22 Mayıs 2015 Cuma

Prof.Dr.Erol Göka'nın kaleminden Medeniyetten Yığına



Muhabbet ehli olduğumuz, sözlü kültür dairesinde yaşadığımız için başka toplumlarda olmayan “ayaklı kütüphane”ler, “allame”ler bizde pek çok. Onların bir kısmını ben de tanıdım, hafızalarına, kayıt sistemlerine şaşıp bakakaldığım çok dostum oldu. Ama inanın elinizdeki kitabın yazarı Yılmaz Dönmez kardeşim gibi olanını ilk kez görüyorum. Zira Yılmaz Dönmez, “ayaklı kütüphane” geleneğimizi sürdürmekle kalmıyor, bizzat yazıyla, yazıya dönük işler yapıyor; okuduklarını sadece zihnine değil, modern bilişim teknolojilerinden öğrendiği arşivlere de kaydediyor.
Durun bu daha bir şey değil; Yılmaz Dönmez, öğrendiklerini sadece sohbetlerde yarenlik ederken kullanmıyor, basbayağı işe yarar hale getiriyor, dünyayı anlayabilmek, anlamlandırabilmek için tez üretiyor, tezlerine bizi ikna etmeye çalışan ürünler ortaya çıkarıyor. “Medeniyetten Yığına” böyle bir çabanın ürünü…
Elinizdeki kitap büyük ölçüde bize özgü bir aydın tipinin fevkalade çabasıyla sizlere ulaştı. Bu kadar eşine ender rastlanan özellik gösterince, şüphesiz başka kitaplardan bazı farkları da olacak.  En büyük farkı, dili ve tarzı. Akademik desen akademik değil, siyasi desen siyasi değil… Bazılarınız anlatım tarzını ve dili kullanma becerisini yeterince başarılı da bulmayabilir; kitabın bölüm yapısı, referans sistemini özensizlikle itham edebilirsiniz.  Ama bu kitapta öyle bir şey var ki, başladığınızda ifadeler, çok güçlü olmasa da hatta kimi zaman cümleyi tashih etmek için içinizdeki şeytan sizi dürtse de yani sular seller gibi akıcı olmasa da elinizden bırakamıyorsunuz.
Yazarın cümle yapısıyla değil ama zihin örgüsüyle, kitabın gramatiğiyle değil ama semantiğiyle size bir şey anlatmak istediğini, müthiş bir tezi olduğunu görüyorsunuz. Bu iddialı tez, her sayfada merakınızı uyandırıyor, ilerlemek istiyorsunuz, sayfaları çevirmeye mecbur kalıyorsunuz; “Medeniyetten Yığına” adeta beyninizin peltemsi kıvamını avuçlarının içine alıyor, sıkıyor… Beyninizin iyice sıvı bir kıvam almasını istemiyorsanız, Yılmaz Dönmez’in mengenesinde kıpırdamadan duracaksınız ve diline, tarzına itirazınız olsa da kitabı düşüne düşüne okuyacaksınız, başka çareniz yok…
Her entelektüelin arada bir içine girip çıktığı, boğulmamak için son anda kendini kıyıya, eski yaşam tarzına atıverdiği bir girdap vardır: Kendi başına ya da Masonik bir düşünce aristokrasisiyle birlikte düşünmeyi, yaşamayı sürdürecek mi yoksa düşüncelerini hayatın içinde sınamak için uygulamaya önem verip halkın içine mi karışacak? Kendilerine “İskenderiye Okulu” diyebileceklerimiz, entelektüelin adeta özel imalat olduğunu, fiziksel olarak onlara benzemek dışında sıradan insanlarla hiçbir alakası bulunmadığını düşünür, “fildişi kulesi”nde oturmaya razı olmakla kalmaz, halkı küçük görür, kendi kulesine sürekli güzellemeler dizer… Ama doğrusunu söylemek gerekirse ila nihai fildişi kulede böbürlenip durmak bile entelektüelin narsistik doğasına aykırıdır; narsist, eninde sonunda görünmek, bilinmek, alkışlanmak, hayran olunmak ister…
Yüzlerce yıldır bunca kitap yazılmasının psikodinamiğinde bu entelektüel narsisizmin payı büyüktür. Modern zamanlarla birlikte yazı çok yaygınlık kazandı, hemen herkes okuryazar oldu; sıradan insanlarla, halkla entelektüelin arasındaki mesafe bir anda kapanmış gibi göründü. “Yok, siz asla gerçek bir entelektüele bir adım bile yaklaşamazsınız” diye buyuran aydın narsisizmi yeni bir dil ve tarz oluşturarak hiç de öyle olmadığını söyledi. Evet, herkesin kendine göre bir kitabı vardı ama aydınların, akademisyenlerin, sanatla, bilimle, düşünceyle daha otantik biçimde haşır neşir olduğunu düşünenlerin kitapları çok farklıydı; sıradan insanlar asla onların dilini, tarzını anlayamazdı. Yılmaz Dönmez, aslında üçüncü bir yol daha olduğunu bize gösteriyor, göstermeye gayret ediyor. “Akademisyen kitaplarını okunsun diye değil, atıf yapılsın diye yazar” dersek pek hata yapmış olmayız. Ama bir kez düşünce, yazıya döküldüğünde ortaya çıkan ürün yazarın değil, okuyan herkesindir; akademisyen her ne kadar diğer akademisyenler kendisinden bahsetsin diye düşüncelerini kitaplaştırmış olsalar da yayınlanmış kitapları artık okumaya cüret eden herkesindir…
Yılmaz Dönmez, birçok yazarın yanı sıra birçok akademisyenin kitaplarını, dünyadaki güç mücadelesini anlamaya çalışırken adeta yemiş yutmuş… Üstelik doktora tezinde ya da yeni yayınında referans olması gailesiyle değil hakiki bir anlama cehdiyle. O yüzden ben de “Yılmaz Dönmez, her yazarın hayalini kurduğu ama gerçek hayatta bulunduğuna inanmadığı gerçek okuyucudur. Ey akademisyen, yazar taifesi, kim ki sözlerinin başka bir zihin tarafından nasıl anlaşıldığını görmek istiyorsa, Yılmaz Dönmez’e bakmalıdır; gerisi laf u güzaftır!” demekte bir beis görmüyorum.
Sözlü kültür dairemizden, muhabbet kültürümüzden bir ayaklı kütüphane çıktı, günlerce okumak için çabaladı, okuduğu her kitap, ilgisini bir başkasına yöneltti ve kendince dünyadaki güç mücadelesine ilişkin bir bakış oluşturdu. “Soru varsa cevap vardır” denir; Yılmaz Dönmez, senelerce kendi sorusunu sormadı, kitapları kendi yol haritasının işaret taşları olarak kullandı, onların rehberliğinde gezdi dolaştı. Ama bu kadar okuma, bu kadar emek elbette bir karşılık bulacaktı; bir gün geldi, zihninde kendi sorusu oluştu ve tabii kendi cevabı da. “Medeniyetten Yığına”, Yılmaz Dönmez’in sorusunu ve cevabını içeriyor ve pek tabiî ki bu coğrafyada yetişmiş, buranın kendine özgü, biricik kültürüyle yoğrulmuş gerçek bir aydının sorusu da cevabı da bambaşka olacaktır. Kendisi, biraz da şaşırarak, ben “Bir medeniyet geçmişinden gelen insanların nasıl olup da tüm beceri donanımlarını yitirerek yığın haline dönüştüğü sorusunu soran bir araştırmacı görmedim” diyor, ben de ona gülümseyerek “Göremezsin tabii, çünkü sen sahiden buralısın” diye cevap veriyorum.
Buranın aydını, bir deprem sonrası yıkıntılar arasında geçmişini arayan insandır; yıkıntıları gördükçe içi gururla dolar ama şimdiye baktıkça hep hüzünlenir, gözü hem yaşlı hem ufuktadır. “Medeniyetten Yığına” kitabını okurken bazılarınızın gözlerinin dolması, hatta usulca ağlaması söz konusu olabilir, endişe etmeyin. Batılıların uygarlıklarını teşrih masasına yatıran Norber Eliasları, Michel Foucaultları var, biz nasıl otomobilleri, bilgisayarları onlardan alıyorsak bilgimizin çoğunu da bu Batı devlerinden alıyoruz ama ağır aksak, yalpalayarak da olsa Yılmaz Dönmez’ler buranın hakiki yürüyüşünü sürdürüyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder