askeri bir darbe istemiyoruz. Şiddet istemiyoruz. Haklarımızı istiyoruz. Eğer insanlar bize inanırlarsa, hükümet, insanların istediklerine uymak zorunda kalır.  Mısır ve Cezayir’deki hükümetler korkunç bir ikilemle karşı karşıya kalmışlardı.  İslamcı görüşün merkezinde, Kuran’ın toplum için politik bir taslak olarak kullanılması fikri vardı.  Münazaranın ötesinde, tüm siyasetçilerin izlemek zorunda olduğu kanunlar dizisi vardı.  Bunun anlamı, siyasi partilerin gereksiz olacağıydı çünkü herhangi bir anlaşmazlık olamazdı.  Partilere oy kullanan insanlar, bu gücü demokrasiyi sona erdirmek için kullanabilirlerdi. Ne ikilem ama! Seçim sürecini durduracak ve ikinci turu iptal edecek bir yol bulur musunuz? Veya bir adam, bir oy, ama sadece bir kez, olmak iddiasıyla iktidarın bir partiye gitmesine izin verir misiniz? Bundan sonra herhangi bir seçim yapmayacağız çünkü demokrasi din dışıdır…
Bir kez iktidara geldiysek, orada sonsuza kadar kalacağız çünkü yalnız biz dini gerçeğin koruyucusu ve yalnız biz Kuran’ın uygulayıcılarıyız.  Cezayir’de bu ikilem ile karşı karşıya kalan ordu işe el koymaya karar verdi ve Haziran 1991’de darbe yaparak hemen seçimleri iptal ettiler.  İslamcılar tarafından yapılan büyük protestolar şiddetle bastırıldı ve liderleri tutuklandı.  Aynı esnada Mısır’da da hükümet kısıtlanmıştı.  Yüzlerce Müslüman Kardeşler üyesini tutukladılar ve örgütün tüm siyasi faaliyetlerini yasakladılar. Olan şey Müslüman Kardeşleri tutuklama dalgası ve Müslüman Kardeşlerin bazılarını işkence altında öldürecek bir askerî mahkeme dalgasıydı.  Tüm toplum ve kurumlarındaki tüm özgür seçimleri durdurdular. Bu dalgada, bu anlamda, yer altında gizlenmiş şiddet gruplarına cehennemin kapılarını açıp ılımlıları durdurarak, şiddetin kapıları açılmış oluyordu.  Aymen el Zevahiri için bu, Batı demokrasi sisteminin çarpık bir kandırmaca olduğu inancının dramatik bir biçimde doğrulanması demekti.  Onun teorilerini çok daha aşırı biçimlere getiren Radikal İslamcı gruplar şimdi Cezayir ve Mısır’da şiddetli devrimler oluşturmaya hazırdılar.  Bu, Müslüman dünyasını yozlaşmaktan kurtaracak cihadın başlangıcı olacaktı.  İslam topraklarını alt etmiş olan aşağılanma ve küfürü yok etmenin tek yolu cihat, mermiler ve şehitlik harekâtlarıdır. Bin Ladin ve diğerleri, bundan böyle kendi cihatlarını başlatmıştı. Yani uzlaşmayacaklardı, daha ılımlı gruplarla uzlaşmaya çalışmayacaklardı.  Silahlı bir öncü kuvvetin gücü elde etmeye yeteceğini düşünüyorlardı. Afgan zaferini taklit edebileceklerine kâni olmuşlardı ve de Cezayir ve Mısır gibi ülkelerde İslamcı bir devlet kurabileceklerine. Bunun Müslüman kitlelerin gönüllerine ve zihinlerine yerleşeceğini halkın güç ve zaferin, cihatçıların yanında olduğunu fark edeceklerini düşünüyorlardı.  Aynı sırada Washington’da Sovyetler Birliğini kendilerinin yıktığına inanan diğer grup yeni muhafazakârlar kendi devrim plânlarını devreye sokmaya kararlıydılar.  Sovyetler Birliği’nin Amerika’yı tehdit eden ve diktatörler tarafından yönetilen pek çok kötülük rejiminden sadece biri olduğunu düşünüyorlardı.  Dünyayı özgürleştirmek ve demokrasiyi yaymak için bu rejimleri alt etmek zorundaydılar. Biz istiyoruz ki, diktatörlük yok olsun. Özgür ülkeler istiyoruz. Eğer kendi kararlarını veren, gücünü halkından alan ve verdikleri kararları onaylaması için halkına başvuran özgür ülkelerin çoğunlukta olduğu bir dünyada yaşarsak Amerika için daha iyi olacağını düşünüyoruz. Ve tüm dünya böyle olursa daha güvende olacağımızı düşünüyoruz. …bu yüzden de diktatörler tarafından saldırıya uğruyoruz.  Bunun Amerika’nın kaderi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Amerika’nın her zaman diktatörlerin saldırısı altında olacağını düşünüyorum. Yani bence tek şansımız kazansak da kaybetsek de, savaştığımız zaman şartlar ne olursa olsun savaşmak zorunda kalacağız. Bu otomatik olarak böyle; çünkü mutlaka üzerimize gelecekler.  Yeni muhafazakârlar bu diktatörlerden en kötülerinden birinin Saddam Hüseyin olduğuna karar verdiler. 
1980’lerde Saddam, Amerika’nın yakın bir müttefikiydi.  Ama 1990’da Kuveyt’i işgal etti.  Yeni muhafazakârlar onu, dünyayı değiştirmenin sonraki basamağına geçiş çabalarında anahtar olarak gördüler.  Başkan Baba Bush tarafından Kuveyt’i özgürleştirmek için Amerika önderliğinde bir koalisyon kuruldu.  Ama Savunma Müsteşarı Paul Wolfowitz gibi yeni muhafazakârlar Bağdat’a ilerlemek ve Orta Doğu’da dönüşüme yol açmak istediler.  Amerika’nın dünyada kötülüğü yenmekteki eşsiz rolünü yerine getirecekti bu. 91’de Wolfowitz ve diğerlerinin umdukları şey Saddam Hüseyin veya öteki aşağılık diktatörlere karşı olan savaşın Sovyetler Birliği’ne karşı olan savaşın yerini alabileceği ve bu savaşın iyi ile kötü arasındaki savaş olarak yorumlanabileceğiydi. Yani bu gördüğünüz şey Amerika’nın saf iyiliğe karşı saf kötülük olan bir savaşa girdiği fikrini canlı tutmak ve Sovyetler Birliği’nin sona erişinden sonra dünyadaki yapıyı korumak isteyişidir.  Ama yetki artık Başkan Reagan’da değildi. Artık yeni muhafazakârların kendileriyle aynı vizyonu paylaşmayan bir liderleri vardı.  Kuveyt özgürleştirildi. Irak ordusu mağlup edildi. Askerî amaçlarımız yerine getirildi.  Tüm Birleşik Devletler ve Koalisyon kuvvetlerinin savaş harekâtlarının durdurulduğunu duyurmaktan kıvanç duyuyorum.  Kuveyt özgürleştiğinde Bush, savaşın sona ermesini emretti.  Onun görüşüne göre Amerika’nın rolü dünyada istikrar sağlamaktı dünyayı değiştirmeye çalışmak değil.  1970’lerde yeni muhafazakârların düşmanı olan Henry Kissinger gibi Bush da iyilik ve kötülüğe ilişkin meseleleri konuyla ilgisiz olarak görüyordu.  En yüksek hedef, Orta Doğu’da istikrarlı bir güç dengesi kurmaktı. Saddam Hüseyin komşuları için tehdit oluşturmuyor. Bir baş belâsı ve sıkıntı kaynağı ama bir tehdit değil. Bunu biz sağladık. Amacımız hiçbir zaman Saddam Hüseyin’i haklamak olmadı. Eğer bunu deneseydik hâlâ Bağdat’ı işgal ediyor olabilirdik. Bu, büyük bir başarıyı muhtemelen çok berbat bir yenilgiye dönüştürürdü.  Gizliden gizliye Paul Wolfowitz gibi yeni muhafazakârlar çok öfkelenmişti.  Yalnızca Saddam Hüseyin başta bırakıldığı için değil, bunun Amerika’da hâkim olan yozlaşmış liberal değerlerin, göreceli ahlâk anlayışının dünyadaki kötülük güçleriyle uzlaşmaya hazır olduğunun açık bir ifadesi olduğunu gördükleri içindi. Wolfowitz’in öfkesi temel olarak Amerikan liberalizminin zayıflığınaydı: Baba George Bush gibi uzlaşmacı doğaya sahip insanlaraydı. İşi sonuna kadar götürmek yerine ödün vermeye ve pazarlık etmeye istekli oluşunaydı. Öfkesi alevlenmişti, işin ilginci Saddam Hüseyin’e karşı duyduğu nefret Amerikan liberallerine karşı duyduğundan azdı. Onlar uzun yıllardır Amerikan toplumunu çürüten zayıflığın bozulmanın ve göreceliliğin kaynağıydı.  Bu hüsranla yüzleşirken, yeni muhafazakâr akım liberal güçlerin yollarına çıkmasını engellemek için içe kapanmıştı.  Bunu yaparken de Leo Strauss’un teorilerine dönüş yapmışlardı.  Strauss’a göre iyi politikacılar, toplumu bir arada tutan mutlak ahlaki değerleri ısrarla savunmalıdır ve böylece liberalizmin yarattığı ahlaki rölativizmin üstesinden gelinebilirdi.  En etkili Straus’çulardan biri de, Başkan yardımcısının yeni asistanı William Kristol’du.  Strauss’a göre liberalizm, savunmaya değer bulduğu birinin nasıl yaşayacağı üzerine Doğru denilebilecek bir şey olmadığından dolayı sonunda çıkmaza giren ve her şeyin göreceli olduğu, düzgün bir yaşam şekli oluşturdu.  Strauss, oturup öylece kaderimizi kabullenmememiz gerektiğini politikanın insanların yaşamlarını şekillendirmesine yardımcı olabileceğini nasıl ahlâklı ve asil yaşanabileceğinin öğretilebileceğini öne sürmüştü. Hangi kültürlerin, ne tür siyaset anlayışının, nasıl bir toplumsal düzeninin daha takdire şayan insanlar yaratabileceğini düşünebilir miyiz? diye sormuştu. Bana kalırsa, bütün bu sorular tekrar Strauss tarafından sorulmuştu.  Yeni muhafazakârlar, Amerika’da reform yapmaya hazırlanıyordu ve bu projenin hammaddesi olarak dini kullanacaklardı.  Uzun süreli müttefikleri olan Dini Hak ile birlikte ahlaki ve dini konuları muhafazakâr siyasetinin merkezine getirmek için bir kampanya başlattılar.  Bu, Kültür Savaşları olarak bilinir.  Vergileriniz müstehcen ve pornografi içerikli görüntüler için kullanılmaktadır. Bir homoseksüelin işediği yere atılan Kurtarıcımız ve Lordumuz Yüce İsa’yı sevmiyorum ve onun için para vermek istemiyorum. Bu iğrenç bir şey! Şeytan defol git! Şu andan itibaren yoksun!  Dini Hak’a göre bu kampanya, Amerikan toplumunun dini temellerini tazelemek için zekice bir girişimdi.  Fakat yeni muhafazakârlar için din tıpkı Soğuk Savaş’ta Amerika’yı benzersiz bir ulus olarak gördükleri gibi, bir mitti.  Strauss, insanların hayatlarına bir anlam ve amaç vermesi topluma bir denge getirmesi nedeniyle bu mitlerin gerekli olduğunu düşünmüştü. Sürekli Nintendo’nun başında oldukları için endişelenmiyor musun? O eskidendi. Artık Matt’in İncil Maceraları var. Nintendo oynarken İncil’i de öğreniyorlar.  Din, yeni muhafazakârlara göre ahlâkı artıran bir araç gibidir. Din, Plato’nun da dediği gibi Asil yalan durumuna gelmişti. Toplum düzenini sağlamak amacıyla elit kesim tarafından halkın büyük bir çoğunluğuna anlatılan bir mitti.  Tanrı’nın yarattığı Praise Walk’tan daha eğlenceli bir şey var mı? 
Bir bakıma gizli bir elitist yaklaşım vardı…  Straussianizm, Marksizm’e benziyordu. Bu eski Marksistler veya bir bakıma eski liberal Strausçular kendilerini bir tür Leninist grup olarak görüyordu insanların anlayamayacağı şekilde görüntüleri gizleyerektarihi istedikleri gibi şekillendirmek istediler.  Bu kampanyanın sonucunda oluşan yeni ve güçlü ahlaki gündem Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirmeye başlamıştı.  Dini Hak, 1992’de partinin politika oluşturma çalıştayının kontrolünü ele geçirince, Cumhuriyetçi Kongresi’nde çarpıcı bir şekilde zirveye çıktılar.  George Bush, başkanlık makamına, kürtajı yasaklama, eşcinsel hakları ve çok kültürlülük sorunlarına kendini adayarak gelmişti.  Bireysel özgürlük sebebiyle, geleneksel muhafazakâr değerlerini desteklemeye çalışan konuşmacılar sahnedeyken yuhalandılar. Kişisel özgürlüklerin, kadınların özgürce seçimler yapabileceği şekilde genişletilmesi gerektiğini düşünüyorum.  Hükümetin yatak odalarınızdan ve cüzdanlarınızdan elini çekmesini istiyorum.  Yeni muhafazakârlara göre bu ahlaki akımın amacı ulusu birleştirmekti.  Fakat beklenilenin tam tersinde bir etkiye sebep olmuştu.  Ana görüşteki Cumhuriyetçi seçmenler partilerini ele geçiren katı ahlakçılıktan oldukça korkmuştu.  Onun yerine, vergi ve ekonominin durumu gibi daha endişe uyandırıcı konuları gündeminde bulunduran politikacı Bill Clinton’a dönmüşlerdi.  Cumhuriyetçi Kongresi’nden sonraki hafta ılımlı Cumhuriyetçiler, gençler ve bilhassa kadınlar şöyle diyordu: Her iki partiden de bana hayır yok ama Clinton’ın seçilmesi için nereyi imzalamam gerekiyor? Houston’dan gelen bu aşırı muhafazakârlardan korkuyorum. Ömrüm boyunca cumhuriyetçiydim. Kayıtlı Cumhuriyetçiyim. Bu sefer oyumu Bill Clinton’a vereceğim.  Bu kadar yeter. Artık değişim zamanı geldi.  1992’nin sonunda, Bill Clinton çarpıcı bir zafer kazandı.  Fakat yeni muhafazakârlar gücü tekrar ellerine geçirmeye kararlıydılar ve bunu da, Sovyetler Birliği’ne yaptıklarını Bill Clinton’a yaparak sağlayacaklardı.  Birleşik Devletlerin Başbakanı’nı hayali bir düşmana dönüştüreceklerdi.  İnsanların, onu Amerikan liberal yozlaşmasının kaynağı olan bir kötülük simgesi olarak görmelerini sağlayacaklardı. Diğer ulusların önümüze geçtiğini fark ettik… Peki neyle? İlimle. Ve İslam…  90’ların başında, Cezayir, Mısır ve diğer Arap ülkeleri dehşet saçan İslamcı terör dalgasından dolayı birbirlerinden ayrılmışlardı.  Afganistan’dan dönen cihatçılar rejimleri devirmeye çalışıyorlardı.  Bu taktiklerinin temelini Aymen el Zevahiri‘nin görüşü oluşturuyordu.  Politikayla uğraşanlar meşru bir şekilde öldürüleceklerdi çünkü onlar çoktan yozlaşmışlardı ve artık Müslüman değillerdi.  İnandıkları bu şiddet, insanların başkaldırmasını sağlayacaktı ve yozlaşmış rejimler ancak o zaman devrilebilecekti. Ölmeleri lazımdı! Ölmeleri de yetmez, öldürmeliydiler! İnsanları öldürdüler. Yani sadece geçmişten gelen bir fikir değildi gerçek oldu. İnsanlar öldürüldü.  İslam dünyasındaki bir sürü yönetici, bir sürü din adamı, bir sürü alim bir sürü politikacı bu fikirler yüzünden öldürüldü. Neden? Çünkü sadece Kuran’a karşılar. Kuran’ı reddettiler. Neden Kuran’ı reddettiler? Çünkü seçildiler!  Aymen el Zevahiri, Bin Ladin ile beraber Sudan’daki bu çiftliği, üs yaptılar.  Orayı Mısır’daki politikacılara saldırı düzenlemek amacıyla İslami Cihat örgütü için bir üs olarak kullandı.  Ama devrimin fikir babalarından biri olarak stratejilerini diğer örgütlere anlatmak için bütün Arap dünyasını da dolaştı ama devrimciler, çok geçmeden, halkın ayaklanmadığını gördüler.  Rejim hala güçlüydü ve radikal İslamcılar yakalanıyordu.  Bununla yüzleşen İslamcılar, terörlerini arttırdılar.  Mantıkları vahşiceydi:  Sadece politika ile uğraşanlar değil politikayı destekleyen sıradan insanlar da öldürülmeliydi.  Ayaklanmayı reddetmeleri, onların da yozlaştığını ve böylece kendilerini ölüme mahkûm ettiklerini gösteriyordu. Kesinlikle bir mantık vardı. Mantık, liderlere saldırırsın onlarla bağlantılı olan kişilere saldırırsın ve en sonunda öyle bir despot liderin varlığına razı olanlara sessiz kalarak pasif destekçi olsalar bile saldırırsın.  Daha sonra ekonomik tesislere saldırmaya başlarsın turistlere saldırmaya başlarsın, çünkü onlar ülkeye para getirirler ve o para yozlaşmış elitlerin cebine gider. Aslında bu sonsuz bir süreçtir.  Cezayir’de bu mantık, tamamen kontrolden çıkmıştı.  İslamcı devrimci gruplar binlerce kişiyi öldürdü çünkü bütün o insanların yozlaştıklarına inanıyorlardı. Tüm bu masum insanlar, ne yaptılar ki? Bacaklar parçalanmış! Öyle bir dehşet! Fransız radikalciler bile böyle bir şeyi asla yapmamışlardı. Neden? Ne yaptık biz? Çocuklarımız ne yaptı? Beni yalnız bırakın! Ölmek istiyorum!  Ondan sonra, Cezayir’i yöneten generaller devrimci gruplara sızdılar.  Ajanlarına, daha da fazla insan öldürmek için, mantığı daha ileri götürme konusunda İslamcıları razı etmelerini söylediler.  Bu öyle bir dehşet yaratacaktı ki, örgütler geriye kalan desteklerini de kaybedeceklerdi ve generaller, iktidardaki kontrollerini arttırmak için korku ve nefreti kullanabileceklerdi. Generaller, toplumu korku altında tutmak için Cihat örgütlerine, Cihat fikirlerine sızdılar. Terör ve şiddet yaratınca toplumdaki her şey durur, politika olmaz ekonomi olmaz, hiç bir şey olmaz öylece durup, batıya, terörle mücadele ediyoruz derler. – Bu korkuyu kullanmak mı? – İktidarda kalmak için korkuyu kullanmak. Bugün cinayet, herkesi öldürdüler masum insanları, çocukları, yaşlıları. Kurbanlarını parçalara ayırdılar. Yarın iktidara geçerlerse, onlara kim inanacak?
Kahrolsun kökten dincilik! 
1997 yıllında, İslam Devrimi zayıflıyordu.  Şiddetten dehşete düşmüş binlerce kişi tarafından İslamcı örgütlere karşı toplu gösteriler yapıldı.  Ve sonra, aynı yılın haziran ayında bir grup Mısırlı İslamcı Luxor harabelerinde, batılı turistlere saldırdı.  Gelişi güzel yapılan vahşette 58 kişi öldürüldü.  Katliam, Mısırlıları şok etti ve devrimci örgütlerin liderleri ateş kes çağrısında anlaştılar.  Cezayir’de, bir kaç örgüt direndi ama birbirlerinden ayrılmaya başladılar devrimlerini nihai, mantıklı sona götüren mantığı takip ettikleri gibi:  Birbirlerini öldürmeye başladılar.  Bu, onları kendi felaketlerine sürükledi. % 100 saf Müslümanlığa inanan bir grup kendilerinden başka hiç kimsedeki saflığı görmeyecektir. O yüzden onlarla aynı fikirde olmayanlar, düşman olurlar İslam aleminin dışına çıkmış olurlar ve ondan sonra birbirleriyle çelişirlerse birbirlerini yok etmeye başlarlar. Bir birleriyle kavga etmeye devam edecekler, iç savaş olacak. Eninde sonunda, intihar ile biter.  Cezayir’deki başlıca İslamcı örgüt GIA, ortadan kaldırıldığı zaman liderliğini, kendisine karşı olan herkesi öldüren, tavuk çiftçisi Zouabri yapıyordu.  Kendi küçük grubu dışında, Cezayir’deki herkesin öldürülmesi gerektiğini yazan son bir bildiri yayınladı.  Gerçeği anlayanlar, sadece kendileriydi.  90’ların ortasında, Washington’daki politikaya tek bir konu hakimdi:  Amerikan Başkanı’nın ahlak yapısı. Eğer Amerikan başkanı tarafından cinsel tacize uğradığınızı düşünüyorsanız yardım etmek isteriz.  Bunun arkasında medyayı saran, Clinton’a karşı yapılan sıra dışı suçlamalar vardı.  Bunlar, taciz haberlerini Clinton ve eşinin karıştığı Whitewater’daki arazi yolsuzluğu haberlerini yakın arkadaşları Vince Foster’ı öldürdükleri haberlerini ve Clinton’ın Arkansas’daki küçük bir uçak pistinden uyuşturucu kaçırma olayına karıştığı haberlerini içeriyordu.  Ama bu haberlerden hiç biri doğru değildi.  Hepsi de Clinton’u yok etmek için, bir grup genç yeni muhafazakâr tarafından yönetiliyordu.  Kampanyanın merkezi, Amerikan Seyircisi adında küçük bir sağcı dergiydi.  Clinton’un geçmişini araştırmak için Arkansas Projesi’ni düzenlemişlerdi.  Bu projenin merkezinde gazeteci David Brock vardı.  Çapraz Ateş Altında: Amerikan Seyircisi dergisinden David Brock. Bir yağmurluk giymiş ve şapka takmıştı. Sabah 05:15’te geldi ve Vali konağının alt katındaki oyun odasında Clinton ile görüştü.
– David, David, bu biraz tuhaflaşıyor. Sıradaki… Evet tuhaf! Ama bak, Bill Clinton tuhaf bir adam.  O zamandan sonra Brock, yeni muhafazakâr harekâta sırtını döndü.  Artık Clinton’a yapılan saldırıların çok ileri gittiğine ve muhafazakârların siyasi görüşünün bozuk olduğuna inanıyor.  Whitewater olayı gerçek miydi? Hayır! Yanlış bir şey yoktu. Yani Whitewater’da kanunlara aykırı hiçbir suç işlenmedi. Kesinlikle değil. Clinton’ın para kaybettiği bir arazi anlaşmasıydı. Olanlar komple tersyüz edilmişti.
– Vince Foster öldürüldü mü?
– Hayır. İntihar etti.
– Clinton uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor muydu?
– Kesinlikle hayır.  Bunu savunanlar, bu hikâyelerin hiçbirinin gerçek olmadığını biliyorlar mıydı? Umurlarında değildi.  Neden değildi? Yıkıcı bir etkiye sahip oldukları için. Neden dursunlar ki? Bu terörizmdi. Siyasi terörizm.
– Sen de ajanlardan biriydin öyle mi? – Kesinlikle. Kesinlikle.  Amerika hikâyeleri idrak etmeye başladı ve Clinton’un inkâr etmesine rağmen meclisteki Cumhuriyetçiler skandalları ele geçirip hükümetin tam kalbinde yer alan bu ahlaksızlığın araştırılması için düğmeye bastı. Esasında basın, haberlere yorum katıp, politikacılara… Az çok bildiğimiz biri bu, hiçbir yanlış yapmadı, kimse onu yanlış bir şey yapmakla suçlamıyor, yanlış bir şey yaptığını gösteren bir kanıt yok ama bizce tüm olasılıklar onun suçlu olduğunu gösteriyor. Bir şekilde masumiyetini kanıtlamalı, diyerek baskı yaptı.  Baskılar sonuç verdi ve Clinton, Whitewater olayı bağımsız soruşturmasını kabul etmek zorunda kaldı.  Davaya, Washington’dan Kenneth Starr adında üst düzey bir yargıç başkanlık etti.  Fakat bilinmeyen bir şey vardı ki Star, Federalist Toplum olarak adlandırılan sağcı bir avukat grubunun üyesiydi.  Bu grubun, yeni muhafazakârlar ile mali ve ideolojik bağlantıları vardı.  Aynı yeni muhafazakârlar gibi, Clinton’u ülke için bir tehdit olarak görüyor ve bunu Amerikan halkına kanıtlamaya çalışıyorlardı. Merck el kitabı. Merck, çeşitli hastalıkların ve sosyopatlığın listelendiği el kitabı bulunan bir ilaç şirketi. Sosyopata baktığınız anda Clinton’u görürsünüz. Büyüleyici biri insanları büyülemek için herhangi özel bir şey yapmayan biri anlık haza karşı koyamayan biri ve benzerleri. Liste bu şekilde uzayıp gidiyor.  Başkanlık için işlevsiz bir adamımız vardı. Hem model olarak hem de kriz anları için oldukça tehlikeliydi bu. Bu noktaya geleceğine inancım yoktu.  Fakat tüm çabalara rağmen Kenneth Starr, ne Whitewater davasıyla ilgili bir suçlayıcı kanıt ne de seks skandallarını destekleyen Arkansas Projesi ile ilgili delil bulamadı.  Ta ki komitesi Clinton’un inkâr ettiği Monica Lewinsky ilişkisinde tökezleyene kadar.  Ve bu yalan, yeni muhafazakâr harekâta aradıkları yolu bulduklarını gösterdi:  Ülkelerinin liberal yolsuzluğuyla ilgili gerçekleri Amerikan halkına göstermenin yolunu…  Hemen Başkanı görevden almak için kampanya başlatıldı.  Tüm muhafazakâr harekât Clinton’u, görevden alınması gereken bir canavar olarak resmediyordu.  Yeni muhafazakârlar, bir kez daha abartarak ve gerçeği çarpıtarak hayali bir düşman yaratmıştı. Kendi yarattıkları mitolojik kişi ya da kişiler Clinton’cularca esir alınmışlardı. Asil takipçilerinin hakkından gelmeye çalışan entrikacı, korkunç insanlar.  Clinton dönemindeki, muhafazakârların liderliğinde de yolsuzluk unsurunun olduğunu düşünüyorum. Clinton’u alaşağı etmek için her şeyi yapmayı göze almışlardı. İnsanların Clinton’u ahlaksız olarak görmesinin tek yolu kendilerinin ahlaksızca davranmasıydı.  Nihayetinde saldıran insanlardan da daha kötü davrandılar.  Tüm değerler, hırslar, hileler, bir hiç haline geldi.  Görevden alma başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü yapılan anketler Amerikalıların bu ahlaki değerleri pek umursamadığını gösteriyordu.  Muhafazakârların lideri William Bennett insanları suçlayan Öfkenin Ölümü adında bir kitap yazdı.  Halkı, şeytanla anlaşma yapmakla suçladı.  Görevden alımı desteklemek ahlaki yolsuzluğun bir kanıtı diyerek onları suçladı.  1997 itibariyle, Bin Ladin ve Aymen el Zevahiri 10 yıl önce ilk tanıştıkları yere, Afganistan’a dönmüşlerdi.  O zamanlar İslamcılık, popüler bir devrim olarak başarıya ulaşabilir gibi görünmüştü.  Ama artık başarısızlıkla yüzleşiyorlardı.  Arap dünyasındaki rejim yıkma girişimlerinin tamamı, başarısızlıkla sonuçlanmıştı.  İnsanlar, korkunç şiddetleri yüzünden onlara düşman olmuştu ve gidebilecekleri tek bir yer kalmıştı, Afganistan. 1997’de başarısız oldular. Mısır, Cezayir, hiçbir yerde tutmadı. Olmadı çünkü halk peşlerinden gitmedi. Çünkü insanlar, hatta başlarda onlara sempati duyanlar bile şiddetleri nedeniyle korkup kaçtılar. İnsanlara ulaşma konusunda ve iletişim konusunda yetersizdiler. Zevahiri, bu deneyimden öncesine gidip, kitlelerin bilincini arttırmada yetersiz hissettiğini, Peygamber’in Sancağı Altındaki Şövalyeler isimli kitabında açıkça dile getirmiş, ağıt yakmıştır. Bir önder olarak iletişim konusunda başarısız olduğunu hissetmiştir. Soyutlanmış bir şekilde kaldılar ve bu yüzden de başarısız oldular.  Böylece yeni bir strateji geliştirdiler.  Mayıs 1998’de, Bin Ladin ile Zevahiri, yeni bir cihat çağrısı yapacakları basın konferansını izlemeleri için, bir grup gazeteciyi davet etti.  Zevahiri, başarısızlıkları nedeniyle teorilerinin değil Müslüman halkın suçlanması gerektiğinden emindi.  Batıdan gelen liberal fikirler nedeniyle zihinleri yozlaşmıştı.  Pes etmek yerine, çözümün direkt yozlaşmanın kaynağına saldırmak olduğuna inanıyordu.  Yeni cihat, Amerika’nın kendisine karşı yapılmalıydı. Daha önce bahsettiğim gibi Amerikalılar, Hristiyanlar ve Yahudiler ile savaş yapmaya gayret göstereceğiz. Dünya’nın herhangi bir yerinde, Amerikalılara karşı savaşan herhangi birine veya partiye, itirazımız yoktur. Amerikalılara karşı başlattığımız bu savaşı kazanacağımızı söylemek istiyoruz. Amerika yenilecektir. Amerikalılar gücümüzü biliyorlar ve…  Bu, devrimleri başarısız olmuş küçük bir grubun, başarısızlıklarından doğmuş çaresizlik stratejisiydi ve kaynağı bu başarısızlık olan öfke Birleşik Devletler’e yönlendirilmek üzereydi.  Bin Ladin ile Zevahiri’nin yapmak üzere oldukları şey dramatik bir biçimde, yeni muhafazakâr hareketini de etkileyecekti.  1998’de, ahlaki bir devrim yaratarak, tüm o Amerika’yı dönüştürme girişimleri başarısız olmuştu.  Halkın ilgisizliğiyle yüzleşen yeni muhafazakârlar, iç ve dış politikalarında marjinalleşmeye başlamışlardı.  Amerika’ya yapılmak üzere olan bu saldırılar yeni muhafazakârlara, Sovyetler Birliği’nin çökmesinden beri arayıp ta bulamadıkları şeytani düşmanı verecekti.  Yeni muhafazakârlar, yapılacak saldırılar karşısında verecekleri tepkilerle başarısız olmuş bir İslami Hareket’in, hep Zevahiri’nin hayalini kurduğu muhteşem bir devrim gücüymüş gibi, görünmesini sağlayacaklar.  Fakat bunların çoğunluğu, sadece insanların hayal güçlerinde var olacak.  Bu, bir sonraki hayali düşman olacak.
***

3. BÖLÜM

 Geçmişte, politikacılar daha iyi bir dünya yaratma sözü vermişlerdi.  Bunu gerçekleştirmelerinin değişik yolları vardı ama otorite ve güçlerinin kaynağı insanlarına önerdikleri, iyimser görüntülerdi.  Bu hayaller başarısız oldu ve bugün insanlar ideolojilere olan inançlarını kaybettiler.  Gitgide politikacılar, adeta kamunun yöneticileri gibi görüldü ama artık, otorite ve güçlerini geri getiren yeni bir rol keşfettiler.  Politikacılar, hayalleri gerçekleştirmek yerine, bizi kâbuslardan koruma sözü veriyorlar.  Anlayamayacağımız ve göremeyeceğimiz korkunç tehlikelerden bizi kurtaracaklarını söylüyorlar.  Bu tehlikelerin en büyüğü de, uluslararası terörizm.  Dünyanın dört bir yanındaki, her an ortaya çıkmaya hazır güçlü ve tehditkâr hücreler.  Terör, uğruna savaşılması gereken bir tehdit.  Fakat bu tehdit, politikacılar tarafından çarpıtılmış ve abartılmış bir hayal ürünü.  Uluslararası medya ve güvenlik güçleri aracılığı ile sorgulanmadan dünyanın her tarafındaki hükümetlere yayılan kara bir yanılsama.  İzleyeceğiniz belgesel, bu hayal ürünlerinin niye var edildiğini ve bundan kimlerin çıkar sağladığını anlatmaktadır.  Hikâyenin kalbinde iki grup bulunmakta:  Amerikalı Yeni Muhafazakârlar ve Radikal İslamcılar.  Geçen bölüm, iki grubun da güç kaybedip marjinalleştiği 90’lı yıllarda bitmişti ama 11 Eylül saldırıları ile iki tarafın da kaderi dramatik bir şekilde değişime uğradı.  Yeni Muhafazakârlar Washington’da gücü ele geçirirken…  İslamcılar, zafer anından sonraki birkaç ay içerisinde neredeyse yok edildiler.  Ama diğer taraftan Yeni Muhafazakârlar, İslamcıları tekrar kalkındırmaya başladılar.  Hayali bir düşman oluşturdular.  Bu kâbus gibi hayal yayılmaya başladı.  Politikacılar, bu yeni bulunmuş gücün farkına vardılar.  Bu güç, gerçeğe çok yakın bir devir elde etmelerini sağladı.  En koyu kâbuslar, gücün en büyüğüne geçiş sağladı. Kâbusların Gücü Korku Politikasının Yükselişi

3. Bölüm

Mağaradaki Gölgeler

 Usame bin Ladin, 90’lı yılların sonunda Afganistan’a geri döndü.  Aymen el Zevahiri ile beraber, İslami Hareket’in en etkili kuramcısıydı.  Zevahiri, 20 yıl boyunca, Arap dünyasında devrim yaratmak için mücadele etti ama girişimlerinin tamamı, kanlı birer hüsranla sonuçlandı. Bir süreliğine, nerelerde olduğunuzla ilgili hiçbir bilgi alamadık. Nerelerdeydiniz? Evde ve dernekteydim. Afganistan’da değil mi? Başka bir yerde mi? – Her yerde, her yerde. – Her yerde mi? Ben bir Müslümanım. Müslüman olmak demek, her yerde arandığın anlamına gelir. Çünkü eğer sen süper güçlere hayır diyorsan bu bile her yerde aranman için yeterli bir nedendir. Evet ama bu cephanelerinizle yapmamanız gereken bir şey değil mi? Bu biraz sert oldu ama Allah’a yalvarın. O, süper güçlerden daha uludur.  Zevahiri, 1966’da idam edilen Mısırlı devrimci Seyyid Kutub’un takipçisiydi.  Kutub’un vizyonu, yeni tip bir devlet anlayışıydı.  Batı teknolojisi ve biliminin tüm avantajlarını içerecek ama halkı, Batı Liberalizminin kültüründen korumak için çerçeve olarak, İslami Ahlak kullanılacaktı.  Kutub’a göre bu kültür, Müslümanların beynini etkileyerek onları bencil birer yaratığa çeviren ve toplumu bir arada tutan ortak paydaları yok edecek bir tehditti.  Zevahiri 80’ler ve 90’lar boyunca kitleleri, ülkelerinin bu yozlaşmadan etkilenmesine müsaade eden hükümdarlarına karşı ayaklanmaya ve onları devirmeye, ikna etmeye çalıştı. Tüm dünyaya seslenmek istiyoruz.
Biz kimiz? 
Devrimciler, yükselen korkunç şiddet olaylarının içinde kapana kısılmaya başladı.  Çünkü kitleler onları takip etmeyi reddetmişlerdi.  Kitlesel bir hareket olarak İslamcılık, başarısızlığa uğramıştı.  Zevahiri de, yeni bir stratejinin gerekli olduğu sonucuna varmıştı. Hiçte öyle devrimleri filan olmadı. Kontrolü ele almada başarısızlığa uğradılar. Hükümeti yıkmada başarısızlığa uğradılar. Bilirsiniz, sadece küçük bir öncü kolun başarılı olabileceği fikriyle git gide daha çok ve daha çok ilgilenmeye başladılar. Yani, kitlelerin harekete geçmesi konusundaki doğal kapasitelerine olan inançlarını kaybettiler.  Sonrasında stratejilerini tamamen değiştirme kararı aldılar ve yerel rejimler vs. gibi, yakın düşman dediklerine saldırmak yerine batıdaki, Amerika’daki vs. gibi uzaktaki düşmanlara karşı saldırıya geçmeye karar verdiler ve bu kitleleri etkileyecekti harekete geçirecekti.  Bin Ladin ile Zevahiri, bu yeni stratejiyi Ağustos 1998’de uygulamaya başladılar.  Kenya ve Tanzanya’daki Amerikan elçiliklerinin dışarısında patlatılan iki büyük intihar bombası, 200 kişiden fazla insanın ölümüne neden oldu.  Batıda, bombaların dramatik bir etkisi oldu. Bin Ladin ismi, ilk kez toplumun bilincine terörist bir yönetici olarak girmiş oldu.  İntihar bombacıları, Afganistan’daki İslamcı kamplardan, Bin Ladin tarafından işe alınmışlardı. Onun ve Zevahiri’nin operasyonu İslami hareketi cephesinde fazla aşırı bulunmuştu.  Bu kamplarda bulunan savaşçıların ezici çoğunluğunun, ne Bin Ladin ile ne de uluslararası terörizmle, uzaktan yakından bir alakası yoktu.  Özbekistan, Kaşmir ve Çeçenistan gibi kendi ülkelerindeki rejimlerle savaşmak üzere eğitiliyorlardı. Amaçları, Müslüman dünyasında İslami topluluklar kurmaktı ve Amerika’ya saldırmakla ilgilenmiyorlardı.  Bin Ladin, kamplara para yardımında bulundu ve bunun bir dönüşü olarak da kendi operasyonları için gönüllüler seçmesine izin verildi ama Zevahiri’nin kendi grubu İslami Cihat da dahil olmak üzere üst düzey İslamcılar, yeni stratejisine karşı çıkıyorlardı.  Hatta Bin Ladin’in Batı Medyasındaki güçlü görünümü bile sahteydi.  Bu videodaki savaşçılar, o gün için kiralanmışlardı ve onlara gelirken kendi silahlarını getirmeleri söylenmişti. Bin Ladin’in Amerikalılar onun için bir tane icat edinceye kadar, küçük bir grubun ötesinde herhangi bir organizasyonu yoktu. 
Ocak 2001’de, Manhattan mahkemesinde, Doğu Afrika’da elçilik bombalaması ile suçlanan 4 adamın duruşması başladı.  Amerikanlar zaten Bin Ladin’i kovuşturmaya karar vermişti.  Ancak Amerikan yasalarına göre bunu yapmak için savcıların bir suç örgütü kanıtına ihtiyaçları vardı çünkü mafya doğrudan suçla bağlantısı olmayan örgüt başkanının kovuşturulmasını sağlayabilirdi.  Ve örgüt için olan kanıt Bin Ladin’in eski ortaklarından onlara, Cemal el-Fadl tarafından sağlanmıştı. 1998 soruşturmaları sırasında, bir bilinmeyen kaynak vardı bir dizi Orta Doğu gizli servisinin etrafından geçmiş 90’ların başında Bin Ladin’in yanında bulunmuş Sudanlı militan Cemal el-Fadl. Kimse onunla bir şey yapmak istemiyor ve özellikle Amerika’da Amerikan hükümeti tarafından, kilit bir iddia makamı tanığı olarak alınıp bitirilenler. Ve aynı zamanda büyük miktar para ödemiş Amerikan vergi mükellefleri. El Kaide’nin bir resminin oluşması için onun hesabı hammadde olarak kullanıldı. FBI’ın oluşturmak istediği resim bombalama sorumlularını kovuşturacak mevcut yasaya uygun bir resimdi. Şimdi, bu kanunlar organize suçlarla mücadele etmek için hazırlandı: mafya, uyuşturucu suçları, insanların son derecede önemli örgütlerin üyesi oldukları suçlar. Yargılama için bir örgütünüz olmak zorunda. Ve el Fadl gibi işi yapmaktan mutlu olan bir dizi tanıklarınız, bir dizi diğer kaynaklarınız. Kesin olarak örgütün varlığını gösteren materyalleriniz olmak zorunda. İkisini birlikte koyup Bin Ladin’in mi El Kaide’nin mi ilk efsane olduğunu görmek. Ve bu bir ilk, çünkü son derece etkileyici.  El-Fadl’ın Amerikanlar için çizdiği Bin Ladin resmi organize bir kontrol ağına sahip büyük terör örgütünün başındaki güçlü bir figürdü.  Ayrıca Bin Ladin’in bu örgüte verdiği ismi de söyledi: El Kaide.  Bu Bin Ladin’in çarpıcı ve güçlü resmi oldu ama gerçekle ilgisi yoktu.  Gerçek şu ki Bin Ladin ve Aymen Zevahiri hayal kırıklığına uğramış yeni strateji tarafından çekilen İslamcı militanların gevşek bir örgütlenme odağı olmuştu.  Ama ortada bir örgüt yoktu.  Bunlar çoğunlukla kendi operasyonlarını düzenleyen ve finansman ve yardım olarak Bin Ladin’i gören militanlardı.  Onların komutanı değildi.  Ayrıca Bin Ladin, 11 Eylül sonrasında Amerikalıların El Kaide terimini kullanmaya başladıklarını fark edene kadar grubun adını belirtmek için bu terimi kullandığına dair de bir kanıt yoktu.  Aslında, Cemal el-Fadl, Bin Ladin’in parasını çalıp kaçmıştı.  Bu kanıtın karşılığında Amerikanlar ona, Amerika’da tanık koruması ve yüzbinlerce dolar para verdi.  Duruşmadaki birçok avukat el-Fadl’ın abarttığını ve Amerikalılara Bin Ladin’i yargılamalarını sağlayacak terör örgütü resmini verip yalan söylediğine inanıyordu. Ve el-Fadl’ın ifadesinde, yanlış olduğuna inandığım seçici bölümler vardı. Bunlar, Amerikanların da katılmasını sağlayan resmi destekleyecek bölümlerdi.  Bence örgütün ne şekil bir birleşik görüntüde olduğuna dair bir dizi özel ifade uydurdu. Bu El Kaide’yi yeni mafya ya da yeni komünistler yaptı. Bu onları bir grup olarak tanımlatabildi ve bu nedenle çok konuşan Bin Ladin tarafından yapılan herhangi bir eylem veya ifadeler için El Kaide’yle bağlantısı bulunan kişilerin yargılanmasını kolaylaştırdı. FBI yargılaması için kritik olan düşünce Bin Ladin’in tüm dünyaya yayılmış ve insanların bu efsanenin üyesi olabildiği operatör ve hücreleriyle uyumlu bir örgütü yürüttüğüydü. El Kaide örgütü yok. Emirleri sorgulamadan itaat edecek kadroya sahip lideri olan bir terör örgütü yok. Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da uyuyan hücrelere girmeyi başarmış örgüt yok. Basitçe, organize yeteneği olan tutarlı ve yapılandırılmış bir terör örgütü yok.  Var olan tek şey efsaneye göre Manhattan mahkemesinde başlayıp tüm dünyayı yöneteceğine yol açacak yıkıcı hareketten esinlenilerek olan güçlü bir düşünceydi.  Bu diğer jet ne yapıyor? Bu da ne böyle? 
– Hassiktir!
– Aman Tanrım! Aman Tanrım! Vay … koyayım! 
– Dokunma!
– Aman Tanrım! Aman Tanrım! 
– Olamaz.
– Aman Tanrım!  19 hava korsanı tarafından Amerika’ya yapılan bu saldırı dünyayı şok etti.  Bu, Aymen Zevahiri’nin vahşi ve muhteşem şekilde uygulanan yeni stratejisiydi.  Ama ne o, ne de Bin Ladin, Uçak Operasyonu denilen şeyin yaratıcılarıydı.  Bu finansman ve gönüllü yardımcı için Bin Ladin’e gelen İslamcı militan Halit Şeyh Muhammed’in buluşuydu.  Ancak saldırıların yarattığı paniğin ardından politikacılar bu yıl, önceki duruşmada yaratılan modele ulaştı Hava korsanları, El Kaide olarak adlandırılan geniş bir uluslararası terör ağının sadece görünen ucuydu. El Kaide, mafyanın terörizmdeki karşılığıdır. Altmıştan fazla ülkede, bu teröristlerden binlercesi var. Bunlar kendi ülkeleri veya komşu ülkeler tarafından görevlendirilip Afganistan gibi yerlerdeki kamplara getiriliyor ve burada terör taktikleri eğitimi alıyorlar. Pek çok tartışmaya konu olan ve iyi bilinen bu şebeke; El Kaide ABD’de dahil, 50 ila 60 ülkede aktivitelerini sürdürüyor olabilir. Bizim savaşımız şebeke ve gruplara karşı; onları koruyan gizlemeye çalışan, destek sağlayan insanlara karşı. Bizim işimiz bu.  Ve saldırıların bir başka önemli etkisi oldu;  Yeni muhafazakârları tekrar Amerika yönetimine getirdi.  George Bush, Başkan olduğu ilk günlerde Paul Wolfowitz gibi yeni muhafazakârlar ve onların Donald Rumsfeld gibi müttefiklerine randevu vermişti.  Onların Amerika’nın dünyadaki rolüyle ilgili ihtişamlı vizyonları bu yeni yönetim tarafından pek kabul görmedi. Ben Amerika’nın işinin, bir ülkeye gidip de, biz bu şekilde yapıyoruz siz de öyle yapın, demek olduğunu düşünmüyorum. Ama artık… Biz, o… o… alçakları bulacağız.  Artık yeni muhafazakârlar çok güçlenmişti çünkü bu terör ağı onların 90’lı yıllar boyunca öngördüklerini haklı çıkarmıştı.  …Amerika, hasımlar dünyasındaki yeni korkunç güçlerin tehdidi altındaydı.  Oluşturulan küçük bir grup, Amerika’nın saldırılara tepkisini belirlemeye başladı.  Bunun merkezinde Donald Rumsfeld ve Paul Wolfowitz vardı, yanlarında da Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Pentagon’un baş danışmanlarından biri, Richard Perle.  Bu adamların birlikte yönetimde yer almaları en son 20 yıl önce Başkan Reagan döneminde olmuştu.  O dönemde, onların bakış açısına göre Amerika’yı ele geçirmek isteyen bir kötülük kaynağı ile mücadele etmiş ve Sovyetler Birliği’ni yenmişlerdi.  Şimdi de bu yeni terör savaşını, aynı epik şartlarda görüyorlardı. Sovyet totaryalizmine karşı verilen bu uğraş temel değer soruları arasındaki bir uğraştı. İyi ve kötü kavramları bu bağlamda gayet etkiliydi ve terörle savaş da buna oldukça benzer bir şeydi. Bu terörle savaş değil, tüm insanlığa hoşgörüsüz hepimizin onların inançlarını kabul etmek ve ışıkları altında yaşamak zorunda bırakıldığı İslami bir evren bir tiranlık empoze etmek isteyen teröristlerle bir savaştı. Ve bu anlamda bu, iyinin ve kötünün savaşı oluyordu.  Ama önceki bölümlerde görüldüğü üzere yeni muhafazakârlar Sovyet tehdidini çarpıtmış ve abartmışlardı.  Moskova’dan yönetilen ve tüm dünyayı ele geçirmeye çalışan uluslararası, gizli bir kötülük ağı imajı yaratmışlardı ama gerçekte Sovyetler Birliği son demlerini yaşıyor, içten içe çöküyordu.  Şimdi aynı şeyi İslamcılarla yapıyorlardı.  Kitlesel desteği kaybetmiş başarısız bir hareketi alıp onu, Bin Ladin’in Afganistan’daki barınağından kontrol ettiği güçlü bir kötülük ağı imajı ile yeniden inşa etmeye başladılar.  Bunu, Amerika’nın eşsiz kaderi olan vizyonlarıyla örtüştüğü için yaptılar tüm dünyadaki kötü güçlerle epik bir savaşa girmek. Muhafazakârların yaptığı Sovyetler Birliği ile rekabet ortamında geliştirdikleri bir kavramı alıp yani, Sovyet komünizmi kötüdür ülkemizi, okullarımızı, toplumumuzu ele geçirmek istiyor ele aldıkları kötülük kavramı işte buydu. … -ki abartılmıştı elbette- bu kavramı yeni bir tehdide uygulamaktı. Ki bu hiç iyi bir uygulama değildi ve aynı kültürel altyapıyla oluşturulmuştu. Politika bir ağ olduğunu söylüyor, politika ağın kötü olduğunu söylüyor okullarımıza sızmak, toplumumuzu ele geçirmek istiyorlardı tüm kadınlarımızın peçe takmasını istiyorlardı ve hakkından gelmemiz gereken işte buydu ve madem kötü olduğunu biliyorduk, onu öldürmeliydik ve böylece ondan kurtulacaktık.  Böylece Amerikalılar, bu ağın merkezini bularak yok etmek üzere harekete geçtiler ve Afganistan’ı işgal ettiler.  Bunun için Amerikalılar, Kuzey İttifakı adında bir grupla işbirliğine giriştiler.  Bunlar Afganistan’ı yöneten İslamcılar olan Taliban’a karşı bir direniş savaşı veren başıboş savaşçılardı.  Kuzey İttifakı’nın nefret ettiği Taliban’ın en iyi birlikleri çalışma kamplarından gelen binlerce yabancı savaşçıdan oluşmaktaydı.  İşte şimdi bu yabancı savaşçılardan intikam alma zamanıydı.  Amerikalılar, bu adamların El Kaide’nin teröristleri olduğunu sanıyordu.  Kuzey İttifakı da onları uyarmıyordu çünkü teslim ettikleri her tutsak için Amerikalılardan para alıyorlardı.  Ama bu savaşçıların büyük çoğunluğunun Bin Ladin veya uluslararası terörizmle hiç ilgisi olmamıştı.  Hem onlar hem de Taliban kendi ülkelerinde İslamcı toplumlar oluşturmak isteyen radikal milliyetçilerdi.  Şimdi ise ya öldürülmüş ya da Guantanamo Körfezi’ne götürülmüşlerdi.  Ve Müslüman dünyasının değişimi için düzenlenen bir hareket olan İslamcılık Afganistan’dan silinmişti.  Ama yok olurken onun yerini, El Kaide ağının gücü ve uzantıları ile ilgili daha bile abartılı fanteziler aldı.  Aralık ayında Kuzey İttifakı, Amerikalılara Bin Ladin’in Tora Bora dağlarında gizlendiğini söyledi.  Organizasyonun merkezini bulduklarına inanıyorlardı. Usame Bin Ladin’in aranması; hep onun mağaralarda gizlendiği konuşuluyordu ve ben çoğu kez Amerikalıların bunu dağın yamacına kazılmış küçük bir delik gibi algıladığını düşünürüm.
– Hayır.
– İşte bu. Bu bir kale.
– Evet.
– Bir kompleks.  Çok katlı. Üstte gördüğünüz gibi, yatak odaları ve ofisleri var.  Yanlarda ve en altta ısı tespit edilemesin diye derinde açılmış, gizli çıkışları var.  İnsanların nefes alıp, orada yaşayabilmeleri için bir havalandırma sistemi var.  Girişler kamyon, hatta tank geçebilecek büyüklükte.  Hatta bilgisayar ve telefon sistemleri. Bu çok komplike bir operasyon. Aynen öyle. Bu ciddi bir iş ve bunlardan bir tane yok, bir sürü var.  Amerikalılar günlerce, ellerindeki en güçlü silahlarla Tora Bora’yı bombaladılar.  Kuzey İttifakı’na istihbarat ve yardım için bir milyon dolardan fazla para ödenmişti.  Şimdi onun savaşçıları Bin Ladin’in kalesine saldırmak, El Kaide teröristlerini ve liderlerini getirmek için dağlara doğru harekete geçmişlerdi.  Ama tüm bulabildikleri, ya boş olan ya da cephanelik olarak kullanılan birkaç küçük mağaraydı.  Bir yeraltı sığınak sistemi ve gizli tüneller yoktu. Kale diye bir şey yoktu.  Kuzey İttifakı’nın El Kaide savaşçısı olduğunu iddia ettiği mahkûmlar vardı ama bunun kanıtı yoktu ve Kuzey İttifakı’nın biraz da olsa Arap gibi görünen herhangi birini kaçırıp Amerikalılara sattığı söylentileri vardı.  Şimdi Amerikalılar, gizli El Kaide ağını bulmak için Doğu Afganistan’daki tüm dağları mağara mağara aramaya başlamıştı. Bir mağara bulduk. Kalan kısım açık. Tamam. O mağaraya kimse gidip bakmasa insanlar günlerce orada saklanıp, yaptığımız her şeyi izliyor olabilirdi.  Ama nereye baktılarsa, bir şey bulamadılar. El Kaide tamamen yok olmuş gibiydi.  İşte o zaman, İngilizler yardıma koştu.  El Kaideyi, kendilerinin deyimiyle, Kuzey İrlanda’da terörizmle savaşırken kazandıkları eşsiz deneyimle ele geçirebileceklerine inanıyorlardı.  Diğerlerinin başarısız olduğu yerden onlar başarıyla çıkabilirlerdi. El Kaide ve Taliban için av devam ediyor. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer müttefiklerimizle terörizme karşı omuz omuza küresel bir savaş veriyoruz.  Beş hafta sonra…  El Kaide’den kaç kişi yakalandı? El Kaide’den kimseyi yakalayamadık ancak…  Burada, Güneydoğu Afganistan’da kaç kişiyi öldürmeyi başardınız? Hiç öldürmedik.  Ali Baba’nın cesedi ve haramilerin yok edilmesi için on bin parça altın.  Korkunç gerçek ise burada, hiçbir şey olmamasıydı çünkü El Kaide, var olmayan bir örgüttü.  Amerika’ya saldırılar, 90’ların sonlarında Bin Ladin’in etrafında bir araya gelen küçük bir grup tarafından planlanmıştı.  Müşterek bir fikirleri yoktu.  Aymen el Zevahiri tarafından geliştirilmiş, İslamcılığın aşırı bir yorumuydu.  Amerikan işgaliyle, bu grup öldürülerek ya da dağıtılarak tahrip edilmişti.  Geride kalan fikirdi ve gerçek tehlike ise bu fikrin dünya çapında birbiriyle hiç ilişkisi olmayan gruplara ve bireylere ilham olabileceğiydi.  Amerikalılar ve İngilizler, bir örgüt arayışında hayali ürünü bir düşmanın ve tehdidin peşinden koştular.  Doğu Afganistan’da toplanıldığında, Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ndeydim. Sözde El Kaide veya Taliban’a ait bir üsse her seferinde baskına gidildiğinde ya hiç kimse olmazdı ya da bir kaç çoban olurdu. ve terörle mücadele için harika bir imaj olarak bu beni etkiledi çünkü insanlar, orada olmayan bir şeyi arıyorlardı. Hücreleri, uyuma hücreleri gibi şeyleri olan hiç bir örgüt veya o örgütün ajanları falan yoktu. Orada olan şey… genç, öfkeli Müslüman erkekler arasında İslâm Dünyası geneline yayılan bir fikirdi. Tehdit oluşturan bu fikirdi.  Yeni muhafazakârlar artık giderek bu hayale mahkûm edildiler ve sonra Amerika’nın bizzat yer aldığı ağı ortaya çıkarmak için yola çıktılar. Bu, kesinlikle kendinin de içinde bulunduğu, 60 ülkeyi içeren bir ağdır ve kökü kazınmak zorundadır. İstihbarat önceliğimiz buradaki ağdan sonra pek çok açıdan öncelikle Amerika’dır. Bu ağların peşine düşüp ortadan kaldırmak için, ne yapmamız gerekiyorsa yapacağız.  Amerikan hükümeti kendi ülkesi içinde El Kaide örgütünü aramak için yola çıktı.  Hukukun bütün dalları ve ordudan terörist arandığı söylenerek binlerce kişi gözaltına alındı. Bir teröristin neye benzediğini, ne tür araba kullandığını veya başka bir şeyi gerçekte bilmezsin. Bu yüzden aslında her şey ve herkes var ve aynı zamanda hiçbir şey yok.  Ve hükümet yavaş yavaş ağı buldu:  Ülke genelinde Buffalo’dan Portland’a kadar tüm şehirlerde bir dizi gizli hücre! Buffalo’daki teröristleri bertaraf ettik. Ayrıca Seattle, Portland, Detroit Kuzey Carolina ve Florida, Tapma’dakileri.  İnsanlarımızı vurmadan önce düşmanı durdurmakta kararlıyız.  Amerikalılar onlara uyku hücreleri deyip saldırıyı beklemeye karar verdiler.  Ama gerçekte tutuklanan insanların herhangi bir terörist faaliyet içinde olduğunu gösteren çok az kanıt vardı.  Portland’dan, Buffalo’nun Lackawanna denilen banliyösüne kadar Amerikalılar bir kere daha hayali bir düşmanın peşine düştüler. Terörist örgüt hücresi dediler. Bu da Lackawanna halkını, terör örgütü ilan etmektir. Detroit ve Portland halkına da, siz teröristsiniz, demektir. Ancak detaylara baktığınızda bunu destekleyen hiçbir şey bulamazsınız. 11 Eylülden beri önümüze çıkardıkları davaların hiçbirinde Amerika’da bulunan herhangi bir grubun, herhangi bir terör faaliyetiyle ilişkisi olduğunu kanıtlayamadılar.  Bütün uyku hücresi vakalarının ardındaki kanıtlar çoğu zaman derme çatma ve tuhaftı.  Bu bant vakaların ilkinde kanıtların merkezindeki parçalardan biriydi.  Detroit’teki bu eve düzenlenen baskında bulundu.  Dört Arap erkeği, bir El Kaide Örgüt Hücresi olduğu şüphesiyle tutuklandılar.  Bay Hmimssa adında başka bir göçmen tarafından itham edilmişlerdi.  Ancak Bay Hmimssa gerçekte 12 takma adı olan uluslararası bir dolandırıcıydı ve Amerika genelinde dolandırıcılıktan aranmaktaydı.  Buna karşın, FBI o adamlar aleyhinde ifade verirse dolandırıcılıktan alacağı cezayı azaltmayı teklif etti.  Bay Hmimssa’nın iddialarını desteklemek için, FBI videokasete başvurdu.  Görünürde sanıklarla hiçbir ilgisi olmayan bir grup gencin Disneyland’e yaptığı gezinin masum video kaydıydı.  Ancak hükümet kasette saklanmış gizli ve kötü bir amaç keşfetti. Keşfedilen bantları inceleyen hükümet uzmanı onları paravan bantlar olarak adlandırdı ve hedeflerinden birinin bu tür bantlar yapmak olduğunu söyledi. Kasetin gerçek amacı gerçeği gizlemekti. Çabalarının kasetin zararsızmış gibi göstermek olduğunu açıkladı. Disneyland kaseti olaydaki gerçek amacı gizlemek için turistik gezi izlenimi vermek için yapılmıştı. Aslında sadece bir turist kaseti olarak sahip olduğu görünüm bile gerçekte turistik bir kayıt olmadığının kanıtıdır. El Cezire, Hollywood, Los Angeles, California. Merhaba.  Kasetin turistik bir kayıt gibi göründüğü gerçeğini asla göz ardı edemezdim.  Disnayland turuna bakınca uzun bir sıra olduğunu ve insanların binmenin bir yolunu aradığını görürüz.  Kamera zaman zaman Indiana Jones filminde olduğu gibi duvardaki taşlara çevriliyor.  Birkaç dakika sonra kamera bir anlığına karşıya çevrilip, çöpe odaklanır ve sonra da kalabalığın içinde dolaşmaya devam eder. Uzmanın söylediğine göre aslında o çöp kutusuna bir anlık dikkat çekilmesiyle bu komplonun bir parçası olan insanlar terör operasyonlarını yürütmek için Kaliforniya’daki Disneyland’e nasıl bomba yerleştireceklerini anladılar!
Merhaba!  Tüm konuşma ve sohbetlerde kasetin içinde yer alan saklı mesajı gizlemek amaçlanmıştır.  Kasetin gizli mesajlarla dolu olduğuna hükümet ikna olmuştu.  Grubun otel odasının olduğu yerde dışarıdaki bir ağaca ait kısa çekimin otobandaki arabalara saldıracak keskin nişancının nereye yerleştirileceğini göstermek amaçlı olduğunu söylediler.  Kazara çalışır vaziyette bırakılmış gibi görünen kamera aslında bir teröristin bombayı nereye yerleştirileceğini diğerlerine göstermek için gizlice mesafeyi hesaplıyordu.  Ayrıca hükümetin yaptığı açıklamaya göre Detroit hücresi dünya çapındaki Amerikan askeri üslerine saldırı planlıyordu.  Bir kez daha Detroit’teki evde kanepenin altında buldukları ajandadan, bu gizli kanıtı keşfettiler.  Karalamalara bakıldığında, aslında Türkiye’deki bir Amerikan üssüne saldırı planı gibi göründüğünü söylediler. Hükümetin ifade vermek üzere üsten getirttiği güvenlik görevlisi, çizimi, ana pist olarak yorumladı. Kadının tespiti bunların AWACS uçakları ve savaş jetleri olduğuydu.  Bu düz çizgilerin yangın hatları olduğunu ve burada aşağıdakilerin güçlendirilmiş sığınaklar olduğunu söyledi.  Ancak ajandadaki çizimlerin aslında deli bir adamın işi olduğu keşfedildi.  Ortadoğu’nun tamamında savunma bakanı olduğuna inanan bir Yemenlinin hayalleriydi.  Bir sene önce evdeki kanepenin altında ajandayı bırakarak daha sanıkların hiçbiri Detroit’e gelmeden intihar etmişti  Buna rağmen, sanıklardan ikisi suçlu bulundu.  Ama o zaman hükümetin tek tanığı Bay Hmimssa iki hücre arkadaşının yaptıkları her şeyi anlatmasıyla sahtekârlık suçlamaları düşürüldü.  Terör mahkûmu davası hâkim tarafından düşürüldü ama bu Başkan tarafından, anavatandaki savaşta ilk başarı olarak, kutlandı. Teröristler bizden kaçmakta. Onları kaçmaya zorluyoruz. Teröristler, bir bir Amerika adaletinin ne olduğunu öğreniyor.  New York, Buffalo’daki diğer bir olay yüzeyde daha önemli gibi görünüyordu. 
6 Yemen-Amerikan vatandaşı Afganistan’daki İslami eğitim kamplarına gitmişti.  2001’in başlarında gittiler ve 2 ile 6 hafta arası İslami devrim teorisi düşüncesinin eğitimini aldılar.  Hatta onlardan ikisi eğitim kampını gezerken Bin Ladin’le tanışmış.  Daha sonra Buffalo’nun varoşu olan Lackawanna’daki yaşamlarına geri döndüler ve hiçbir şey yapmadılar.  FBI, bu geziyi duydu ve altı adamı neredeyse bir yıl boyunca gölgeleri gibi takip etti ama hiçbir şüpheli hareketleri olmadı.  Ama bir süre sonra aralarından biri, Bay El-Bekri Arabistan’a gitti ve arkadaşlarına bir e-posta gönderdi.  Postada, evlendiğini ve onları bir süreliğine göremeyeceğini söylüyordu.  Onların e-postalarını izleyen CIA, bunun şifreli bir mesaj olduğunu anladı.  Hücre’nin, Amerika Beşinci Filosuna intihar saldırıda bulunması hakkındaydı. FBI ve hükümet, bu ifadeyi kötü bir şey gibi gösterdi. Evlenme kelimesinin bir kod olduğuna inandılar. Daha fazla görüşemeyeceğiz, ifadesi Muktar El-Bekri’yi intihar bombacısı olarak gösterdi. Gerçekte ise El-Bekri, Arabistan’da evleniyordu ve gerçekten evlendiği için artık arkadaşlarının yanında olamayacaktı.  İyi geceler. Geçtiğimiz 24 saatte yürürlüğe konan Birleşik Devletler yasası Amerika’da El-Kaide eğitimli bir teröristi hücre olarak tanımladı.  Washington tarafında başka bir uyuyan hücrenin etkisiz hale getirildiği gururla halka duyurulmuştu ama çok geçmeden bu suçlamalar hakkında e-posta haricinde hiçbir kanıt bulunamamıştır. Hükümet, Lackwanna, New York’daki genç hücre üyeleriyle ilgili iyi bir noktaya parmak bastı evet, onlar Afganistan’a El-Kaide’nin eğitim kamplarında eğitim görmeye gittiler ama bu hareketlerin hiçbirinin temelinde kasıt yoktu. Onlardan biri erken çıkmak için yaralanmış numarası yaptı. Amerika’ya geri döndüler. Onları sürekli gizlice izledik ve hiç ipucu bulamadık, ufacık da olsa bile onların terörist ataklarından ziyade bir şey planladığı ya da herhangi bir şeye teşebbüs edeceği hakkında bile en ufak bir ipucu yoktu. Hücre olmadığı çok belliydi.  Hükümet hücrelerle ilgili hiçbir kanıt olmadığı gerçeğiyle yüzleşildiğinde terörist suçlamalarını çabucak düşürmeliydi.  Bunun yerine onları basitçe eğitim kampına gittiği ve orada üniforma satın aldıkları için suçladı.  Hatta diğer davaların hepsi uydurmaydı:  Virginia ormanlarında Keşmir’e özgürlüğü destekleyen bir grup öğrenci, paint-ball oynarken bulundu.  Amerika’ya saldırı düzenleme eğitiminde bulundukları için mahkûm edildiler.  Bir grup Afro-Amerikan, Oregon’dan Afganistan’a Taliban’a destek olmaya giderken Çin’de kayboldular.  Hükümetin dediğine göre tüm bu gruplar gizli ve korkunç El-Kaide şebekesinin bir parçasıydı. Hükümetin, başta yasa ile ilgili endişeleri vardı ama bu endişeye izin verdiler, bunu aldılar ve bir panik yarattılar. Mantıklı soruları vardı. Bunları alıp tamamen fanteziye çevirip, onlara verdiler. Çıkarımlarla buna başladılar ve soruları boşluklarla doldurdular. Teröristleri istiyorlar hatta onlara mecburlar.  Bu varsayımlara ve bu varsayımlara ve bu varsayımlara dayalı kuruyorsun ve bu varsayımlardan yola çıkarsan ve bunun üzerine varsayım kurarsan, istediğin her yere çıkabilirsin!  Bu hayal gücünün bir çalışması. Aynen öyle. Bir hayalden ibaret ve bu hayal, politikada çıkarcı bir satıştı. Hiç şüpheniz olmasın ki, dışarıda olduğu gibi, içeride de savaşımız var.  Britanya’da da hükümette ve çoğu medyada, El-Kaide’nin saldırı için bekleyen gizlenmiş uyuyan hücreler şebekesi, büyük bir etki yarattı.  Bir kez daha bunlar için ellerinde çok küçük delil vardı. 
11 Eylül’de 664 kişi Terörizm faaliyetlerinden dolayı tutuklandı hiçbirinin El-Kaide’ye mensup olduğu kanıtlanamadı.  Şimdiye kadar sadece üç kişinin İslamcı grupla ilişkisi kanıtlanmıştır bu suçlamalardan hiçbiri terör planları içermiyordu.  Kaynak topluyorlardı ya da İslam kaynaklarına sahip oluyorlardı.  Çoğu kişi 11 Eylül Saldırılarından beri Terörist Aktivitelerinden suçlu bulunmuştur aslında İrlandalı terörist grupları UVF veya Gerçek IRA üyeleri gibiydiler.  Birçok tutuklama gizli El-Kaide şebekesinin parçası olarak çarpıcı bir şekilde duyuruldu gerçekte ise Amerika’da saçmalık olarak nitelendirildi.  Mesela Londra polisi baskın yaptığı Bay Zeynel Abidin’in terörist eğitimi için uluslararası bir şebekeden kaçtığını söyledi.  Korumalar için savunma dersleri veriyordu.  Buna, Nihai Cihat Sorunu dedi. Tek müşterisi mağaza soyguncularına karşı kendini nasıl savunması gerektiğini öğrenmek isteyen süpermarkette çalışan bir korumaydı.  Bay Zeynel Abidin tüm suçlamalardan aklandı.  Daha sonra terör hücresi olduğu iddia edilen Hogmanay, Edingburgh’a saldırmayı planlıyordu.  Önemli kanıtlar ortaya çıktığında hakkındaki tüm suçlamalar düşürüldü.  Hedeflere nerede saldıracaklarını gösterdiğini sandıkları harita Avustralyalı bir turistin dairelerine bıraktığı sırt çantasından çıkmıştı ve gezeceği turistik alanları gösteriyordu.  En çok korkulan ve yüksek profile sahip gizli planlar herhangi bir kurum olmaksızın ortaya çıkarıldı.  Hiç kimse Londra gaz borularına saldırı planladığı için tutuklanmadı bu medya tarafından şişirilen bir fanteziden ibaretti.  Amerika’daki gibi korkunç ve acımasız bir şebekenin toplumumuza gizlediği kişilere dair kanıt henüz bulunamadı ama hem hükümet hem de medya, bize, devamlı orada olduklarını söylüyor. – Şebeke yok öyleyse. – Evet. – Hiç mi yok? – Muhtemelen yok. – Onu biz mi icat ettik? İcat etmek çok sert bir terim. Sanırım fikri ileri sürdük, en kötü korkularımızı ileri sürdük ve gördüğümüz şey de hayalden ibaretmiş. El-Kaide, her yerde kolları olan küresel bir örgüt. Hedef, terörle öldürücü bir şekilde bağlantılı. Bu vahşetin İngiliz topraklarında hiç yaşanmadığını söylemiyorum. Benim söylediğim; terörizm ihtimalini abartan bir halimiz var ki bu oldukça kısıtlı ve tek ihtiyacımız olan kanıtlara, anlamak için bakmak ki veriler bunu kolayca desteklemiyor buna toplum olarak karşılık vermeliyiz.  İngiliz ve Amerikan hükümetlerinin, gerçek tehdidin doğasına yaptıkları hem çarpıtılmış hem de abartılmıştır.  Dünya genelinde bu uç İslamcı teorilerinden ilham alan tehlikeli fanatik gruplar var ve sivil halk üzerinde kitlesel terör tekniklerini kullanmaya hazırlanıyorlar. Madrid’in bombalanması bunun açık göstergesidir.  Ama bu yeni bir olgu değildi.  Amerika ve diğer ülkelerin izlediği yeni yol, karmaşık bir şekle dönüştü ve tamamen farklı bir tehdit oluştu.  Basit bir şekildeki hayal ürünü şebeke ağından her an, her yerde saldırabilecek eşsiz bir terörist haline geldi.  Ama hiç kimse bu fanteziyi sorgulamadı çünkü giderek daha çok insanın ilgisini çekmeye hizmet ediyordu.  Basın, televizyon ve yüzlerce terör uzmanı dinleyicilerine bu kurmacaları gerçekmiş gibi benimsetiyor.  İslamcılar da bu medya fantezisini besleyerek güçlü bir organizasyon olabileceklerini fark ettiler; elbette sadece insanların hayallerinde.  Bundaki esas itici güç, Amerikalılar tarafından ele geçirilen Bin Ladin’in birliklerinden biriydi. Ona Ebu Zübeyde diyorlardı.  Sorgulayıcısına, El Kaide’nin bazı filmler hazırladığını ve bunların Afganistan’da izledikleri Godzilla filminin kopyası olduğu gibi korkutucu şeyler söyledi. Zübeyde, sorgulayıcısına kendi düşüncelerine dayalı, bizi alarma geçiren hikâyeler anlattı. Örneğin bize, yakın zamanda çekilen Godzilla’da Brooklyn Köprüsünün bir canavar tarafından yıkıldığını anlattı. Bize El Kaide’nin Brooklyn Köprüsü’nü yok etmek istediğini söyledi. Bize metro gibi toplu taşıma yollarına saldırmaktan bahsetti. Bize apartmanlar, alışveriş merkezleri, Özgürlük Heykeli gibi bütün her yere saldırmaya niyetlendiklerini söyledi. Son istihbarat raporu, El Kaide liderlerinin apartmanlara, otellere ve ABD’deki diğer az korunan hedeflere saldırmayı planladıklarını vurguladıklarını belirtti. Teröristler, ABD’deki finansal kurumlara fiziksel saldırı yapmayı düşünüyorlar.  Ebu Zübeyde sorgulayıcısına ayrıca, İslamcıların kullanmaya niyetlendiği şehirlere radyasyon yayacak patlayıcı bir aygıttan yeni korkunç bir silahtan bahsetti: Kir Bombası. İlk defa CBS Haber’den duyacağınız bir bilgi: Yakalanan El Kaide lideri terörist arkadaşlarının çok tehlikeli bir silahın nasıl yapılacağını ve ABD’ye nasıl getirileceğini bildiğini söyledi.  Medya yemi yutmuştu. Kir Bombasını, binlerce insanı öldürebilecek olağanüstü bir silah olarak tasvir ettiler ve bu süreç içinde daha da korkutucu gizli bir düşman edindiler.  Ama gerçekte, kir bombası tehdidi hala bir illüzyondu.  Bu silahın hedefi, radyoaktif maddeleri, gelişi güzel bir patlamayla yaymaktı ama böyle olası bir silah için yapılmış bütün çalışmalar sonucunda bu şekilde bir radyasyon yayılımının kimseyi öldürmeyeceğini çünkü radyoaktif maddelerin çözüleceğini ve alanın hemen temizlenmesi şartıyla uzun vadeli etkilerinin önemsiz olacağını gösterdi.  Geçmişte hem Amerika hem de Irak ordusu bu tarz silahları denediler ve birçok sebepten tamamen etkisiz silahlar oldukları sonucuna ulaştılar.  Kir Bombası ne kadar tehlikeli olabilir? Eğer ölürse birkaç kişi ölür ve cevap, muhtemelen hiç tehlikeli değil.
– Gerçekten mi?
– Evet. Bu defalarca söylendi ama sonra insanlar arkasından hemen şunu söyledi: Bilirsin, insanlar buna inanmayacak ve panikleyecek. Bilirsiniz, bu projede, savunma ve benzeri şeylerde çalışan bütün insanlar rahatlayarak derin bir nefes aldı, çünkü sorunları geri dönmüştü. Hepimiz panikleyecektik. Bunun kimseyi öldüreceğini düşünmüyordum ve bence aksini iddia eden bir rapor yazsaydınız, başınız derde girerdi. Aslında enerji departmanı bu tarz testler yapıyor ve neler olacağını ölçüyor ve ölçüm sonuçları oldukça düşük. Hayatı tehdit eden bir seviyede değil ama doğrudan maruz kalınabilecek yüksek dozu hesaplıyorlar. Bu hesaplamaların nasıl yapıldığını kontrol ettim ve bu saldırıdan sonra bir yıl için kimsenin hareket dahi edemeyeceğini varsayıyorlar. Bir yıl. Bu çok komik. Kir Bombası, radyoaktif tehlike, açık bir şekilde hiçbir şey yapmayacak. Ama paniğin tehlikeleri, korkunç. İşte ironi burada. Hükümetin… Bakın bu ciddi bir bomba değil. Ciddi tehlike panikten doğabilir ve panik yapmak için bir sebep yok. Panik yapma demek yerine, bunu yapıyor.  Bayanlar baylar, bu şovumuzun sonu değil ama buna benzer bir şey her an olabilir.  Sadece sizi her duruma hazırlamamız gerektiğini düşündük.  Teşekkürler. Şimdi hikâyemize dönelim.  Bu fantezinin derecesi, daha fazla grubun kendilerine verilen gücü fark ettiği ölçüde büyümeye devam ediyor.  En önemlisi, bu gruplar şu fikrin yayılmasında oldukça etkili:  Yeni Muhafazakârlık. Çünkü şimdi hedeflerini gerçekleştirmek için bunu kullanabileceklerini biliyorlar:  …Amerika, dünyadaki kötülüğün üstesinden gelmek için özel bir kadere sahip ve şimdi bu destansı hedef Amerikalılara bir anlam ve amaç veriyor.  Bunu gerçekleştirmek için, Irak ile başlayacaklardı ve Amerika’daki terörün altında yatan gizli gerçeği keşfettikleri anda El Kaide ve Saddam Hüseyin arasında, daha önce kimsenin şüphelenmediği gizli bağlantılar buldular. Gizli servisten, istihbarat kaynaklarından ve şu anda gözaltında olan insanların ifadelerinden elde edilen kanıtlar, Saddam Hüseyin’in El Kaide üyeleri dahil olmak üzere, teröristleri koruduğunu ve onlara yardım ettiğini ortaya çıkarmıştır. Bu 19 eşkıyanın ellerindeki silah ve planların bu sefer Saddam Hüseyin tarafından kullanıldığını bir hayal edin. Arada bağlantı olmadığını söyleyen insanlara hala şaşırıyorum. Bu doğru değil. 11 Eylül korsanlarına çok büyük bir olasılıkla yardım ve yataklık ettiklerini gösteren kanıtlar olmasına rağmen Saddam’ın istihbaratçıları ve 11 Eylül komplocuları arasında direkt bir bağlantı olmadığını gösteren şey nedir?
– Ortada gerçekten bir kanıt var mı?
– Gerçekten kanıt var. Yani insanlar, El Kaide ve Saddam Hüseyin arasında bir ortaklık yok derken…
– …yanılıyorlar öyle mi?
– Tamamen yanılıyorlar.
– Gerçekten mi?
– Kesinlikle yanılıyorlar.  Bombalama başladı. Tamam, tamam, almaya başlayın…  Bu terör dolu savaşın içindeki, yeni küresel politikaların arkasındaki itici güç, karanlık bir fantezinin gücüydü.  Tehditler ve gizlenmiş kötü niyetli ağlar, dünya çapına yayılıyordu.  Böyle güçlü bir fantezi, aynı zamanda politikanın doğasını da değiştirmeye başladı çünkü gittikçe politikacılar geleceği şekillendirmedeki yeteneklerini keşfediyorlardı ve var olan bu korkunç tehlikeler, onlara dünyadaki yeni kahraman rolünü veriyordu.  Savaş sonrası yıllarda, politikacılar hayal güçlerini kullandı ama bu sefer insanları için yaratabilecekleri daha iyi bir geleceğin vizyonunu iyimser olarak öngördüler ve bu vizyon onlara güç ve otorite verdi.  Ama bu hayaller yıkıldı ve Tony Blair gibi politikacılar politikaları odak gruplar tarafından belirlenen kamu yaşamının yöneticileri gibi oldular.  Ama şimdi, bu terör savaşı, Blair gibi politikacılara büyük, yeni bir geleceği tasvir etmelerine izin verdi.  Ama bu vizyon hayali tehditlerden biriydi ve yeni bir kuvvet politikayı yönetmeye başladı: geleceğin korkusu. Bu geleneksel bir tehditle ilgili, geleneksel bir korku değil. Kitle imha silahlarının, haydut devletlerin ve uluslararası terörizmin yarattığı bu yeni tehditlerin korkusu birleşerek dünyamıza bir felaket sunmaktadır. Her geçen gün, fark ettiğim ve durdurmak için hiçbir şey yapmadığım bu tehdidin utancını taşıyorum. Bu bizi bu ay veya gelecek ay, ateşe atmayabilir ve içine çekmeyebilir belki bu yıl ve gelecek yıl bile olmayabilir. Bence bu tehlikeler ortada ve bence bazen insanlar bunların nasıl bir araya geldiğini anlamakta zorlanıyorlar. Bence eğer buna gerçekten inanıyorsam bunu sana söylemek benim görevim ve evet gerçekten inanıyorum. Belki buna inanarak hata yapıyorum ama buna inanıyorum.  Blair’in savunduğu şey şu: bir politikacının görevi geleceğe bakabilmek ve olabilecek en kötü şeyi hesaba katmak ve sonra bunu önlemek amacıyla vaktinden önce harekete geçmek için küresel terör ağının yarattığı yeni tehditle karşı karşıya olduğumuzu bize göstermektir.  Blair bunu yaparken, aslında Yeşil Hareketin geliştirdiği bir fikri benimsiyordu.  Bu fikre, İhtiyat İlkesi deniyordu.  1980’lerde, ekoloji uzmanları dünyanın küresel ısınma tehdidi altında olduğuna inanıyorlardı.  Ama o dönemde, bunu kanıtlayan bilimsel deliller azdı.  Bu yüzden, hükümetlerin daha yüce bir görevi olduğuna dair radikal bir fikir ileri sürdüler, hükümetler kanıt bekleyemezdi çünkü o zamana kadar çok geç olurdu.  Dünyayı kesin olmayan bir afetten kurtarmak için önsezileriyle, varsayımsal olarak harekete geçmek zorundaydılar. Esas itibariyle, ihtiyat ilkesine göre sorun olabilecek bir şeye dair kanıtın olmaması, sanki sorunmuş gibi harekete geçmemek için sebep değildir. Bu, kanıta dayalı olmayan alınan önlemin meşru olduğunu etkili bir şekilde anlatan çok ünlü üçlü-olumsuz sözdür.  Bu, en kötü ne olabileceğini var saymaya ve bu var sayımı hali hazırdaki en kötü delillere dayandırmayı gerektirir. Eğer, El Kaide toplu imha silahı alabilseydi, alır mıydı?
Kesinlikle. Finansal kaynakları var mı?
Muhtemelen. Bu tip silahlar almak için kullanır mı?
Elbette. Ama bir kere ne olabileceğini var saymaya başladığınızda işte o zaman bunun sonu gelmez. Ya ona erişimleri varsa?
Ya onu etkili bir şekilde konuşlandırabilirlerse?
Ya biz buna hazırlıklı değilsek?
Bu, kanıta dayalı bilimsel karar alma sürecinden hayale ve varsayıma dayalı kurgusal en kötü durum senaryosuna geçiştir.  Ve şimdi terörle savaşta hükümetin politikasını şekillendirmeye başlayan bu ilkeydi.  Hem Amerika’da, hem de İngiltere’de insanlar işledikleri bir suçtan dolayı değil hiç bir delil olmamasına rağmen, sırf politikacılar gelecekte vahşice bir şey yapabileceklerine inandıkları için yüksek güvenlikli hapishanelerde tutuluyorlar.  Amerika başsavcısı, bu değişimi önleyici tedbir yaklaşımı, şeklinde açıkladı. Düşünce şeklimizi değiştirmek zorundaydık. Tepki göstermek için işlenecek suçu beklemek veya bir suçun işlenmesine dair deliller ortaya çıkıncaya kadar beklemek, bize Amerikalıları korumak için uygun bir yol gibi görünmedi. Önleyici yaklaşıma göre insanları geçmişte suçlardan sadece kanıtlayabildiklerin için sorumlu tutmak yerine gelecekte ne yapabilecekleri ile ilgili düşündüklerine veya yorumladıklarına dayanarak hapse atarsın. Ve nasıl gelecekte yapabileceği hakkındaki düşüncene dayanarak hapse attığın bir insan, senin tahmininin aksini ispatlayabilir?
Bu imkânsız ve eninde sonunda hükümet masumları suçlulardan ayırmak için tasarlanmış tüm bu süreci atlar çünkü onlar gelecekte yapabilme ihtimalleri olduğu için insanları hapsetme anlayışını hiç bir zaman benimsemezler.  İhtiyat ilkesinin destekçileri bu hak kayıplarını, toplumun El Kaide örgütünün eşsiz ve dehşet verici tehdidiyle karşılaştığı zaman ödemesi gereken bir bedel olduğunu öne sürdüler.  Ama bu programın gösterdiği gibi gizli, organize bir terör ağı fikri büyük ölçüde hayal ve politikacılar, ihtiyat ilkesini kucaklayarak kısır bir döngüye girmiş oldular.  Var olmayan bir örgüt ile ilgili en kötüsünü düşündüler.  Ama kimse bunu sorgulamamaktadır, çünkü ihtiyat ilkesinin temel kuralı delillere dayanmadan, en kötüsünü düşünmektir.  Ve aksine, en karanlık düşüncelere sahip olanlar en çok sözü geçen kişi oldular. İstihbarat teşkilatında terör meselelerinin tartışıldığı toplantıları duyacaksınız ve sürekli en korkunç değerlendirmeyi yapan kişi yapılması gerekene dair en güçlü sezgilere sahip kişi çoğu kez toplantılarda etkili olacaktır.  Bu yüzden biz, ne olabileceğine dair en korkunç tahminlere inanırız.  İnanmama hissi kayboldu.  Böylece en etkili hayal gücüne sahip kişi en güçlü kişi olur. Bir bakıma bu doğrudur. El Kaidenin kollarının, uzaklara yetişmeye başladığını biliyoruz. Bir saldırı olacak. Asıl sorun İngiltere’de ne zaman olacağı. Bence, eğer kelimesi, akademiktir. Sadece an meselesi ve büyük ihtimalle. Bittiği zamanı nasıl bileceğiz? Tehdidin geçtiğini nasıl bileceğiz? İçinde bulunduğumuz düşünce şekline göre bittiğini söylediğimiz an kesinlikle saldıracaklarına inandığımız zaman olacaktır. İşte biz sadece bugün, böyle yaşıyoruz. Bıçak sırtında yaşıyoruz. 
Bu hikâye 30 seneden önce politikacıların daha iyi bir dünya rüyası çökerken başladı.  Bu çöküşten iki grup ortaya çıktı: İslamcılar ve yeni muhafazakârlar.  Geçmişe baktığımızda, bu grupların gerçeklerin ortaya çıktığı çağda insanların hayatlarına anlam katan politik görüşlerin etkileyici gücünü yeniden savunmaya çalışan son politik idealistler olduğunu şimdi görebiliyoruz.  Ama her ikisinin de dünyayı değiştirme girişimleri başarısız oldu ve onun yerine politikacıların çıkarları için kullandığı bugünkü tuhaf hayali korkuyu birlikte yarattılar.  Çünkü tüm büyük fikirlerin itibarını kaybettiği bir çağda hayalet bir düşmanın korkusu politikacıların güçlerini sürdürebilmesi için geriye kalan tek şeydi. Ve dağdan kalelere veya kum fırtınalarının içinde taarruz eden üniformalı Amerikalıları gördük. 
Dünyanın öbür ucunda teröristlerle savaştık çünkü vatandaşlarımızın hayatı tehlikede. Şimdi Amerika ve dünya, daha güvenli.
Risk yüksek. Daha önce bildiklerimize hiç benzemeyen düşman karşısında teröre karşı küresel savaş veren bir milletiz. Amerika’yı devamlı savunma seçeneği ile karşılaştım.  Hiç bir şeye inanmayan toplumlarda korku tek gündem olur.
20. yüzyıla, serbest piyasayı savunan sağ ile sosyalizmi uygulayan sol arasındaki bir savaş hakim oldu. Bu görüşlerin her ikisinin de kendi sınırlamaları ve kendi sorunları olmasına rağmen en azından onlar şimdi gördüğümüz hiç bir şeye inanmayan toplumun aksine bir şeylere inanıyorlardı.
Ve hiç bir şeye inanmayan bir toplum her hangi bir şeye inanan insanlar tarafından çok korkutulur. Bundan dolayı da bizler, o insanları tutucular veya fanatikler olarak sınıflandırırız ve topluma yavaş-yavaş aşıladıkları korku ile de olması gerekenden daha fazla avantaj sağlarlar. Ama bu onların doğasındaki güçten ziyade bizim ne kadar çok yalnızlaştığımızın ve parçalandığımızın bir ölçüsüdür. 
Korku sonsuza kadar sürmeyecek aynen politikacıların vaat ettikleri ama aldatmaca olduğu ortaya çıkan rüyalar gibi kâbusların da aldatmaca olduğu ortaya çıkacak ve o zaman politikacılarımız bize sunacakları ne iyi ne de kötü vizyonlarının olmadığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalacaklar.
Alıntı:
http://ismailhakkialtuntas.com/2015/03/16/the-power-of-nightmares-the-rise-of-the-politics-of-fear-kabuslarin-gucu-korku-siyaseti-yukselisi-2004/ 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder