7 Ocak 2013 Pazartesi

Bilinmeyenleriyle Bernard Lewis

Doğumu: 1916, Londra Eğitimi: Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu, Londra Üniversitesi'nden (School of Oriental and African Studies, London University) B.A. ve Ph.D. dereceleri
Kariyeri: Londra Üniversitesi'nde İslam araştırmaları profesörü (1938-74), İngiliz Askeri İstihbaratı'nda görev (1940-45), Princeton Üniversitesi'nde İslam araştırmaları profesörü (1974-86), Princeton Üniversitesi'nde ordinaryüs profesör (1986 - bugün).
İngiliz oligarşisinin öndegelen oryantalisti, "kriz hilali" ve "uygarlıklar çatışması" jeopolitik doktrinlerinin babasıdır; tezlerini Zbigniew Brzezinski ve Samuel P. Huntington pazarlar.
1974'te ABD'ye geçtiğinden beri brzezinski ve Huntington'un fikir babaları olup, böylece ABD'yi Orta Asya'daki İngiliz "Büyük Oyunu" içine çekmiştir. Richard Perle ile bağları da 1970'lerde ABD'ye ilk ayak bastığı günlere dek geri gider; o sıra Washington'a, ABD senatörleri için siyasi danışmanlık göreviyle getirilmiş ve Perle'in evinde kalmıştır. Perle'in uzun süredir bir İsrail ajanı olduğu şüphesi bir yana, onun ismi de o dönem savunma bakanı Caspar Weinberger'e sunulan "X Komitesi" üyeleri listesinde yer almıştır. Bu komite 1985'te İsrail hesabına ABD'de casusluk yapan Jonathan Jay Pollard'ın üstleri idi.
Hem Brzezinski'nin Carter dönemi "kriz hilali" politikası, ve daha sonra Huntington'un "uygarlıklar çatışması" dogması Lewis'in ürünü olup; uzun vadeli İngiliz "Büyük Oyunu"nun yeni parçalarıdır. Carter yönetiminin İran Körfezi, Afganistan ve SSCB güney sınırı politikasının tümü Lewis'ce planlandı. Carter yönetiminin İran şahının devrilmesine ve Ayetullah Humeyni'nin Tahran'da iktidarı almasına yardımı, o sıralar Ortadoğu'nun Balkanlaştırılması ile ilgili "Bernard Lewis" planının kilit unsurlarıydı. Aslında, son 25 yıldır Ortadoğu'ya ve Orta Asya'ya yönelik her felaketli Amerikan politikasının arkasında Lewis etkisini bulabiliriz.
Lewis, eğitimini Londra Şark ve Afrika araştırmaları Okulu'nda gördü; burası daha önceleri Koloni Bakanlığı olarak bilinirdi. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi dosya arşivi burada olup, burası gene İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve İngiliz haberalma servisinin yarıresmi eğitim yeridir. 1938'de Ph.D. derecesini aldıktan kısa süre sonra Lewis fakültede hoca olmuş ve Londra Üniversitesi'nde 1974'te Princeton'a gidene dek devam etmiştir.
1940-45'ten itibaren Lewis İngiliz askeri İstihbaratında görev almış, ayrıca İngiliz Dışişleri "Arap Bürosu"nda da rotasyon yapmıştır. Lewis, bu güne dek, savaş zamanı faaliyetleri hakkında ketum durmuş, sadece kendini "diğer şekilde görevli" diye nitelemiştir. Öte yandan onun İngiliz Yuvarlak Masa örgütü ve monarşi istihbarat servisleri ile bağları aşikardır. Kariyeri boyunca, Lewis'in ana eserlerinin çoğu Kraliyet Uluslar arası ilişkiler Enstitüsü (Royal ınstitute of International Affairs - Chatham House) tarafından yayınlanmıştır. Burası İngiliz oligarşisinin en önemli politik kurumlarındandır.
Lewis'in Anglo-Amerikan Ortadoğu politikalarına ilk çok bilinen müdahalesi 1961'de yayınladığı "Modern Türkiye'nin Doğuşu" kitabıyladır. Bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk'ün milli devlet kurma geleneğini eleştirerek Osmanlı Devleti'nin canlandırılmasını istemiştir; amaç onu bir İngiliz koçbaşı olarak Sovyetler Birliği'nin güney sınırı boyunca karşıya sürmektir. Lewis "Türk" milleti teriminin bir 19. y.y. Avrupa icadı olduğunu ileri sürmüş ve modern Türkiye'nin üzerinde oturduğu coğrafya halklarının kendilerini her zaman İslam'a ve Osmanlı sultanlarının saltanat geleneğine nispet ettiklerini söylemiştir; ona göre onların bu silsilesi doğruca Hz. Muhammed'e dek geri gider (1 ).
1967'de Lewis "Haşhaşiler: İslam'da Bir Radikal Mezhep"i yazdı; haşhaş içen bu topluluğun kültünü İslam'da meşru bir gelenek olarak ilan etti. Kitap Royal Institute of International Affairs tarafından yayınlandı.
ABD'ye geçişiyle Princeton Üniversitesi'nde tarih profesörü ve Princeton İleri Araştırmalar Merkezi üyesi olarak (Princeton Center for Advanced Studies - Oxford üniversitesi All Souls College örnek alınarak kurulmuş bir kurumdur) Lewis, gün yüzüne çıktı ve birbirine izleyen ABD yönetimlerinin danışmanı olarak çalışmaya başladı. Gelişi Lübnan iç savaşına denk düştü, bu modeli daha sonra tüm Arap dünyası için önerecekti ("Lübnanlaşma" teorisi). Lübnan iç savaşı ABD ulusal Güvenlik danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından teşvik edilmiştir; bu Ortadoğu'da sürekli istikrarsızlık yaratmak şeklindeki jeopolitik planların bir parçasıdır.
Kriz Hilali
Jimmy Carter, Kasım 1976'da başkan seçildiğinde Carter'ın "denetçisi" ve ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Lewis'i perde arkası stratejik danışmanlığa getirdi. Lewis'in İngiliz istihbaratının icadı Müslüman Kardeşleri Sovyetlerin güney komşusu tüm ülkelerde teşvik planı meşhur tabiriyle "kriz hilali" ve "Bernard Lewis" planı olarak bilindi. Lewis'in plan şeması "Time" dergisinin 15 Ocak 1979 nüshasının kapak konusu olarak yayınlandı; kapak "Kriz Hilali: İran ve Giderek istikrarsızlaşan Bölge" idi. Başmakale Zbigniew Brzezinski'den bir alıntı ile başlıyordu: "Bir kriz gemisi Hint Okyanusu kıyıları boyunca seyrediyor; bu bölgenin kırılgan sosyal ve politik yapıları ve bizim için hayati önemi var. Dağılması bizi tehdit eder. Ortaya çıkacak politik kaos bizim değerlerimize düşman ve hasımlarımıza dost unsurlarca doldurulabilir."
Oysa, Time yayını açıkça Brzezinski'nin, Lewis'in ve diğer "kriz hilali" taraftarlarının gelen kaosu kendi jeopolitik avantajları için kullanmak istediklerini yeterince açık ediyordu: "Uzun vadede," diyordu Time yazarları, "bu hilalde yaratılan kimyada Batı için fırsat hedefleri bile ortaya çıkabilir. İslam şüphesiz sosyalizmle uyumludur; ama tanrıtanımaz komünizme düşmandır. Sovyetler halen dünyanın en büyük beşinci müslüman halkını barındırır. 2000 yılında sınır cumhuriyetlerdeki müslüman nüfus Rusya'nın hakim Slav unsurunu geçecektir. Rusya'nın güney sınırındaki İslami demokrasilerden mutaassıp bir Kurani dindarlık sınırı aşarak bu siyaseten bastırılmış ,Sovyet cumhuriyetlerine sızabilir, Kremlin için problemler çıkarabilir... Çözüm ne olursa olsun, ABD için Kissinger'ın tabiriyle "jeopolitik anı" yakalamak gereği vardır. İşte herşeyden çok bu kriz hilalinde düzenin tesisi için yardımcı olacaktır."
Time'ın bu nüshasının yayınından sonra birkaç ay geçmeden, ve Sovyetler Afganistan'ı istilaya başlamadan 6 ay ÖNCE, Başkan Carter, Brzezinski'ce hazırlanmış bir gizli emir imzalayarak Afgan mücahitlerine gizli yardım başlattı. Lewis'in "Büyük Oyun" şeması, İslam dünyasının Sovyetlere komşu ve içindeki büyük bölümünde kaos çıkarmak amacıyla yürümeye başlamıştı.
Uygarlıklar Çatışması
1990 Eylül'ünde Lewis yeni Anglo-Amerikan jeopolitik inisiyatifini "uygarlıklar çatışması" olarak açıkladı. Onun, yeni bir din savaşları çağını ilanı "Atlantic Monthly" sayfalarında "Müslüman Öfkenin Temelleri" (The Roots of Muslim Rage) başlığı ile yayınlandı. Daha Huntington'un ünlü makalesinin Foreign Affairs'te yayınlanmasına üç yıl vardı (Huntington bu terimi Lewis'den alıntılar). Lewis, "İslam'ın, diğer dinler gibi, ... kimi dönemlerinde takipçilerinin kalbini nefret ve şiddet ile doldurduğunu" ilan ediyordu; "bizim talihsizliğimiz o ki, ... şimdi İslam dünyasının birkısmı o dönemden geçiyor ve bu kinin ... çoğu bize dönük."
Lewis, "Hıristiyanlık" ve "İslam Mabedinin" 14 yüzyıldır sürekli bir savaş halinde olduğu yalanını söylüyor, ve, son 300 yıldır İslam'ın kuşatma altında olduğunu "bunun sebebinin yabancı fikirlerin, kanunların ve hayat tarzlarının istilası olduğunu" bildiriyordu; "bu yabancı, imansız ve uzlaşılmaz güçlerin İslam'ın egemenliğini yıkmasına, toplumunu parçalamasına ve son olarak madenin mahremine el uzatmasına karşı nefret patlaması kaçınılmazdır. Şu da tabiidir ki, bu nefret öncelikle bin yıllık düşmana dönük olacak ve gücünü kadim inançlar ve bağlılıklardan alacaktır."
Yazısının "Uygarlıklar Çatışması" altbaşlıklı bir bölümünde Lewis, İslami fundamentalizmde bir şahlanmanın büyük bir çatışmaya gideceğini ve ABD'nin "bu serbest kalan nefret ve öfkenin hedefi olacağını" bildiriyordu. "Şurası artık açıktır ki," diye sözünü bağlıyordu, "karşılaştığımız hal ve hareket bunun muhatabı devletlerin gündem ve politikalarını çok aşmıştır. Artık olan bir uygarlıklar çatışmasından başka bir şey değildir - belki irrasyonel ama tarihi bir reaksiyon kadim bir hasımdan bizim Yahudi-Hıristiyan geleneğimize, laik çağımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılmasına karşı gelmektedir." Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ilandan sonra Lewis kendi sevincini örtmeye çalışarak uyarır: "Bu sırada biz her iki tarafa da çok dikkat ederek yeni bir dini savaşlar döneminin patlamasına engel olmalıyız; bunlar farklılıkların aşırı götürülmesinden ve eski çekişmelerin canlanmasından patlayabilir." Lewis'in unuttuğu ise, bu "kriz hilali" jeopolitik şemasının temelinin onun tabiriyle "militan İslami fundamentalist" canlanma olduğudur, ki bunun temel etkeni 1920'lerde İngiliz istihbaratınca sahneye sürülen Müslüman Kardeşler'dir.
"Lübnanlaşma"
1992'de, Körfez Savaşı ertesi Lewis, CFR (Council on Foreign Relations) yayın organı Foreign Affairs'te, Ortadoğu'da milli devlet döneminin "rezil sonunu" (tırnaklar çevirenin) kutlar; artık tüm bölge uzun bir "Lübnanlaşma" sürecine girecek; kardeş kavgası, dar alanda şiddet ve kaos hakim olacaktır.
"Pan-Arabizmin sönüşü" diye yazar, "İslami fundamentalizmi en çekici alternatif olarak, idarecilerinin beceriksiz istibdadına ve onlara dışarıdan yutturulan müflis ideolojilere karşı daha iyi, daha gerçek ve daha ümitvar bir şey arayanların gözünde yükseltecektir." İslamcılar "devlet kontrolü dışında bir şebeke kurmuş olup, ... rejim zorbalaştıkça bu fundamentalistlere karşıtlarını bertaraf için daha büyük güç verecektir."
Tüm bölgenin, İsrail hariç, "Lübnanlaşması" tahminini bağlarken der ki: "Ortadoğu devletlerinin çoğu ... yakın geçmişin suni yapıları olup böyle bir sürece dayanıksızdırlar. Eğer merkezi güç yeterince zayıflarsa, gerçek bir sivil toplum, gerçek bir milli kimlik bağı olmadığından ya da milli devlete herşeyin üstünde bir bağlılık olmadığından düzeni ayakta tutmak mümkün olmaz. Devlet parçalanır - Lübnan'da olduğu gibi - yerini kavgacı, çatışmacı, saldırgan mezhepler, kabileler, bölgecikler ve partiler kaosu alır."
1998'de Usame bin Ladin'e, Foreign Affairs'in Kasım/Aralık sayısındaki yazısıyla şöhret sağlayan Lewis'in kendisidir; onu "akkoyunların" arasındaki bu Suudi "kara koyununu" militan İslam'ın ciddi bir destekçisi ilan etti. Lewis'in sanat eseri, "Öldürme İzni: Usame bin Ladin'in Cihat İlanı"nda (Licence to Kill: Osama bin Laden's Declaration of Jihad) bin Ladin'e övgüler yağdırdı, onun "Yahudiler ve Haçlılara karşı Cihat İlanını" "muhteşem bir belagat ve Arap şiir ve edebiyat şaheseri" olarak selamladı; "bu eser, Batılıların bilmediği bir tarihi geçmişe atıf yapıyor."
Siyonist Bağlantı
Usame bin Ladin cihat çağrısını 23 Şubat 1998'de yayınladı; Tanzanya ve Kenya'daki ABD elçiliklerine bomba yüklü kamyonlar girmeden 6 ay önce. Ertesi günü, Bernard Lewis'in imzası, herkesin elinde dolaşan bir "Başkan Clinton'a Açık Mektup"ta görüldü; bu mektup pek bilinmeyen "Körfezde Barış ve Güvenlik Komitesi" adlı biryerden geliyor ve ABD hükümetinin tüm desteğini Saddam Hüseyin'i devirecek bir askeri sefere vermesi talep ediliyordu. Açık Mektup, Irak'ın halı bombardımanına tabi tutulması, ve ABD'nin derhal ve ciddi bir mali ve askeri yardımı, Amerikan - İngiliz istihbaratının kurduğu bir başka kokuşmuş ve beceriksiz "Contra" çetesi olan, Irak Milli Kongresi'ne sunması çağrısını yapıyordu.
Bernard Lewis'in yanısıra Açık Mektup, eski Demokrat Parti New York milletvekili Steven Solarz, Anglo-İsrail propagandisti ve casusu Richard Perle, İran Contra skandalı suçlusu Elliott Abrams, Jonathan Pollard'ın (2 ) yardımcısı Steven Bryen, Frank Gaffney, New Republic yayıncısı ve Al Gore'un fikir babası Martin Peretz, Paul Wolfowitz, WINEP (Washington Institute for Near East Policy) araştırma direktörü David Wurmser ve Dov Zakheim tarafından da imzalanmıştı.
Lewis'in o dönem Siyonist milyarderlerin "Mega" kurumu ile açıkça bilinen ilişkileri de kayda değerdir, ama şaşırtıcı değildir. Lewis İsrail'de ve Amerikan İsrail lobisi nezdinde bir kahraman ve bir jeopolitik dehadır. 19 Şubat 1996'da Lewis Kudüs'te törenle karşılandı; burada 9. yıllık B'nai B'rith Dünya Merkezi'nde "2000'lere Doğru Ortadoğu" adlı ünlü "Kudüs Konuşması"nı yaptı.
Oğlu Michael Lewis, AIPAC'ın (American Israel Public Affairs Committee) son derece gizli "Opposition Research Section" (Muhalifleri Araştırma Bölümü) direktörüdür. Burası çok bilinen bir propaganda ve dezenformasyon kuyusudur ve şimdiki görevi ABD Kongresi'ni ve Amerikan medyasını, Lewis'in onyıllardır reklamını yaptığı uygarlıklar savaşına yönelik savaş çığlıklarına boğmaktır.
11 Eylül 2001'deki terör saldırılarından beri Lewis artık Amerikan medyasında bir markadır; hergün CNN'e, National Public Media Radyosu'na, TV'lere ve Washington'un merkezindeki her neo-konservatif think tank toplantısına çıkmaktadır.
19 Kasım 2001'de Lewis gene Usame bin Ladin için bir methiye yazmış, kendi Haşhaşi mezhebi araştırmasına atfen, bin Ladin'in İslam içinde meşru bir geleneği temsil ettiğini söylemiştir. The New Yorker'daki yazısında uyarır: "Usame bin Ladin için 2001 yılı dünyada dini hakimiyet için 7. y.y.da başlamış savaşın kaldığı yerden devamını temsil eder... Eğer bin Ladin İslam dünyasını kendi fikirlerini ve liderliğini kabule ikna ederse, o zaman uzun ve acı bir savaş önümüzdedir; ve bu sadece Amerika için değildir. Ergeç el-Kaide ve bağlantılı gruplar İslam'ın diğer komşularıyla da çatışacaklardır: Rusya'yla, Çin'le, Hindistan'la. Ve onlar güçlerini müslümanlara ve davalarına karşı çevirmekte Amerikalılar kadar titiz olmayabilirler. Eğer bin Ladin'in hesapları doğruysa ve savaşı devam ederse dünyayı karanlık bir gelecek beklemektedir; en azından İslam'ı kabul etmiş kesimleri için."
Eserleri: Tarihte Araplar (The Arabs in History), Londra 1950; Modern Türkiye'nin Doğuşu (The Emergence of Modern Turkey), Londra ve New York, 1961; Haşhaşiler (The Assassins), Londra, 1967; İslam'ın Avrupa'yı Keşfi (The Muslim Discovery of Europe), New York, 1982; İslam'ın Siyasal Dili (The Political Language of Islam), Chicago, 1988; Ortadoğu'da Irk ve Kölelik: Bir Tarih Araştırması (Race and Slavery in the Middle East: A Historical Enquiry), New York, 1990; İslam ve Batı (Islam and the West), New York 1993; Tarihte İslam (Islam in History), 2. baskı, Chicago, 1993; Modern Ortadoğu'nun Şekillenişi (The Shaping of the Modern Middle East), New York, 1994; Çatışan Kültürler (Cultures in Conflict), New York, 1994; Ortadoğu: Son 2000 Yılın Kısa Tarihi (The Middle East: A Brief History of the Last 2000 Years), New York, 1995; Ortadoğu'nun Geleceği (The Future of the Middle East), Londra, 1998; Bir Ortadoğu Mozaiği: Hayattan, Mektuplardan ve Tarihten Parçalar (A Middle East Mosaic: Fragments of Life, Letters and History), New York 2000.
Diğer Görevleri: FPRI'de (Foreign Policy Research Institute), Philadelphia Advisory Board'da (Philadelphia Danışma Kurulu), Orbis üçaylık dergisinde direktörlük; New Yorker atlantic Monthly ve New York Review of Books'ta yazarlık.

1) Hz. Ali'nin "hak sözle batılı söylemek" teşbihine çok yakışır sözler. B. Lewis'in kimi söylediği doğru olsa bile bununla hayır istediğine inanmak zordur (ç.n.)
2) Amerikan Deniz Kuvvetleri'nde istihbarat elemanı olarak çalışırken İsrail için casusluktan tutuklanıp yargılandı ve hüküm giydi

EIR Dergisinden tercüme edilmiştir.
Alıntı : http://altayu.blogspot.com/2011/09/dunya-siyasetine-yon-verenler-bernard.html

5 Ocak 2013 Cumartesi

Geçmişin kârını harcamak



Ne Avrupa’daki enerji krizi, ne Batı hayalinin ekonomik çöküşü ve ne de Kapitalizmin tükenişi İngiltere’yi sarsmaya yetmedi. Her üç belirgin yoksunluk ve çöküşün köşetaşlarından olmalarına karşın İngilizler pupa yelken yollarına devam ediyorlar. Peki neden?
Monarşiyle yönetilen İngilizler diğer Avrupa milletlerine göre fazladan olumlu niteliklere sahip bir toplumda ondan. Derin işlere, istihbarata ve politikaya son derece vakıflar, stratejiden iyi anlıyor ve amaçlarını gizleyerek sonuca rahatça ulaşıyorlar. Özetle sinsiler, en bilinen taktikleriyle (ruhunuz duymadan) sizi bölüyor, parçalıyor ve yutuyorlar. Sonu gelmeyen düşmanlıkların ortasında bırakıyor, kaynaklarınızı sömürürken bile size asla düşman olmuyorlar. Böyle yaparlar ki maliyet düşsün, kıvılcım ülkelerine sıçramasın. Balığı kılçıksız yemek gibi bir şey.
Bir diğer önemli özellikleri geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olmaları. Siyasî bir toplum olmalarına karşın kraliyet ailesini geleneğe bağlı değerlerinin -kimliklerinin- ayrılmaz bir parçası yapmışlar. Victoria döneminden beridir başta kraliçeler ve kraliyet ailesi Britanya’nın vazgeçilmez sembollerinin en önemlisi olmuş. Geçtiğimiz yıl Elmas Jübilesini yapan kraliçe Elisabeth de hiç kuşkusuz sembol olma işini başarıyla devam ettiriyor. Yarı resmî ziyaretler yapıyor, toplumsal organizasyonlarda (olimpiyatlar gibi) rol alıyor. Prens William ve Kate Middleton’un evlendiği son kraliyet düğünü  geleneğin ihtişamını gözler önüne seriverdi.  
İngilizler geleneği birleştirici bir güç olarak kullanmakta bu kadar usta iken Amerikalıları ikinci sınıf köksüz bir göçmen toplumu olarak görürler. Zaten kraliyet düğününe de Amerika ile özdeşleşen kimseyi çağırmadılar. Zaman, yer ve sahne bakımından medeniyetler tarihine sonradan katılan Amerika’nın efsane dışişleri bakanı Kissinger’in kadim medeniyetlerin ülkesi Çin’in Devlet Başkanını tanımak için sorduğu “Fransız İhtilali hakkında ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki soruya aldığı “Daha yeni bir olay, yorum yapmak için erken” cevabı bu köksüzlüğün bir göstergesi olsa gerek. Geleneğin gücünden mahrum Amerikalılar organik bir toplum olamamanın sıkıntısını gidermek için büyük bir çaba gösteriyorlar. Kısa geçmişlerini hemen müzelere taşıyor ve sergiliyorlar.
Amerikalılar olmayan geçmişlerine değer kazandırmak için büyük bir çaba sarf ederken Türkiye imparatorluk geçmişinden yeterince istifade edemiyor. Hatta bir dönem utanç dönemi olarak gösterilmeye çalışılan geçmişini şimdilerde dizilerle daha bir yerin dibine geçiriyor, padişahları zevk köleleri haline getiriyorlar. Geçmişin güçlü yönlerini kullanan İngilizlerin aksine tartışmalı yönlerini perdeye aktarıyorlar. Bile bile yapılan bu aymazlığı “tarihi gerçeklere uygun” savıyla meşrulaştırmaya ve ulusun kendini tanıma aracı olan geçmişini kötü niyetli kurgularla sahne üzerinden zihinlere nakşediyorlar. Oysa geçmiş birleştirici bir sembol; zamanın ruhunu ve dinamiğini yakalamak, zihinleri geleceğe yönelik inşa etmek için önemli bir araç. Öyle ki Kasım 2011’de İngiltere’ye giden cumhurbaşkanı Gül de Londra dönüşünde devletlerin yeri geldiğinde semboller üzerinden büyüklüğünü ortaya koyduğunu belirtiyor ve “Bunlar ülkenin büyüklüğü ve asaletiyle ilgilidir. Bunları kaybetmiş vaziyetteyiz. Bu, Türkiye’ye karşı haksızlık” sözüyle acı gerçeği haykırıyor.
Türklerin geçmişi çabuk unutması günümüze has bir gelişme değil, yüzyıllardır süren kronik bir kimlik rahatsızlığı. Bu nedenle geçmişini bir utanç dönemi olarak değil onurlu kimliğinin bir parçası olarak görmedikçe şanına lâyık bir yaşam sürmesi uzak görünmektedir. Geçmişin ihtişamını geleceği dizayn etmekte de kullanamayacaktır. Ve belki de modern tüketim kültürünün içerisinde tükenip gidecektir. Kimbilir?