16 Haziran 2015 Salı

Muhacir


Tarihin içinden bakınca Rumeli neredeyse iki yüz yıldır sancılar içinde kıvranan hasta bir bünyeye benzer… Kah orasına kah burasına vuran ağrılarla iç çeken, her iç çekişte vücudundan kan alınan, her iç çekişte renkleri solan, eli ayağı işlevini yitiren, canı çekilen bir hasta bünye…
Muhacir ise iki asırdır o hasta bünyeden ayrılıp giden ruhtur sanki. O gittikçe anlamını kaybeder dağlar taşlar. O gittikçe şehirler yad el olur, kaldırım taşlarının arasından baldıran dikenleri fışkırır. O gittikçe sahipsiz kalır mezartaşlarıyla mescitler. Leylekler geçmez olur semadan, çınar ağaçları kuruyup kalır. O sebeple muhacir deyip geçtiğimiz, Rumeli’nin canıdır, geçmişidir, şenliğidir biraz da.
Öyle… Toprak, bağrında hayat verip büyüttüğü, adımıyla şenlendiği, sonra bünyesine alıp kendisine dönüştürdüğü insanlarla anlam bulur. Toprağı yurt yapan mazisidir, mezartaşıdır. O insanlar çekip gittiğinde herhangi bir yer olur toprak. Dağın adı başka, ırmağın adı başka… Çiçeğin kokusu başka, suyun tadı başka… Rumeli türkülerinde insan ile toprak arasındaki bu derin ilişki ne güzel anlatılır. Selanik’teki bir kolera salgınında yarini kaybeden delikanlının dilinden dökülüp hala bizleri duygulandıran türküde olduğu gibi,
Selanik Selanik ıssız kalasın,
Taşına toprağına diken dalasın,
Sen de benim gibi yarsız kalasın…
Belki bu ilenmenin etkisiyle Selanik yüzyıllardır bağrında büyüyüp beslediği halkından ayrılmış, o halk yaban dikenleri gibi başka diyarla dağılmış, Selanik ıp ıssız kalmıştır. Selanik’in yari olan insanlar suyun öbür tarafında dağ dağ, ova ova dağılıp başka diyarların yarı olurken Selanik yaslı bir sevgili gibi anılır olmuştur.
Bir başka türküde savaşa gidip yıllar sonra memleketi Üsküp’e dönen delikanlı şehri Müslüman ahalinin boşalttığını görünce içine düştüğü yangını şehre sırtını vermiş Yıldız dağına anlatırken der ki;
Nazlı da nazlı yükseklerde karın var,
Alçağında mor sümbüllü bağın var.
Şimdi duydum, benden başka yarın var…
Kimdi o delikanlı hatırlayan yok… Ama ne güzel anlatmış şehre olan sevdasını. Öyle… İnsanlar şehirlerin yaridir. Mimari eserler süsüdür… türküler hatırasıdır, zihnidir, nefesidir, dilidir. Muhacir ise o dil ile yarini anan bir uslanmaz aşık…
Mithat Cemal Kuntay’ın abide eseri ‘Üç Istanbul’un kahramanı muharrir Adnan, romanın edebi görkemi içinde ıskalanmış müthiş bir üslupla tanımlar muhaciri.
"Anadolu ve Rumeli ufkun iki ucunda iki ahşap konak gibi yanıyor; yangından çıkanların uçan saçlarıyla ufukta insanlar koşuyor. Doksan üç muhaciri… Muhacir, gideceği yer olmadan biteviye yürüyen hayalettir. Adını bilmediği bir başka hayaletin ekmeğini yiyecektir. Fakat Moskof atı ve neferinin altı ayaklı vahşetle kovaladığı Türk muhacirine nispet başka muhacirler seyyah kadar eşyalı, erzaklıdır… 93 muhacirinin Edirne’de gömleği, Ayestefanosta eti, İstanbul’da derisi yoktu."
Hatırlanmak istenmeyen hatıralar bunlar. Belki en doğrusu edebiyat kitaplarının içinde bırakıp unutmak. Lakin bir 93 muhaciri olsa unutup üzeri külle örtülecek… Balkan hezimetinin sürgünleri olmasa, maziyi ve zihnini geldiği yerde bırakmak zorunda kalıp mübadele edilenler olmasa. Yurdu yad ellere geçince köyüne kasabasına sığmayıp kovulanlar olmasa. Bu sebeple biz sürgün acılarımızı kitaplara hapsetsek de onlar bizim yakamızı bırakmaz.
Giderken her şeyi yanında götürür çünkü muhacir. Toprağını bırakmanın intikamını böyle alır tarihten. Sonra hatıralarını kendisine saklar. Yokluğu, yoksunluğu, terki ve terk ettiklerini anlatmak istemez çocuklarına. Söylenmeyen sözler, anlatılmayan hatıralar zihinlerde tortu bırakır sonra. O tortu yediğine içtiğine, soluk alıp verdiği havaya kekremsi bir tad katan acıya dönüşür. O acı devreder kuşaktan kuşağa.
Bu acı öylesine işlemiştir ki bu toprakların mayasına Falih Rıfkı iç çekerek ‘Rumeli’yi unutalım’ der bir gezi yazısında. Ordu Komutanı Yanyalı İzzettin Çalışlar ağlamaklı bir şekilde sitem eder ona Atatürk’ün sofrasında,
-Nasıl yazdınız bu cümleyi? Nasıl unutulur Rumeli?
Rumeli unutulmaz. İşte yüz yıl geçmiştir o acıların üzerinden ama hala nice sofra sohbetinde zehir yerine o hatıralar yutulur. Memleketin her köşesinde… Sınırın hem o yanında, hem bu yanında.
Türk tarihinin son iki yüz yılından göçmeni çıkardığımızda geriye evladının dönüşsüz yolunu bekleyen analardan, yas tutup karalar bağlayan tazelerden başka bir şey kalmaz. Anadolu tükendikçe başka diyarlardan sökülmüş fidanlarla yeniden yeşermiştir. Bu sebeple göçmen, ayrıldığı yerden getirdiği canı ekmiştir Anadolu toprağına. Toprak cömertçe kabul edip benimsemiştir yeni fidanları, yağmur cömertçe can suyu olmuştur. Sesine ses katmıştır bu toprakların, rengine renk… O sebeple pek az diyar bu topraklar kadar ana kucağı olmuştur başkalarına.
Başkalarına mı? Tövbe… Bu yurdu ana bilen, bu toprağı vatan bilen, bu göğün altında huzurla soluk alıp vermek isteyenlere… Muhacir bu topraklarda başkası değildir. Başka diyarların muhaciri ile yan yana durunca bütünleşip anlam taşır. Biri Rumeli’nden, öbürü Kırım’dan, bir başkası Kaf Dağından… Farklı dillerde, farklı enstrümanlarla dile getirilse de aynı duygular anlatılır. Hani bir vatan vardı, hani o topraklarda yaşanılan şen günler, iyi zamanlar… hani içine firak zehri düşen, hani hicran ağusu katılmış hatıralarla yad edilen bir vatan. İşte o vatanın kuzeyde mi güneyde mi, doğuda mı batıda mı olduğu çok da önemli değildir. Şah İsmail’in şiirinde dediği gibi…
‘Rakib elindeymiş dest-i Nigar mene ne !
Yazarın demesi o ki, kaderi vardır toprakların da insanlar gibi. Mısır’ı hep köleler idare etmiştir, Irak hep kerb ile bela’nın yurdu olmuştur, Kafkas hiç benzememiştir başkasına, Balkan hep aynı sıcaklıkla kaynayıp durmuştur. Anadolu hep içine alıp dönüştürmüştür. Biraz da bu sebeple ‘dost dost diye nicesine sarılanların sadık yari’ olmuştur.
. . .
Alıntı:
Hulusi Üstün

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder