25 Haziran 2015 Perşembe

Bütüncü Ahenk

Yüce yaratıcının emirleri, kadim medeniyetin mirası ve tarihin teorik anlatımları toplumda kapsamlı bir düşünce dünyası kurdu. Bu dünyanın ana ilham kaynağı daima fikirler ve inançlar oldu; hukuk ve tarih gibi disiplinler yorumlarında bu iki önemli kaynağı referans gösterdi. Mesafelerin kısalması ve iletişim imkânlarının artmasıyla, farklı kültürlere ait düşünceler de bu dünyaya eklemlendi ve onu daha da zenginleştirdi. Ancak bu etkileşimin her zaman zenginleşme ile sonuçlandığını söyleyemeyiz, zira yıkıcı tesirler de meydana geldi. Sömürgeciliğe meşruiyet kazandıran ‘Beyaz Adamın Görevi’ modern köleliğin kapılarını aralamakla kalmadı, varlıklarının elinden uçup gitmesine sessiz kalmayan milyonları tarih sahnesinden silip attı.
Medeniyetlerin dışında bazı kişiler ve sosyal gruplar da kendilerine mahsus düşünceleri kavramlarla ifade etmeye, sistemleştirmeye başlayınca çeşitli akımlar (ekoller) ortaya çıktı. Buda felsefesi, Konfüçyüs öğretisi, Frankfurt Okulu gibi. Özgün düşünce ve öğretileriyle milyarları etkileyip peşlerinden sürüklediler.   
Kısaca felsefî düşüncenin doğuş ve gelişim serüveni böyle ilerledi. İnsanın kendi varlığına duyduğu merakın tatmininde tutulacak yolun bir keşfinden bahsediyoruz. Varlık ve kavramlar arasındaki bağı kuran bir düşünce sanatından... Ancak popüler kültür ve insan tabiatı onu gündelik hayatın içine çektiğinde kendi bağlamından epey koptu. Ruhun, düzen ile ahenkli uyumuna aracılık eden her şey ayrıma tâbi tutulmadan felsefe telakki edildi. İdeolojik varsayımlar, teknolojik gelişmenin hayat tarzına yaptığı müdahaleler, bireyin evrenin merkezine sürüklenişi hep felsefeyle izaha çalışıldı.
Ne olursa olsun, hakikat arayışında zikzak çizmemek ve doğru kararlar alabilmek için herkesin ölçü aldığı bir felsefe olmalı. Kişisel gelişimin endüstrileştiği, aforizmanın sağanak halinde üstümüze yağdığı bir zamanda doğru felsefeye ulaşmak kolay değil tabi. Çağdaşlarıma oranla daha şanslı sayılırım ben, zira eğrilerle doğruların birbirine karıştığı bu hengâmede kontrolsüz savrulmamak adına faydalandığım bir düşünce sistemine sahibim. Adı da Bütüncü Muhakeme. Farklı disiplinlerde yaptığım uzun süreli araştırma ve deneyimler sonunda benimsediğim, medeniyetimize de rehberlik edeceğini düşündüğüm bu felsefeye nasıl ulaştığımı bu ilk yazımda anlatmak isterim.  
Önce beni bu düşünceye iten iki yanlış bakış açısıyla başlayacağım.   
Adına Kişisel Gelişim denen çılgınlığı herhalde duydunuz. Bu kavram çatısı altında farkındalığı ve kusursuzluğu tetikleyen seanslar artık hayatımızın vazgeçilmezleri arasında. Yığınla kitap raflarda, uzmanlar konferans salonlarında, eğitim merkezleri mahallenin köşesinde yerlerini almış durumda. Çalışma koşulları icabı veya bireysel farklılıkları güçlendirmek adına birçoğumuz uzmanların deneyimlerine başvuruyor ya da uzaktan eğitim alıyoruz.   
İş gereği böyle bir sunuma katıldığınızı varsayalım. Bu sunumda duygularınızı ve beyninizi organize ederek nasıl iyi bir marka ve iyi bir takım oyuncusu olabileceğiniz anlatılacaktır size. Motivasyon veya farkındalık uzmanı ekip lideriniz, yeni takım oyuncusu olan size şu sözleri söyleyecektir: ‘İşine motive ol,  değişimi yakala.’ Müteakip süreci de yoğunlaşma ve değişim klişeleri üzerine kuracak ve limitlerinizi sonuna kadar kullanmanız gerektiğini ifade edecektir. Zayıflıktan, eziklikten etkili liderliğe ve marka değere dönüşümün altın anahtarını sunacaktır. Tabi ki sizin iyiliğiniz için fakat asla ‘Sermaye çıkarlarına uyumlu itaatkâr zihinleri oluşturuyoruz denmeyecektir size.   
Yoğunlaşma ve değişim kavramlarını mercek altına alıp biraz incelemek istiyorum. Modern düşünce ikliminin büyüttüğü bu iki kavram da yüzeysellikle malûldür çünkü.Tek boyutlu diyebileceğimiz bu düşünce derinliğine noksandır.     
Sebebi şudur;
Ortalama zekâ kapasitesine sahip herkes meslekî eğitime yoğunlaşıp gelişim sürecini tamamlandığında alanında uzmanlaşır. Yaşam tarzı ve günlük olaylara dair yaklaşımı uzmanlığın zihninde bıraktığı izlere göre şekillenir. Hukukçular meydana gelen etnik kökenli bir çatışmada çözüm yeri olarak mahkeme kapısını gösterir. Hukukun katı diline göre fiilin cezai müeyyidesi vardır ve taraflar hâkim karşısında iddialarını ispatla mükelleftir. Hukuk zaviyesinden yapılması gereken işlem de budur. Fakat olay hak hukuk görüntüsüne hapsedilecek kadar basit değildir, bambaşka boyutlara da sahiptir. Meselâ, toplumsal boyutu önceleyen bir sosyal psikolog, hukuk kuralları yerine toplumsal barışı temin için uzlaşmayı önerecektir. Çatışmanın büyüyüp kan davasına dönüşmemesi için empati yapmanın ve unutmayı başarmanın erdeminden bahsedecektir.
Türkiye yıllardır sadece salt askerî çözümlerle terörü önlemeye çalıştı. Mücadelesi binlerce şehit, heba olan milyarlarca dolar ve devam eden düşmanlık hisleri ile neticelendi. Oysa daha işin başında kan yerine toplumsal barıştan bahsedilse, farklılık yerine (pozitif) din ve tarih gibi müştereklere yatırım yapılsa, yokluk yerine varlık fırsatı verilseydi 30 yıl kaybedilmezdi. Sosyal psikolojinin deneyimleri –özellikle Muzaffer Şerif’in çalışmaları- masaya yatırılsaydı sürekli dinamitlenme tehlikesiyle karşılaşan Çözüm Sürecine gerek kalmaz, kader ortaklarının gözü yaşlı anneleri de tek boyutlu çözüm arayışına kurban edilmezdi.
Tek boyutlu düşünmenin zaafları tamam da, tek bir alanda uzmanlaşmada durum nasıl? Maalesef onda da durum pek parlak değil; şöyle ki tek bir alanda uzmanlaşmak üretim şekilleri, ücretlendirme ve insan psikolojisini menfi yönde etkiledi. İşbölümüne yansıtıldığı Adam Smith modelinde parçalanarak çoğaltılmış süreçler, kişilerin yeteneklerini köreltti ve ustaları nitelikli birer işçiye dönüştürdü. Üretim çarkı dışında kalan her organ kısa zaman içerisinde çalışma, pazarlık ve iktidar hakkını kaybetti.  
Gustave Le Bon ‘Ulusların Yücelişinin Psikolojik Yasaları’ adlı kitabında uzmanlaşmanın sakıncalarını saat ustası üzerinden şöyle aktarır: “Yüz sene önce bir işçi ne türden olursa olsun bir mekanizmanın, örneğin bir saatin bütün detaylarını yapmaya yetenekli gerçek bir sanatkâr idi. Şimdi ise bütün ömrünü aynı delikleri açmak, aynı madeni yontmak, aynı makineyi çalıştırmakla geçiren basit bir el işçisidir.”
Siz siz olun kendinizi benmerkezci kişisel gelişim zırvalarından ve yeteneklerinizi parçalayan endüstri canavarından kurtarın. Modern düşüncenin üretim bandında işçi olmayı değil Bütüncü Muhakemenin ahenginde usta olmayı seçin. Çünkü kaderinizi şekillendirecek esas formül bu olacak…
Tek boyutlu düşünme ve onun tabii neticesi uzmanlaşmanın menfi sonuçlarını iki farklı disiplin üzerinden aktardığımıza göre artık çözüm önerisini de söyleyebiliriz. Ünlü kılıç ustası ve stratejist Miyamoto Musashi 5 Çember adlı kitabında, ‘Strateji Yolunu kavradığında anlayamayacağın hiçbir şey kalmayacaktır.’ der ve bize takip edeceğimiz yolun sihirli formülünü verir: ‘Tüm mesleklerin yollarını incele.’ Yapılması gereken uzmanlık alanının yanı sıra diğer disiplinleri de ihmal etmemek, merkezdeki çekirdeği diğer disiplinlerin kalkanıyla kuşatmak. Osmanlı Devletinin nasıl 600 sene iktidarda kaldığını merak ediyorsanız ya padişah/sadrazam biyografilerine bakın ya da bu yazıyı baştan tekrar okuyun.

Geleceğin Türkiye’sini disiplin ve istikrar şemsiyesi altında çok boyutlu düşünenler kuracaktır. Hiç şüpheniz olmasın!
           
NOT: Bu yazıda çok boyutlu düşünce sistematiği yerleştirmesi bulunmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder