15 Mayıs 2017 Pazartesi

Diktatörlük tezi niye çürük?

Öyle görülüyor ki Nisan’da yapılacak anayasa referandumunda muhalefetin meydanlarda sergileyeceği performansın odak noktasını diktatörlük tezi oluşturacak. Muhalif isimler daha şimdiden ‘hayır’ tercihlerini sosyal medyadan ilân ederken sürekli buna atıfta bulunuyorlar çünkü. Tezlerinin oyların yönünü etkileyeceğini umuyorlar…

Türkiye’de ilk çok partili seçim yapıldığında takvimler 1946’yı göstermektedir.  ‘Açık oy gizli tasnif’ usulüyle yapılan seçimin sonucunu jandarma, kaymakam, vali gibi bürokratların müdahalesi belirler. Ayyuka çıkan hile sebebiyle ‘Hileli seçimler’ adıyla ünlenen bu seçimde Meclis’e giren 60’ın üzerinde Demokrat Parti milletvekili, 4 yıl boyunca, kendilerini milletin kantarına çıkarmayan Mustafa Kemal ve İnönü’nün tek adamlığını ağzına alamamıştır. Celâl Bayar ile Menderes de buna dahil…

1950 ile başladı…

Diktatörlük propagandası, Batı çıkarları dışında siyaset izleyen liderler için gündeme getirilmiştir hep. 1950 yılında iktidarı kaybedip diktatörlük suçlamalarına başlayan CHP’nin tek hedefi de partinin kurucu güçleri değil Menderes’tir. Cumhurbaşkanı Bayar yürütmenin başı sıfatıyla büyük yetkilerle donatılmışken hem de… Yalnız o mu? Aynı odaklar Devlet ve Hükümet Başkanlığının yanı sıra Milli Savunma Bakanlığı, TSK Başkumandanlığı ve Milli Birlik Komitesi Başkanlığı görevlerini tek kalemde temsil eden General Cemal Gürsel’e ‘diktatör7 diyememişlerdir. 12 Eylül’de darbeyle Çankaya’yı işgal eden general yerine yine bir Başbakana, Turgut Özal’a yönelteceklerini oklarını. Şimdi de önce Başbakan sonra da Cumhurbaşkanı olan Erdoğan’a…

Onların zaviyesinden bakıldığında, gecenin karanlığından çıkan darbecilerde değil milletin yüreğinden gelenlerde vardır diktatörlük hevesi. Anlamak güç… Bu hevesin sahiplerindeki ortak nokta da özgür seçimlerden aldıkları meşruiyetle ülkeyi milletin lehine büyütmek için gayret sarf etmeleridir.

Siyaset arenasına hâkim olan iddiayı merkez basın kuruluşunun ilk yıllarında sahiplenmedi, ancak sıcak tutma gayesiyle sayfalarında yer vermeyi ihmal etmedi. 4 Ağustos 1952 gibi erken bir tarihte Hürriyet Gazetesindeki sayfasında konuya değinen Sedat Simavi’ye göre bu iddialar geçicidir, hürriyeti için bu kadar mücadele eden basın bedavadan hürriyetinden vazgeçmez. Böyle bir teşebbüs kazdığı kuyuya kendi düşmek olacağından artık bu memlekette bir diktatörlük kurmak kimsenin haddi değildir. Değildir amma sonraki yıllarda Menderes’in boynunda asılı kalacak suçlamanın tesiriyle inşa ettikleri zihinler, topyekûn taarruz için uygun zamanı kollayanlara zemin teşkil edecektir.

Zemini zayıf iddia…

Dört farklı örnekle Menderes’in diktatörlüğü meselesinin ciddiyetini terazimizde tartalım. Mantıklı gelirse okur da aynı ölçüyü Özal ve Erdoğan içinde kullanabilsin. Bilindiği üzere diktatörler hayatın bütün alanlarını tahakküm altına almak zorunluluğu duyarlar. İktisadî hayatın bütün araçlarını teslim ettikleri kişiler çevrelerindeki güvenilir kişilerdir. Oysa Menderes döneminde iktisadî hayatın bütün köşe taşlarının ait olduğu kişiler CHP’li tüccarlar. 1954 yılında tetiklenen yapay krizde çekilen mal darlığı onların uyguladığı ambargo yüzünden etkili olmuştur. Para başkasındayken diktatör olan Menderes miydi?

Menderes de sonraki takipçileri gibi serbest piyasa ekonomisinden taviz verecek bir lider değil. Bu bağlamda kamu altyapı yatırımlarını arttırmakla birlikte özel sektör yatırımlarını da teşvik etmiş, ilâve olarak yabancı yatırımın önündeki hukukî engelleri kaldırmıştı. Ülkenin ilk yabancı yatırım kanununu (5821 sayılı) 1951 yılında çıkarmış, 3 sene sonra da tümüyle güncellemiştir. Diktatörlükle yönetilen ülkelerde özel sektör güçlendirilir, yabancı sermaye arayışına geçilir miydi?

Avrupa’nın savunma örgütü konumundaki NATO üyeliği vizesini almak isteyen Menderes, bu uğurda Türk askerini Kore’ye göndermekten çekinmedi. Kararı veren bir diktatör olsaydı, Fransa gibi hukukun üstünlüğünü savunan demokratik ülkeler bu üyeliğe karşı çıkardı. 7 sene sonra (1959) Avrupa Ortak Pazarına ilk başvuruyu yapan da Demokrat iktidar olacaktır. Ne garip! Diktatör yaftası vurulan bir lider elinde tuttuğu iktidarı başka kuruluşlarla bölüşmeye çalışıyor.

İngilizlerin kendisinden nefret ettiği Dışişleri Bakanı Fatin R. Zorlu, Yassıada’daki savunmasında şu çarpıcı tespiti yapacaktır: ‘Diktatörlükler Komisyonlarla değil silâh gücü ile kurulur.’  Bir diktatör, darbeye kalkışacaklara karşı mutlak itaat hissiyle çalışan milis veya gizli polis kuvvetleri kurmak ister. Doğrudan kendine bağlı bu güçlerden beklediği, Orduya karşı güç dengesi sağlamasıdır. Menderes’in ise ne arkasını dayayabileceği yeterince güçlü bir jandarması ne de polis teşkilatı vardı. Kendi iç yapısı gereği Orduya nüfuz edememiş, böyle bir hevese de gerek duymamıştır. Ordunun gırtlağına kadar siyasete bulaştığını bilmiyordu Başbakan. Hatasını Eskişehir’deki umutsuz telefon trafiği sırasında anlayacaktı…

Onun ordudaki zayıflığını açığa vuran ise güçlü rakibinin tâ kendisidir. 27 Nisan 1960 tarihli Meclis oturumunda konuşan İnönü: ‘…Halbuki sizin elinizde ne ordu var, ne memur, ne üniversite ve hatta ne de polis. Olur mu böyle baskı rejimi; muvaffak olur mu bu?’  diyerek itiraf etmişti bu gerçeği. Hadi İnönü’nün sözleri siyasetin bir cilvesiydi ya gazeteci damadına ne demeliydi! Metin Toker de aynı şeyi farklı kelimelerle hatıratında aktarıyordu. 1957-60 arasını kapsayan bölümünde, DP’nin bir gün bile Orduya hâkim olamadığını açıkça ama iş işten geçtikten sonra itiraf etmişti. CHP’ye bağlı subayların Ordu içinde güçlü olduğu bir dönemde Menderes kiminle diktatörlük kuracaktı, Kandilli Kız Lisesiyle mi?

Verilen örnekler uçuk komplo teorileri değil elbette, ispatı delillerle mümkün tarihî gelişmeler... Aksini savunanlara kendi kişiliklerinde yatanla karşılaşmaktan korkmamalarını öneririm. Menderes’i devirmek için ileri sürülen bu suçlama Özal ve Erdoğan için birer kopyadan ibaret. Seçmenin yarısından fazlasının oyunu alan Menderes gibi üç eğilimi birleştirmeye çabalayan Özal ile ‘Yeni Türkiye’ idealini hedefleyen Tayyip Erdoğan da aynı suçlamanın muhatabıdır. Sıkıcı kopyanın farkında olan üç lider de ülkeyi düştüğü ateş çemberinden kurtarmak için iddiayı ciddiye almadan yollarına devam etmiştir. Bir şeyin nasıl gösterildiği ile gerçekte ne olduğu arasındaki farkın bilincindedirler.

Manidar örtüşme

Ne hikmetse, iç siyaseti etkileyen dikta iddiası, yabancıların gizli raporlarında da kendine yer bulmuştur. Şöyle ki, Menderes ve ekibinin takip ettiği dış politikadan memnun olmayan dönemin İngiliz Büyükelçisi James Bowker, merkeze gönderdiği 16 Ocak 1956 tarihli gizli raporunda, Menderes’in otokratik eğilimlerinin gözle görülür şekilde arttığını raporlar. Ona göre iç politikada uygulanan metotlar diktatörcedir… Bir küçük ayrıntıya daha yer verir Büyükelçi; iktidarın gereksiz yatırımlara yöneldiğini… Menderes dönemine aşina kimselerin fark edeceği üzere Büyükelçinin suçlamalarıyla CHP propagandası arasında hayret edilecek derecede bir benzerlik göze çarpmaktadır. Manidar sayılabilecek bu benzerlik, ‘Acaba muhalefetin ve basının kullanacağı suçlamalar İngiliz Büyükelçiliği tarafından mı hazırlanıyordu?’ sorusunu akıllara düşürmektedir.

Bu iddianın aslı var mıdır?
Varsa önümüzdeki referandumda, İngilizler bu kez farklı tezlerle devreye girerler mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder