19 Eylül 2015 Cumartesi

En kısa yoldan adalet ve meşruiyet




Yönetime hileyle veya zor kullanarak gelenler, kendilerini, meşruiyeti sağlamak ve emniyeti garanti altına almak için eski iktidarı yargılamak ve mahkûm etmek mecburiyetinde hissederler. Bunu da en kısa zamanda ve en kısa yoldan yapmayı, müstakbel iktidarları için açılmış tertemiz sayfanın bir ilk adımı görürler. ‘En kısa yoldan adalet’ kavramı ve uygulaması, işte bu anlayışın gayrımeşru aracı olarak tarih sahnesine çıkar. Diktatör ve zorba gibi her türden gayrimeşru yöneticiye kestirmeden sonuca ulaşma fırsatı veren bu düşünce; devrim, ihtilal ve istiklal mahkemeleri adı verilen olağanüstü yargılama mercilerinin kuruluşuna kaynaklık eder.

Siyasî ve toplumsal kriz dönemlerinde ortalığı kaplayan o meşum sessizlik kanunlar ile koruyucularını derin bir sessizliğe hapseder. Olağanüstü yetkilerle donanmış, sıradışı yargıçların görev yaptığı, temyize kapalı, hukukî temelden yoksun, suçluları süratle cezalandıran ve infaz eden mahkemeler (!) işte bu günlerde kendini gösterir.

Bu tür mahkemeler; suçla orantısız cezalar vermek ve verilen cezaları hızla infaz etmekle mükelleftir. Herkese ders olması ve hafızalarda yer etmesi için de infazlar gün ortasında ve meydanlarda yapılır.  Böylece toplumsal muhalefet darağaçlarının gölgesinde hizaya getirilir, sindirilir ve intikam hevesleri kırılır.

İktidar için hukukun katledilmesine dair birçok örnek var.

Meselâ Fransa. Barış, eşitlik ve kardeşlik parolasıyla başlayan ihtilâlin ortaya çıkardığı Devrimci Mahkemeler, bu tür mahkemelerin  beynelmilel sembollerinden biriydi ve terör döneminin başlıca sindirme vasıtalarından biri olmuştu. Devrim ordusunun toplanmasını yeterli görmeyen Komün, bir mahkeme ile giyotinin orduya eşlik etmesine de karar vermişti. 'Nasıl olsa aralarında işlevsel açıdan bir fark olmayacak' diye düşünüyorlardı. Gerard Depardieu’nun başrolü oynadığı ‘Danton’ filminde Robespierre rolünü oynayan kişi devrim mahkemesi yargıcına mahkemelerin kuruluş amacını şöyle hatırlatmıştı: ‘Sana cumhuriyetin düşmanlarını gönderiyoruz, görevin onları yargılamak değil ortadan kaldırmak.’

Kamu Güvenliği Komitesi’nin bir aracı olan Paris Devrim Mahkemesi de kendisini tümüyle komitenin emrine bıraktı. Devrim karşıtları ve devrimi gerçekleştiren birinci grubun önderleri bu mahkemenin kararıyla giyotine yollandı.

Mahkeme ve giyotin, orduların yaptığı gibi cumhuriyet düşmanlarını yakalayıp cezalarını vermek için bütün Fransa’yı dolaştı. Görevli 188 yargıç yeterli (!) sayıda idam cezaları verdi ve cezalar derhal infaz edildi. Danton’un dediği gibi, ‘Böylece halk, yasanın kılıcının tüm düşmanlarının kafası üzerinde sallandığını bilecekti.’

Bolşevik Devrimi sonrası Rusya’da kurulan devrim mahkemelerinde de aristokrat ve burjuva sınıfından binlerce kişi yargılandı ve cezalandırıldı. Askerî darbe lideri Cemal Abdünnasır’ın kurdurduğu ‘Halk Mahkemeleri’, Müslüman Kardeşlerin ileri gelenlerini en ağır şekilde cezalandırmayı vazife bildi.  Mübarek’in kurdurduğu ve adına ‘Sıkıyönetim/Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ denilen korkunç araçlar da 30 yıl boyunca Müslüman muhaliflere göz açtırmadı. Humeyni’ye bağlı Devrim Mahkemeleri, faşist İtalya’da kurulan Devlet Koruma Özel Mahkemesi ve Alman Halk Mahkemeleri (Volksgerichtshof) de bu anlayışın farklı ülkelerdeki emsalleriydi.

Hemen hepsi adaletin müşfik eli gibi değil iktidarın sopası gibi çalıştı. Adaletin ilkelerini iktidarın gücü için kullandı.

Bu rejimlerin ortak noktaları, çoğunluk üzerinde ancak bu şekilde tahakküm kurabileceğine inanan bir azınlık konsorsiyumu olmalarında saklıydı. Gizli ajandanın en kuytu köşesinde yazan gerçek buydu. Ve istisnasız gayrımeşru azınlık yönetimlerinin ekseriyeti 'kısa yoldan adalet' dediğimiz reçeteyi çok seviyorlardı.

Başından ‘Anadolu İhtilali’ geçen Türkiye’de ne oldu?

Emsali ülkeler gibi Türkiye’de de 10'un üzerinde İstiklal Mahkemesi kuruldu. Üyeleri iktidar partisinin Meclis’teki temsilcileri yani milletvekilleriydi. Alâkasız bir suikast teşebbüsü bahane edilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ile diğer muhalifler bu mahkemelerden birinin kararları ile tasfiye edildi. Mutad olduğu üzere kalemler çok kolay idam ve ağır hapis cezalarına imza attılar.
Rahmetli Uğur Mumcu’ya göre, İstiklâl Mahkemeleri 'mahkeme' sayılmazlardı. Onlar savaş ve ihtilâl dönemlerinde rastlanan anti-demokratik infaz kurullarıydı.

Diğer devrim mahkemelerinde olduğu gibi İstiklâl Mahkemelerinde de, suçluluğun kanıtlanması, deliller yerine hâkimlerin siyasî fikirlerine dayanıyordu. Kendilerini savunma hakkı verilmeyen sanıklara bir üst mahkemeye itiraz imkânı tanınmıyordu. Karar en kısa zamanda veriliyor, infaz en kısa yoldan yapılıyordu.

Bugün de Türkiye’de bir iktidar kavgası yaşandığına göre?

Türkiye, bugün de Cumhuriyetin kuruluş yıllarındakine benzer şekilde bir iktidar mücadelesine sahne oluyor. Gariptir ki iktidar sahipleri, muhalifleri hizaya getirmek veya sindirmek için olağanüstü mahkemelere ihtiyaç duymuyorlar. Hatta eskiden kalma mahkemeleri yedekte tutmak yerine kaldırmak gibi hayli cüretkâr sayılabilecek bir tasarrufta da bulundular. Ateş hattında iken mükemmel toplum düşüne dair tehlikeli bir iyimserlik mi? Belki... Tarih nihai hükmünü kestiğinde anlayacağız.

Muhalefet meşru saymasa ve antidemokratik söylemlerle meydan okumayı sürdürse de iktidarın düşünce ve davranışta pozitif bir değişim geçirdiği görülüyor. Kuru gürültüye pabuç bırakmayacak derecede özgüvene ve 'en kısa yoldan adalet'e dayanmayan bir kurucu felsefeye sahip oldukları anlaşılıyor. Geleneğin modern dünya görüşüne adapte edilmiş halinin, ahvale hakim olduğu izlenimini ediniyorsunuz.

Fakat!

Muhalefet hileyle, zorla ve toplum mühendisliği operasyonları ile iktidara gelirse bu düşünce ve anlayışın akıbeti ne olur, devam eder mi?Etmez, etmeyecektir de. Kör öfkenin saçtığı tehdit yüklü inciler en kısa zamanda gerçeğe dönüşecek ve 'en kısa yoldan' adalet mekanizmalarını harekete geçirecektir. Yeni Başol ve Egeselleri gizlendikleri bürolardan çıkarıp, hukuku azınlığın sopası yapacaktır. Her gün atılan tehdit manşetleri başka neyin zeminini hazırlıyor ki?

Esas mesele de bu zaten!

Sorun savcı, hakim veya mahkeme gibi araçlarda değil, meşru olup olmamak da!
İktidara mutlu azınlık yerine birlikte çokluğun temsilcileri gelmedikçe –ki demokrasilerde başkanlık bunun tek yolu- ‘en kısa yoldan adalet’ arayışlarının önüne geçilemez.

Bugün ise, 27 Mayıs’ın ektiği istikrarsızlık tohumları ile birlikte en kısa yoldan adalet arayışlarına da ‘dur’ denilebileceği çok önemli günleri yaşıyoruz. Fırsatın tepilmesi çözümü 30-40 yıl sonrasına ötelemek ve bir nesli fedâ etmek anlamına gelecektir. Bu hem vatandaşlar hem de Türkiye için ne mantıklı ne de makûl bir tercih olacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder